15 Haziran 2018 Cuma

CHP SEÇMENİ TARİHİ FIRSATIN FARKINDA MI? - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



CHP seçmeni Muharrem İnce ile enerji buldu...

Öyle ya da böyle umutlandı. Hatta en partizanından bile "Keşke daha önce partinin başına gelseymiş" cümlesi duyuldu.

Merak ettiğim soru şu:

Aynı CHP seçmeni, başkanlık seçiminde Muharrem İnce için oy verirken, onun parti başına geçmesine engel olan, onun yakınındaki neredeyse hiçbir vekili aday bile yapmayan...

26 Mayıs 2018'de de parti bildirgesi adı altında Atatürkçülere, Kemalistlere Sevr'den sonra en kötü belgeyi dayatan ve halen yer yer İnce'yi baltalayan açıklamalar yapan Kemal Kılıçdaroğlu'na oy verip...

Ve bu şekilde Kılıçdaroğlu'nun Muharrem İnce'nin sürecinden bile pay çıkarmasına ortam mı sağlayacak...

Yoksa...

Muharrem İnce'ye ayrı, Kemal Kılıçdaroğlu listelerine ayrı tepki verip, bu ikisi arasındaki makası açarak Muharrem İnce'nin parti başına geçmesi için daha uygun şartların oluşmasına yardım mı edecek?

*

Ekonomik kriz eksenli bir erken seçimin çok uzakta olmadığı aşikarken...

(Yani 2019'de bir seçimin daha olacağı belliyken...)

Alternatif sorunu yaşamıyorken...

Üstelik alternatifi ile ittifak olacağından oy başka bir yere de gitmeyecekken... Bu sayede partisinin vekillerini bizzat dışarıdan denetle(t)me şansına sahip olacakken...

CHP seçmeni bu hayati fırsatı cesur bir şekilde değerlendirecek mi...

Yoksa yine bilerek ya da bilmeyerek CHP'deki dönüşüme engel mi olup...

Ve de partide değişim için mücadele veren insanların işini mi zorlaştıracak...

Hangisi?

CHP seçmeni bunu çok iyi düşünmeli...

Muhtemel 2019 erken seçimlerine hangi liderin önderliğinde ve hangi kadrolarla girmek istediğine karar verip, buna uygun davranmalı.

Ya da durumdan şikayet edemeyip, razı olmalı.
MUHALEFETİN LİDERİ DE ERDOĞAN...

Gündemin en önemli konularından birisi de Erdoğan'ın kapalı kapılar ardında yaptığı ve ne hikmetse dışarı sızan, videosu bile çekilebilen "HDP'yi baraj altında bırakın" açıklaması.

Hı hı evet, kuvvetle muhtemel eşine bile güvenmeyen Erdoğan, etrafındaki "kriptolara" rağmen bu kadar gizli bir bilgiyi böyle bir yerde konuşacak. Evet, kim olduğunun tespit edilmesi büyük ihtimal olan kişi de buna rağmen cesaret gösterip Erdoğan'ın konuşmasını dışarıya paylaşacak.

Bilmeyenlere paylaşalım:

Gazetecilikte "bilinçli sızdırma" diye bir şey vardır. Kişi kamuoyuna ulaşmasını istediği bilgiyi ya bir ortam ya da bir kişi üzerinden kamuoyuna sızdırır, sanki aslında bilginin gizli kalmasını istiyormuş gibi davranarak.

Erdoğan, kendi ekibine seslenir gibi yaparak aslında karşı seçmene emir verdi o seçmen bunun farkında olmasa da. Neydi o emir?

"HDP'ye barajı geçirin."

Azımsanmayacak bir kitle de Erdoğan'a sözde inat ve karşı olarak Erdoğan'ın istediğini yapacak...

Sonra da bu kişiler muhalif diye, akıllı diye ortalarda dolaşıp AKP seçmenini sorgulamamakla, koyun olmakla suçlayacak.

Ne güzel değil mi?

Tabii ki değil.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
14 HAZİRAN 2018

14 Haziran 2018 Perşembe

DÜŞEN ATLAR... KOŞAN ATLAR... - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



İnsan yazardı. Sait Faik'in dediği gibi yazmasa delireceğinden(o delirmek diyor ama ben o aşamayı normalleştirdiğimden bunun yerine cinnet anını daha fazla içinde barındırdığından çıldıracacağından demeyi tercih ediyorum) ve insan yazardı. Kaygılıydı topluma ve geleceğe dair ve yine kendine kadardı kendi içerisinde ama bunu yansıtamazdı çünkü önce(liği) vatandı.(Tabii ki parti olan değil.) Önce partimden başka şeylere fırsat bulamayanlar için bu durum anlaşılmazdı.

Sabit olunamayan hayatların sabitlediği şeylere büyük anlamlar yüklenecek yerin üzerine kaç bıçak girdi sırta? Kaldı mı yer orada, umut ve sevgi adına? Mevcut kapasitemizi kontrol eder misin Senâ, kaç hançerlik yerimiz kaldı?

Gerçek niyetlere ve yüzleşememelere perde olsun diye kaç cümle heba edildi yoğunluk ve yorgunluk paravanı altında, samimiyet? Devrilen perdenin altında kaldı. Elde kalan yenmiş simitlerin değil yıkımın küncüsü. Ve de yıkımın öncüsü.

Peki ya psikoloji? Toplum bilimi? Yansıtma hastalığı yani kişinin kendi yaptığını boca etmesi başkasının üzerine?

Ya basitliğinden savrulanların tahammülsüzlüklerine "derin" manalar yüklemesi, sorsan "ne alakası var, bu mu şimdi"?

Başka bir hayat vardı hem içeride hem dışarıda. Birbirine taban tabana zıt ve belki de yoktu. Klavyeden kendini savuran a harfi gibi. Bugünlerde herkes öyle değil mi?

- Değil.

Yoktu, yoktan ağır gelen varlık içinde yokluk koydu ama ölemedi çünkü ölse annesi kızardı.

Hapşurdu birisi. Sonra bir daha. Sonra bir kez daha.

Çok yaşa diyemedi. Siz hiç birisi çok yaşamasın diye birisi hapşurduğunda tuttunuz mu kendinizi çok yaşa dememek için?

Ben tutmadım.

Tanrı da o duruma kimseyi getirmesin.

Öyle ya(insanın çoktan göçmüş Abdullah Yüce diyesi geliyor da neyse)(Belki de geceye su gibi dağılmadığından artık sesler), kimisine dünya kupasıydı Rusya, kimisine hasreti zor olan dosta kavuşamama.

Peki ya Ayçe abla? Bari çok kızmasa. Fakat göreceği profil göremediği profilden daha çok kızdıracağından tercihen halen uzakta durmakta.

Yollar büyüdü gözünde, biletler alınsa da alınmasa da.

Belki de bir dönem çok inandığından beklediğinden ve gözünü yollara mesken ettiğindendi.

Ama boş kalan yerlerin yanında en zor zamanında yanında olanlardan birisiyle dostlukla hasretle sarılma şansı. İşte sadece bunun için bile yeniden düşmeye yollara değer be.

Değer be de kendi niyetlerindeki takıntılı hallere(Bu hakaret değil, kişilerin kendilerine dair yaptıkları durum değerlendirmelerinde sohbete kendileri tarafından dahil edildiğinden bu cümlede de yerini aldı.) başkalarının niyetlerini kötüye yoranlar eklendi bir de. İki oldular sonra, o yüzden sen iki de de. Sustular. Ağır vebaldi özellikle birisine. Farkına varılır elbet ilerde ama kaybedildiğiyle kalır bazı şeyler. Yoksa çok kolaydı bazı şeyleri dillendirip kuşkuyu başka yerde yaratmak da öylesi de bizi bozardı. Bizim mekanımız sadece iyi niyetten şüphe etmeyenlere durum bilgilendirmesi yapardı. Ki ilk başta yaptı.

Sustular ve kimisi sormadılar, kurduğuna inanmak cazip geldi. Değil mi "kardeşim"? Tanrılar Okulundan kaç kişi atıldı bu sene, söylesene?

Korsan kitaplarda mürekkep uçucu olabilir. Ama kitabın başına eklenen nottaki temenni ve duyguların uçucu olmasından daha kötü değildir bu durum.

Yazın zor geçer Mersin'de hayat. Hele de denize giremediğinde. Keyif yapmak için duş sonrası takıldığın bornoz halat olur kısa sürede, döver seni saniyeden saniyeye.

Erken seçim ve partizanlar, anlatılıp anlaşılamayanlar, anlaşılamayanlardan daha kötüsü anlamaktan kaçınanlar.

Evet, bundan yaklaşık bir sene önce bir kişi, referandumda milletin hakkına, namusuna sahip çıkmadığı bunu da sokaklara inilmemeli tehlikeli dediği yerden bir-iki hafta sonra sokaklara döküldü sözde adalet diye. Kimse de sormadı aga ne değişti diye. Bir yerde tezek geri kalan yerde güller döküldü yollarına, hükümet müdahalesinin olmamasının betimlemesinde.Onu da yargılamadı hiç kimse, oysa izleri takip etmek yeterliydi. Söğütözü'nden Külliye'ye. Bir projeye can simidi, diğerlerine de kişisel tatmin ve değişiklik. Hak hukuk adalet'in hukuku en önde savunacakların elinde ve eli üzerinden alet edilmek istenenleri düşünsene? Belki artık hukuka yakın bazı bölümlerden Slogan Dili ve Edebiyatına geçiş şansı da olur. Olmaz mı?

- Vallahi çok güzel olur.

İnsan, kendi hür iradesiyle kendi derinliğini yüzeyselliklere hibe edecek ne yaşamış olabilir?

Sakin mi olayım?

Yok be olum, ben yazarken tebessüm ediyorum.

Üç kişi sandığımız yerde biz'i, biz ikimiz kaldık kavga dövüş, başka birisi de kendisini başka birisiyle sabitledi, ha sabitlediği başka şey mi? Sana canım kesin sana... Hı hı...

Belki de değerleri hastalık sınırında olanlar daha şanslıdır, sonuçta hastalanmak kendi ellerinde ve oysa bana hiç sormadan geldi, yazın ortasında, Mersin'de, hem grip hem faranjit, Allah'ını sevmesen de üstüme toprak örtsene.

Bitirirken...
Envantere bugün eklenen:

Geceleyin bornozdan kaynaklanan ikinci dereceden yanık.

Geçse de geçmese de.

Oysa ben nelerden bahsetmek isterdim...

-Nelerden?

Mesela hak ettiği değeri görmeyen yumuşak g den.

- O olur. Ama sakın bahsetme. Sakın...

Ne(y)den?
Hiç gerçekleşmeyecek hayallerden.
***

Ve yine belki de
tüm bu yazılanlar
kurgu
ürünüdür.
Belki de
değil.

"Ne fark eder?"
Bana biraz agregatlardan
ve
doğal olmayan eko-sistemden bahset...
Ve o döngüden bizzat dışlanmışım farz et.

İnan bu hepimize iyi gelecek.

Çık çıkı çık. Ve çekyat böyle kapanır.


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
15 HAZİRAN 2018 0157
POZCU, REŞİT GALİP MERSİN'İ



11 Haziran 2018 Pazartesi

KASVET BAZEN KASKET TAKAR AMA BU ONU DSP'Lİ YAPMAZ - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Yaklaştı fırtına / denk geldi son fırtına şimdi Hz Nuh gibi bir gemi yapacağım Allah Aşkına"

[ Havadar, Büyük Ev Ablukada ]

***

Korkulan olmasa da korktuğum oldu. (Sanırım) Faranjitim nüksetti. An itibariyle kendimi yine içinden su(bu kez limon ve tarçın eklentili) geçen boru gibi hissediyorum. Çünkü boğazım nemli kalmalı, çünkü en doğal çözüm içmek... İçtikçe içmek... Ve daha çok içmek. Suyu tabii ki.

Huysuzluğun bini bin bir para. (Bini bin bir para ise biri kaç para diyeceğim ama konunun ekonomiye, oradan da çaktırmadan götüm götüm siyasete gelmesini istemiyorum.)

Mersin'de bu mevsimde üşüyor olmamın iki ihtimali olabilir. Ya hastayım, ya da kalbimin başkenti genç adamsın ateşin daha da harlanmasın diyerek güzellik yapıyor. (Birileri sen artık o kadar da genç adam değilsin diyebilir. Onları anlıyorum çünkü 1259 yaşındaki Kaan abi ile 1385 yaşındaki Ogün abiyi tanımadılar. Haksız mıyım Mustafa Abi?

Beni kısmi hasretle kucaklayan annem, büyük bir başarıdan sonra boyna yaklaştırılacak madalyonu tutar ve o hissiyatla yaklaşır gibi elinde beyaz atletle bana doğru geliyor. Geldi. Beyaz atlet. Ya hastalığın alınganlığından ya da özlem abla ile fazla hasbihalden ötürü oluşan iç güveysinden keresteleşme sürecinin de etkisi ve bir yandan da bunu reddetme refleksiyle hassasiyet gösteriyorum. Hakarete uğramış gibi... ("Hayat" işte Özlem abla... Başka ne diyebilirsin ki...)

Tamam, ilk okul birinci sınıfta öğretmenimiz bize "Eğer atletinizi kilodunuzun içine koymazsanız böbreklerinizi üşütürsünüz. "dedi. Evet, ben de hayat boyu bu kaygıyla neredeyse her durumda atlet giydim, atlet giymediğim mahşeri sıcaklarda bile öğretmenimin haklılığından ya da psikolojik gerekçelerle üşüdüm ama bu kadar renklerini kaybeden bir dünyada bir zahmet de artık beyaz atlet giymeyeyim de içimdeki çocuğa doblo alınıp camında da Tuğra belirmesin!

Üşümemin iki sebebi var dedim çünkü geçmişte ortalığı en illegal ve insanlık dışı biçimde yakacak, daha çok yakmakla tehdit edecek ve sonrasında da bunları örtmek ya da pişmanlık belirtmek için "üşüyorum" diyecek halim yok. (Umarım Servet Abiyi incitmemişimdir. )

Yazıyı yazmak için vörd dosyası açacakken masaüstümde boş yer bulamadım ki bunun gerçekliğini masaüstümü görenler bilir. Dolu otoparkta arabayla boş yer arar gibi arıyorum hayatta hiç araba sürmemiş ve böyle bir eğilimi hiç olmamış birisi olarak, empati, sen ne güzel şeysin. Şanstan bu akşam bir dosyayı bir dosyanın içine koymak suretiyle masaüstümde yer açmışım ve masaüstümün dışına taşan simgelerden birisi bunu fark edip orayı doldurmamış. Bazen bir şeyi "yenile"mezsen yeri dolmaz. Bazen yenilesen de dolmaz. Sen yürüyen boşluk olur taşarsın da yine olmaz. Olur öyle. Yürüyen demişken bir sayfa daha keşfettim Yürüyen TDK adında. Umarım bu sayfa, bir dönemler yakın arkadaş olduğum ama kibrinden yanında onu kutsamadan durulamadığından uzaklaştığım arkadaşımın değildir. Gerçi sabit iletinin Gidin, Twitter'da Türkçeyle ilgili hesaplara söyleyin: "Yürüyen TDK, emaneti olan Türk dilini almaya geldi. yazması ihtimali artırmadı değil. Kendisi bundan yıllar önce etnikçilik yapıyordu kıyısından, hayır, ilk aklına gelen etnik yapı değil. Sonra bir kitapta ilk Türk'ün kendisi olduğu yazıyordu sanırım. Hatta en Türk'ün kendisi olduğunu. Ya da o buna inanmak istedi. Ve inandı. Ya da inandı. 
(Zaten birçok inançlı insan da okumadan inanmıyor, inanmakla da kalmayıp ahkam kesmiyor mu kiburadaeleştiriinananadeğilokumadaninanana ve bununlayetinmeyipahkamkesenebuhakkıkendindegörende.) Sonra o, o yolda değilken ulusal kimlik savunan bizlerin Türklüğü, sonrasında kan falına bakmıyoruz diye tevfik edildi. Evet tebrik değil tevkif. Neyse konumuz bu değil. Beni bu durumda en çok üzen şey, yer yer Neşet Baba bile paylaşan alternatif ve halden anlayan, kibirden uzak TDK sayfasının kapanmış olması. Ya da ben şu an bulamıyorum.

Velhasıl ben beyaz atleti, kendim giydim annemin yönlendirmesiyle. Annem doğurdu benden sonra, kardeş dedim, kardeşten fazlasına bu ara pek dönmedi dilim, verdiğim değerde sorun yok, kelime olarak yani. Yarı şairden esin yarı kelam el emeği, "Kardeşimden de olsa, adını zikretmediğim, adını, varlığını varlığımdan azımsasana!

Tamam sakinim.

Kitaplığımın olmadığı yerlerde yazdığımda karargahından uzak kalmış komutan gibi hissediyorum, mobil birlik.

Ve ara ara (hayatta aramaz) nasıl üşüyorum. Utanmasam çocukluğuma ineceğim ya da yatacağım halde çoraplarımı giyeceğim. Cennete cenneti vaat etmek, cennetin kendisine ihanet etmeyi deneme saydığı yerde çok anlam ifade etmiyor. İçtiğim litrelerce suyun yanında kek var ama yersem diyorum, kendine has yapısıyla boğazımda kalırsa daha kötü olurum ve o tahrişin yaratacağı tahribat beni en az 20 yıl geriye götürür.(Benden kekle ilgili o siyasi ve kısa sürede birçok şey gibi gereksiz sündürülen esprilerden halen bekleyebilen varsa gömün de öleyim. Ya da daha kötüsü, doğrudan birilerini eleştiremediğim yerde o eleştiremediğim kişiye yönelik sığ ve partizanlık kokan yorumları beğeneyim.)
İyileştikçe daha mı çok hasta oluyorum hastalandıkça iyilik bana mı pek yaramıyor emin değilim. Kardeşim, o kapı şişmiş abi o yüzden kolay kapanmaz yani çarpmaz diyor ama çarpıyor. Sorun kardeşimde mi adında mı emin değilim. Kardeşlik ve kibir demişken, her kriz anı yeni bir hayal kırıklığı oluyor ve hayal kırıklığı kumbaramdaki en hareketli günler hep öyle anlara denk geliyor. Yoldaş kabul ettiğin yoldan çıkmaya, canavar olmaya başlarsan onunla aynı yolda gider misin? Gidersin çünkü biletlerin değiştirilme şansı yoktur. Ama bu gidişler bu şekilde olursa bazı şeyler ne kadar kalıcı kalabilir, pek sanmam. Çünkü bilirsin, "Bu iş bu tatla gitmez." Özrü kurcalamadan göremediğin, duyamadığın, bu konudaki samimiyeti ve anlaşılmışlığı hissedemediğin yerde konuşmak cümle sarfiyatı değilse ne?

- Bu yazı da kurcalamaya dahil.

Dibe vurduğun yerde süper kahraman olmak zorunda olduğun alanlara düştüğünde kostümünü giyip rolüne devam etmekten başka şansın kalmaz. Çünkü o kardeş, çünkü o anne. Ne çok kişi kendi kendini silmiştir hayatından da sorsalar sen en keskin en öfkeli sensindir soruya yanıt diye. Ha bu arada Ayçe abla, Ulus mektubunu almış, mutlu olmuş, sana yazacak olmuş ama nedense kelimeleri toparlayamamış. Ben ilk fırsatta döneceğim ona dedi. Ya da döneceğim dedi ona ilk fırsatta, emin değilim.

TDK katında olmasa da bence iki noktanın da canı var. Üç noktanın çok duygusallık, tek noktanın soğukluk ya da duygusuzluk algılandığı yerde iki nokta yer yer "kıvamında"lık, yer yer arada kalmışlık anlamına gelir. Kıvama önem veren kişilerin aslında kıvamı değil de kendisini önemsediğini anlarsın ve insan kendi akrabalarını kendi seçemese de kendi akrabalarını kendi silebilir, silmelidir. Ve daha tehlikelisi, tehlikeli değilse bile ürkütücüsü bu kadar büyük cümleleri sanılanın aksine seri katil hissizliği ile yazabilmektir bazen. Yazı yazıldığı sürece girilmeyecekse bir odaya saatlerce yazmak istersin bazen kolundaki ağrıya rağmen.

- Hem elden başka ne gelir?

Bazen somutlaştıramadığın şeylere dair işaret beklersin. Çünkü yaşadığın hayal kırıklıkları, seni çok daha sağlamcı olmaya itmiştir. Sen çok yoğunsundur dönemezsin bazen, dönecek olduğunda da sana çok değer verme iddiasındaki bazı kişilerin randevu defterinde yer bitmiştir.

- Ustam, seri katil hissine takviye çeker misin?
- Tabii abim
- Teşekkür ederim.

İki nokta gibi hisseder insan kendini bazen. Ama hangisi?
Kıvam mı yoksa arada kalmışlık, sıkışmışlık mı?

Tabii ki ikincisi!

"Bazen doğru olmadığını bile bile yine de iki nokta kullanırsın." dedi birisi, yazının son dakikasında atılan güzel gol kıvamında. Ve fark etmeden. Dedim(Dedim ile başlayan cümle sizde de sondan başa doğru gidecek cümle algısı yarattı mı? Pardon böldüm, özür dilerim.) söyleyen bunu klişe derdine düşmek için söylemediğinden daha ön yargısız düşündüm de, doğru olmadığını bildiklerimizi hangi sebeple olursa olsun yapmasaydık, dünya daha güzel bir yer mi olurdu yoksa daha renkli ve eğlenceli mi?

İşte bu soruya vereceğimiz yanıt, bizim bencil ve düşüncesiz mi yoksa huzuru arama derdinde bir seferi mi olacağımızı anlama açısından belki de önemli. Seferilik de iyidir, Ramazan'da da, sonrasında da.

Yanılıyor muyum Yoksa(x2) öyle değil mi?

***

"
Denizin dibinde / Demirden evdeyim 
Sarpa saran bu masalda başroldeyim. 
Nerede görülmüş böyle alengir? 
Sonunu ne sen sor, ne de ben söyleyeyim."


[ Havadar, Büyük Ev Ablukada ]


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
12 HAZİRAN 2018 0218
Pozcu, Reşit Galip Mersin'i.




9 Haziran 2018 Cumartesi

DEMİRTAŞ'A SOR-AMIYORLAR... BEN SORUYORUM... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR


7 Haziran 2018'de sosyal medya üzerinden "Demirtaş'a soruyorum" adlı bir çalışma yapıldı.

Sosyal medya üzerinden Demirtaş'a sorulan sorulardan bir tanesi "Hapishanede en çok neyi özlüyorsunuz?" Demirtaş'ın yanıtı da "Babalar en çok kızlarını, kızlar da en çok babalarını özler." olmuş.

Bugün de 9 Haziran 2018...


Başında, "Demirtaş'ın heykelini dikmek istediği" bebek katili Apo'nun olduğu narko-terör örgütü PKK tarafından 23 yaşında şehit edilen öğretmen Aybüke Yalçın'ın birinci ölüm yıl dönümü.

Babalar en çok kızlarını, kızlar da en çok babalarını özler derken Demirtaş, dün, aldıkları karnelerini babalarına göstermek için şehitliklere giden çocuklar var bir de...

Başka birisi de Demirtaş'a "Erdogan'in ve destekleyicilerinin 6-8 ekim olaylarindaki manipülasyonlarina karsi HDP'nin yeteri kadar aciklayici ve inandirici politikalar gelistirebildigine inaniyor musunuz" demiş, o da "Maalesef yetersizler." yanıtını vermiş.

Keşke birisi de aynı Demirtaş'a, "şakacı ve komiksin de heykelini dikeceğini söylediğin Apo'nun başında olduğu terör örgütü on binlerce masumu şehit etti, etmeye de devam ediyor. Bu terör örgütüne karşı kişi ve parti olarak karşı durma kaygınız var mı?" diye sorabilseydi, kendisi aynı şekilde bu soruyu da alıntılayıp yanıt verseydi de okusaydık...

PKK eli kanlı terör örgütüdür. HDP onu reddetmeyen, aksine bu örgütün yaptıklarının "AKP" eliyle kazanımlara dönüşmesi sonucunda o kazanımlara sırtını yaslayarak var olan bir parti, bir vitrindir. Ellerinde ve zihinlerine kan vardır. Ve bu kan, bunlara NE SEBEPLE OLURSA OLSUN destek olanın, normal görenin de ellerine bulaşır, bu durum kaçınılmazdır.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 HAZİRAN 2018


SEÇİME PAZARLIK YAPILAMAYACAK ŞEYLER (DE OLMALI) - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

Birilerinin gözünde Kemal Kılıçdaroğlu'dan "ideolojik" olarak farklı olan ve birilerinin gözünde Atatürkçü olan bir Cumhurbaşkanı adayı, mitinginde diyor ki

"Türkiye'de Türk, Kürt, Ülkücü, HDP'li hepsinin kardeşi benim. Büyük şemsiye altında buluşmak yakışır bize, Cumhuriyet şemsiyesi. Türk, Kürt, Alevi, Sünni hepimiz bir şemsiyenin altında. Bunu birlikte başaracağız."

Nereden başlamak lazım?

Eğer bir kişi, ırk ve mezhep esasına dayanmayan Ulusal Türk kimliğini etnisite olarak görüyor ve etnik eşitlemelerde kullanıyorsa, bu, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu felsefesini reddetmek demektir.

Ulusal kimliği "etnisite" olarak kabul edip, etnisitelerin vurgulanmasından oluşacak bir "şemsiye" için olmazsa olmaz olan şey kurucu felsefenin, emperyalizme direnen son kale olan ulus devletin yapılacak yeni bir anayasa ile yok edilmesi demektir.

Yine tekrarlıyoruz, Türkiye Cumhuriyeti'ni her şeye rağmen bir arada tutan, farklılıkları inkar etmeyen, onları kültürel kimlik gören ama ortak değerleri resmileştiren bunu da etnisite ve mezheplere adil olabilmek için "kör" olan yaklaşımıdır.

Bunun iki dayanak noktası laiklik ve ulusal kimliktir. Sen ulusal kimliği etnisite görüp tek tek etnisite vurgusu yaparsan ulus devlet yapısını, ulusal kimliği...

Mezheplerin ısrarla vurgulamasını yapıp altlarını çizersen de laiklik ilkesini yerle bir edersin. Ve bu durumun hem topluma kanıksatılması hem de Yeni Anayasa ile resmileşmesiyle Cumhuriyet ayakta ka-la-maz.

Eşyanın tabiatına aykırıdır bu durumda ayakta kalabilmesi.

Ve hiçbir oy hesabı, pazarlığı, kimseye ülkenin kolonları üzerinde oynama hakkını vermemeli. Adaylar bunu yapıyorsa seçmenleri dur demeli.

Yukarıdaki ayrıştırıcı söylemi HDP de kullanıyor AKP de. O zaman ne farkın kaldı senin onlardan?

Kurucu felsefe bu ülkenin omurgasıdır. Kırılmış omurga hiçbir yükü kaldıramaz.

Yukarıda bu konuşmayı yapan adayın "mantığına" göre HDP'li ve Kürt kökenli yurttaşlar ayrı insanlar. Bir kişi hem Kürt kökenli hem HDP'li olamaz. Aynı şekilde Kürt kökenli bir yurttaş Ülkücü olamaz(ki bunun birçok örneği vardır) aynı şekilde birisi de hem Sünni kökenli hem de Kürt kökenli olamaz. Alevi kökenli yurttaş da Türk olamaz. (Aleviliğin bile aslında Türkmen kültürü ve Alevilerin de zaten Türkmen olduğunu ya bilmediğinden ya bilmek işine gelmediğinden)

Bu yaklaşımın yarattığı karmaşayı gördünüz mü? Bir de bunun insanların tamamen kimlik siyasetine döktüğünü düşünün. Kanıksandığını. Farz edin ki herkesin kişisel özelliği ve donanımından önce siyasal kimlik haline getirilmiş kültürel kimlikleri geliyor. En ufak bir tartışmadan iç savaşa, kalıcı ayrışmaya yol açacak bir süreç.

Bu ülkenin bölünmez bütünlüğü ve onun temel dayanağı kurucu felsefesi hangi seçimden daha önemsiz?

Hangi seçim bu ülkenin ilelebet payidar kalmasının "olmazsa olmaz" kırmızı çizgilerinden daha değerli?

Eve kiracı olma iddiasındaki kişinin evin kolonlarına dair değişiklik hakkı olabilir mi? Hele de o değişiklik evin çökmesine sebep olacaksa?

Futbol tabiriyle, "O topa girmeyin. O top ayak kırar."
Siyasi tabiriyle de "O söyleme öyle girmeyin, o söylem ülke ayrıştırır, sonra da böler."

Yazının içeriğine dair soruyla, seçmenin en başta desteklediği adaya dair denetleyici olması gerektiğinin ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayalım:
Böyle bir konuda bu kadar yanlış bir yaklaşım belirliyorum ama kendini Atatürkçü olarak niteleyen insanlar bu duruma dair "şerh" bile düşmeden mitingleri dolduruyor. O zaman bu üslubu ve ülkenin intiharı olan söylemi tercih eden aday kendisini değiştirme gereği mi duyar? Yoksa söyleminin Atatürkçü seçmende karşılık bulduğunu mu düşünür?

Ek soru da bu haberin yayımladığı sayfalardan birisi olan Yeni Ak*t'in habere ilişkin görseline dair:

Şu zamana kadar hiç Ak*t'ten CHP konusunda bu kadar uysal, objektif bir haber paylaşım tarzı gördünüz mü? Peki o zaman bunu hiç yapmayan Ak*t bunu neden yapıyor ve ne istiyor?


Sizce hedeflenen ne ve neden hedef bu şekilde?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
9 HAZİRAN 2018

6 Haziran 2018 Çarşamba

DELEGE, TABAN, DEĞİŞİM - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



MHP tabanı, parti yönetiminden rahatsızdı, Bahçeli'nin seçtiği delegeler omurgalı duruş sergileyince belki de partide yönetim değişmedi ama İYİ Partinin kurulacağı ve kimsenin "Kalıp MHP'de mücadele etmeliydiniz" diyemeyeceği bir ortam oluştu.

Dursun Özbek, Galatasaray taraftarını çileden çıkardı, fakat kendisi Galatasaray Liseli olmasına rağmen, Lise'nin seçimlerde etkisi çok büyük olmasına rağmen Dursun Özbek'in kendi üye yaptığı kongre üyeleri, delegeler bile iki seçim üst üste Dursun Özbek'i, karşısındaki aday Galatasaray Liseli olmamasına rağmen tercih etmedi, omurgalı duruş gösterdi. Mustafa Cengiz başkan oldu.

Bugün(04.06.2018) Ali Koç, Aziz Yıldırım diktatörlüğüne ve her tür oyununa rağmen çoğu bizzat Aziz Yıldırım döneminde kongre üyesi, delege yapılan kişilerin omurgalı duruşuyla Aziz Yıldırım'ı büyük bir farkla geçerek başkan oldu.

Üç örnekte de taban ile taban temsilcisi olması gereken kongre üyeleri, delegeler bütünleşince ya birilerinin maskesi düştü ya da "yöneten" değişti, baskıcı başkan devrildi.

Üç örnekte de ortaya çıkan enerji ortada.

MHP, Galatasaray, Fenerbahçe...

Üç oluşumun kongre üyeleri, delegeleri de omurgalı duruş ile tabanın sesi ve tepkisi, yaptırımı oldular.

Eğer bu üç yerde de delege duruş gösteremeseydi tabanın hedefi olacağının da başarısızlığın sebeplerinden olacaklarının da farkındalardı. Belki de bu baskı onları bu duruşa itti.

Yukarıda bu üç kurumun başardığını hangi kurum başaramadı?

CHP...

Ve neden başaramadı?

Şapkayı öne koyup düşünme zamanı.

Sadece AKP'ye saldırmak, sadece AKP'yi anti demokratik bulmak kolay olanı.

Vatansever seçmen çok daha fazlasını yapmalı.

En kötü ihtimalle delegeni doğru davranmaya itemediğin, baskılayamadığın sürece delege de bir şeyleri değiştirmek için çaba sarf etmiyor.

Ve eski alışkanlıklar ve atalet ile yeni sayfalar açılamıyor. Kötü gidiş değişmiyor, yılgınlık ve umutsuzluk artıyor. Yeni görünümlü sayfalar, eskilerin cilalanmış tekrarı oluyor, olduğuyla da kalıyor. Etkisi de bu sebeple uçucu oluyor.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
4 HAZİRAN 2018

1 Haziran 2018 Cuma

STRATEJİ VE MANTIĞIN ÖNÜMÜZE KOYDUKLARI... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR




Tüm süreçten Erdoğan'ın kafasındakini anlamak çok zor değil. Erdoğan, seçimi kaybetmesi için belli konularda kendisi gibi olabilecek ve kendisine oy veren kitleden oy alabilecek birisinin karşısında olması gerektiğini biliyor.

Bu zaten görmek isteyen herkesin görebileceği bir durum.

Bu yüzden de ikinci turda karşısına Muharrem İnce'yi istiyor. Çünkü Meral Akşener ilk turda çok yüksek bir oy alamayacak olsa da olası bir ikinci turda belki de Erdoğan'la kafa kafaya gidebilecek tek rakip. Genel seçmen profili açısından ikinci turda Muharrem İnce'den daha kapsayıcı bir profil.

İkinci tura Muharrem İnce'nin kalması durumunda muhafazakar kesimin önemli bir kesimi Erdoğan'a kayar. Hatta kendilerine çekmek için kırk takla atıp AKP'den daha ileri açılımlar vaat ettikleri Kürt kökenli seçmenin çok büyük bir kısmı da "muhafazakar" olduğu için Erdoğan'a kayar. Bu eğilimde "Hüda Par" etkisini hafife almamalı.

Erdoğan'ın kafasında, ilk turda seçimi alamazsam bile ikinci turda karşıma İnce'yi alıp en az yüzde 55 ile seçimi alırım var ki maalesef haklı.

Bu sebeple her yerde Muharrem İnce var. A Haber bile İnce mitingi veriyor. Muharrem İnce ile ilgili haberlerde olumsuz yönlendirme yapmaktan kaçınıyor.


Meral Akşener yok. Çünkü hep dediğimiz gibi Erdoğan rakibini her zaman hedef alarak kendi seçiyor, rakip görmek istemediği kişileri de yok sayıyor, ana akım medyada büyük gazetelerinden değil de daha ufak yayın organlarından bel altı hedef alıyor.

Üzgünüm, Muharrem İnce'nin performansı bizim kesimi mutlu ettiği kadar Erdoğan'ı da mutlu ediyor çünkü Muharrem İnce'nin en üst seviyede alabileceği oy belliyken -ki bu ikinci turda bile yüzde 42-43'ten fazlası değil- bu aşamada Muharrem İnce pompalanması Meral Akşener'in ikinci tura kalamaması anlamına geliyor.

Yani Meral Akşener'in ikinci tura kalması zor.

Muharrem İnce'nin de ikinci turda kazanması zor. Hatta zordan çok daha fazlası.

Yıllar önce söylemiştik, Kılıçdaroğlu'nun görevi Erdoğan'ı başkan yapmak diye.

Birilerinin yüzde 10 civarı oyu olan Demirtaş için kendisini paralarken Erdoğan'a rakip olacak "profil"deki Meral Akşener'in yok sayılmasına sessiz kalması sizce de tuhaf değil mi?

Ne demişti Leyla Zana, açılım süreci ve etnikçi anlayışın Türkiye'deki kaderi ile ilgili?

"Bu işi çözerse Erdoğan çözer."

Beş yıl önce Gezi'de ne demişti Demirtaş?

"Bu eylemde Erdoğan'a darbe yapma, Hükümeti düşürme niyetinde olanlar var. O yüzden desteklemiyoruz."

Aynı Demirtaş geçenlerde de demedi mi beni içeri atan FETÖ diye?

Bu mesaj da çok açık değil mi?

Ki AKP ile HDP'nin Atatürk, Cumhuriyet, ulus devlet ve kurucu felsefe Kemalizm nefretleri konusunda doğal müttefik olma durumları da aşikar.

(Bu, ideolojik eksende yazılan bir yazı değil. Erdoğan'ın ne gördüğü ve genel eğilimler, manzara. Birisinin birisine saldırması ikisini aynı düşüncede de yapmaz ayrı düşüncede de.)

AKP'nin yarattığı algı işe yararsa -ki şu an öyle gözüküyor-, hiç oy tahmini yapmadığım halde ilk kez yapacağım. Bu haliyle Muharrem İlk turda yüzde 33'ten fazlasını alamaz(aslında kafamdaki 30 da yüzde 3 de esneme, hata payı bırakıyorum), ikinci turda da yüzde 45'ten fazlasını alamaz(Burada da aklım yüzde 42 en fazla diyor ama yine hata payı bırakalım.)

Yani Erdoğan için Muharrem İnce, alt sınırı ile ilk turda Meral Akşener'i devre dışı bırakacak, üst sınırı ile de ikinci turda Erdoğan'ı zorlayamayacak oy aralığında olan aday.

Siz Erdoğan olsanız ikinci turda karşınıza kimi isterdiniz?




GELENEKSEL AKIL TUTULMASI

Yine başladı geleneksel "AKP'nin tek başına iktidar olmaması için HDP barajı geçmeli" seansları.

Pardon da aptal mısınız hain mi?

Bu HDP değil mi birileri Türkiye partisi olurlar diye oy verdiğinde balkon konuşmasında ilk özel teşekkürünü bebek katiline yapan?

Bu HDP değil mi seni başkan yaptırmayacağız naraları atıp da mecliste seçim sonrası Erdoğan'ı ayakta alkışlayan?

Bu HDP değil mi, Atatürk, Cumhuriyet, Ulus-devlet, Kemalizm nefreti ve karşıtlığı konusunda AKP ile "doğal müttefik" olan?



Bu Selahattin Demirtaş değil mi "Apo'nun heykelini dikeceğiz heykelini!" diye tehdit savuran?

Yine bu HDP değil mi AKP seçimden sonra bir açılım daha yapacak olsa koşa koşa yanaşacak ve beraber yürüyecek olan?

Böyle bir HDP'nin baraj geçmesi, bölücü pazarlıklarda ellerini daha fazla kuvvetlendirmek değil midir?

Bu durum da aynı düşüncede olup daha çekingen davranan AKP'ye meşru zemin olanağı vermez mi bu adımları atmak için?

Bunlara yanıtınız evetse neyin kafasını yaşıyorsunuz?

Bu söylemle elinize ve vicdanınıza bulaşacak şehit kanından bahsetmiyorum bile!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
1 HAZİRAN 2018

31 Mayıs 2018 Perşembe

OK'TAKİ ÇENTİK, MUTEDİL DEVLETÇİLİK. YANİ KEMALİST MODEL...



İlk defa bir CHP yöneticisinin devletçilik ilkesindeki çentiği fark edip, bunun anlamını anlayıp, savunduğunu gördüm.

Hazır birisi devletçilik okundaki çentikten bahsetmişken biz de o çentiğin derinine inelim.

Devletçilik okundaki çentik, Medeni Bilgiler kitabında da "Mutedil(ılımlı) devletçilik" olarak geçer. Devlet kapitalizmini reddeder, aynı şekilde liberal ekonomik anlayışı da. Özel sektör ile devleti "uzlaşabilir" ve "uzlaşması gereken" olarak değerlendirir. Devlet, ulusal çıkarları zedelememesi şartıyla özel sektörü destekler. Fakat devlet için hayati önemli olan ya da özel sektör açısından kar yapmayacağından tercih edilebilir olmayan sektörlerde sorumluluk alır, uygulayıcıdır. Ülke için yeni bir alan açılacaksa ve özel sektör bu konuda çekingense bu konuda öncü olur, yine belirtilen çerçevede bu alan olgunlaştıktan sonra bunu özel sektöre devredip başka ihtiyaca ağırlık verir. (Zaten sosyal devlet olmak da bunu gerektirir.) (Bu yaklaşım, Kemalist model; ekonomik literatürde "Solidarist Korporatizm" olarak da geçer.)

Ve de özel sektör ile devlet arasındaki oranı(Misal yüzde 60 devlet yüzde 40 özel sektör) sabit tutmaz, dönemin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre ülkeyi yöneten kadro belirlemelidir der.

Başka hiçbir ekonomi modeline benzemez, bizzat Kemalist yönetim tarafından 5 yıllık kalkınma planı ile uygulanmış ve başarılı olmuştur. Öncesinde gelişmekte olan ve gelişmemiş 3. Dünya ülkelerinin kalkınmasında Marksizmin alternatifi olarak kabul edilen bu ekonomi modeli, Neoliberalizmin çöküşü ile beraber tüm dünya ülkeleri için bir alternatif haline gelmiştir. Çin ekonomisinde de bu modelden esintiler görürüz.

Bu aşamada ünlü Fransız hukukçu ve Siyaset Bilimci Prof. Maurice Duverger'in 1963 basımlı "Le Kemalizme" kitabındaki bir paragrafı anımsamakta fayda var:

“Kemalizm, Moskova ve Pekin’in etkisinde kalmamış az gelişmiş ülkelerde, doğrudan ya da dolaylı çok yönlü sonuçlar uyandırmıştır. Kemalizm, Kuzey Amerika (ABD) ve Batı Avrupa rejimlerinde bulunmayan nitelikleriyle, Marksizmin gerçekten alternatifidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, Batı demokrasisi karşısında, saptadıkları yetersizliklere çözüm getiren, Kemalist modeli tercih edebilirler."

Mutedil devletçilik anlayışının sosyalist modele, serbest piyasaya, liberalizme bakışı da bizzat Atatürk'ün dilinden şu şekilde açıklanır:

“Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, on dokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi... Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.”

İdeoloji demek, ekonomi demektir...

Bizlerin de bahsettiği, savunduğu ve "Sosyalist" ve "Liberal" modelden farklı, kendine "has" olan ve eskimesi gerektiği halde dünyadaki ekonomik gelişmelerle her geçen gün daha güncel hale gelen Üçüncü Yol'u, Kemalist modeli, işte bu yol ve modeldir...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
31 MAYIS 2018

27 Mayıs 2018 Pazar

DEDEKTÖR VE SELLEKTÖR - ULUS ATAY




"Bizi yüzeysellikten alıkoyan kişi olarak düşmanımız, kurtarıcımızdır."
[ HADIK ANDREAS, 1711-1791, İkna Repertuarı ]

***

Uzun bir süre sonra yine ben, Piyade Er Ulus Atay, Mersin.

Beni pek fazla kişi bilmez, bilenlerin de çoğu unutmuş olabilir. Peki ben yazıyorsam anormal bir durum var mıdır, vardır.

Misilleme Kurşunkalem size pek yansıtmıyor, paylaşmıyor ama bu ara fazla yazıyor. Yazdığı kadar da içinde yaşıyor. İçinde yaşadığını yazıyor ama anlık hissetmelerle uzun süreli hissetmemeler arasında kaldığından belki de çok fazla yazmaması gereken dönemde yazıyor. Ya da belki de tam tersi en çok yazması gereken dönemde yazıyor. Kendisi, -benim görüşüm- nitelikli savruluyor.  Emin değilim. Fakat umarım hedefleri kartondan değildir. Öyleyse cephanesini boşa harcıyor. Nasıl da fena, kimselere de belli etmeden savruluyor. Uzun ve virgüllü cümleler kurarken bir gün nokta koydu cümleye. Sonra onun için her an her şey eskisi gibi olabilecek izlenimi verdi ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Gol olmayacağına inanırken şut çekmeye devam ediyor, kendince, kendine göre.Yani kendisine sorduğumuzda aldığımı cevap bu şekilde. Kader var mı yok mu onu sorguluyor. Yine işaret, cesaret avında, bir mucize olsa kendince, bir inansa, kaderin varlığından emin olsa içi rahata kavuşacak. (Hem sınavı kolay değil hem de istediği sorudan başlayamamayı kendisine baskı ve kısıtlama olarak algılıyor). Yani çok yazıyor ama az yaşıyor. Korkum, ya az yaşarken çok sanıp da bu yüzden çok yazıyorsa? Yanılıyorsa? Şarkı listesinde yasaklanmış ne çok şarkı vardı bir zamanlar. Şimdi yasaklarını kaldırıyor ama aynı hazzı da etkiyi de yaratmıyor bazı şeyler.

Dostlarından birisini en azından kısa ve orta vadede kaybetti. (Belki de başka iki tanesiyle dostluk bağını temelli kaybetti.) Yanlış anlaşılmaya kurban gitti. O dostuyla bir yüz yüze gelse hep şunu demek istiyordu: "Bana bir şeyleri söylüyorsun içimdeki sıkışmışlıktan kurtulmak için ama senin de içindeki öfkeyi kusmanın bir yolunu bulman lazım. Yoksa bu öfke seni yer bitirir, tüketir, içinde iyiye ve güzele dair ne varsa sömürür. "

Bunu demeye fırsat bulamadan o öfkenin yakıcı alevlerine maruz kaldı Misilleme Kurşunkalem. Kendince çok lafı yuttu, geleceğe dair onarılabilsin diye bir şeyler ve kitabın arasına yazılan not da başına eklenen cümleler de yerli yerinde.

Misilleme'ye yurt dışından kart atan arkadaşı oldu. Bir de yanında sütlü çikolata da getirmiş ki sık sık söyledi, öyle güzelini hiç yememiş. Aynı yurt dışında vatansızlıktan değil de iklimsel nedenlerle üşüyen ama denizcileşmeyi Kemalistlerin ülkesinde, Türkiye'de bırakan başka bir arkadaşı belki o çikolatadan getirir. Olmadı Tallinn ve Terbiye Kuruluna gerekli dilekçeyi yazar, şikayette bulunuruz.

Misilleme'nin de halka halka sevi çemberleri var. Sıralı birinci halka:
Ortak arkadaşımız Ayçe ablası var. Bu ara biraz ihmal ettiği. Selma annesi var her fırsatta sığındığı, Fulya'sı var onun kalemine en çok inananların başında gelen. Bir de Kevser, kendisine her gün sapladığı bıçakları çıkarırsa çok daha rahat nefes alacak olan. Kapalı ve de Göbükspor diye de iki arkadaşı var ama Göbükspor'dan yazılarını hafiften saklıyor gibi. Belki de bir zamanlar bazı şeyleri çok inanarak yazdı, olmadı, hevesi karardı.

Heveste kararti var, bu gelen gidecek midur?

Midur demişken, Rize doğumlu pek çok insanla tanıştı bu ara, bunun bir anlamı var mı diye sorguluyor.  Aslında ben, yani Ulus Atay, başka şeyler yazılmasın diye kağıdı kalemi meşgul ediyorum.

ÇB'ye gelince, o bu ara çok dertli, çünkü yine bir seçim dönemi ve yine birçok insan aklını terk eyledi, tek hücreli gibi siyasi tercih yapmaya çalışıyor. Emperyalizmden esirgedikleri tepkiyi emperyalizmin tehlikelerini gösteren kişilere boca ediyorlar ve ÇB de üzerine düşeni fazlasıyla alıyor. Laflara maruz kalmak o kadar üzmüyor da "Bu kadar kolay oyuna gelen, kandırıldığının bile farkında olmayan ve bu aşamada da başkalarını kandırılmakla suçlayan kişiler daha ne kadar kandırılacak?" kaygısı onu daha fazla yıpratıyor. Bugün bir abisi meseleyi çok iyi özetlemiş, işte bu! demişti o da:

"Aselsan satılıyor mu?
Nasıl satarsınız nasıl?
Millet çıldırıyor, görmüyor musunuz?
İktidar-muhalefet, aynı merkezin kontrolünde...
Çaresiz bırakılan ve giderek gerçeklik algısını yitirmiş, analiz yetisi kaybolmuş, sadece etki-tepki prensibiyle hareket eden bir halk!
GÜNEŞE BIRAKILMIŞ YAĞ GİBİ YAVAŞ YAVAŞ ERİYORUZ!
DURUN ARTIK!"


Sözde vatanına sahip çıkan kişiler farkında olmadan CHP'nin tepesine indirilen işgalcilere etten duvar örmeseler, bu yaptıklarıyla aslında eleştirdikleri siyasi iktidara can suyu verdiklerini fark etseler, desteklerini çekseler bile yıkılacak kumdan ve camdan kaleler. Tuzla buz olacak. Önce sahte muhalefet, sahte muhalefet dayanağını kaybettiğinde iktidar. Siyasetle ilgilenmesi yasak olan, pek ilgisi de olmayan asker ben bile bunları görebiliyorum.

ÇB, kitabıma odaklanacağım ve gündemle ilgilenmeyeceğim dediğinden beri erken seçim kararı alındı, Orta Doğu'da Üçüncü Dünya Savaşı'nın temelleri atılıyor. Bu dönemde yaşamasa, "keşke o dönemi gün gün takip edebilseydim" demeyeceğinden emin olsa dönecek sırtını da, biz kime sırtımızı dönebildik bugüne kadar, yapmamız gerekenler vicdanımızca sıralandığında?

Misilleme Kurşunkalem eliyle 27 Mayıs yaptığı yerden çok çok uzakta. Eliyle 27 Mayıs yaparken etiketlenenle ve Misilleme'den çok çok uzakta olanla etkilenmedim etiketlendim diyen muhtemelen yan yana, umarım cehennemin dibine iki ayrı direk olmuşlardır yine yan yana. Çünkü bazen canavarlar kazanır. Bundan bir tık sonrası seri katil soğukkanlılığı ki bak o çok yakında. ÇB 27 Mayıs'ı anıyor, tamamen her şeyiyle olmasa da kazanımlarının farkında, diğer iki askeri müdahale ile 27 Mayıs'ın eş tutulmasına dayanamıyor, 27 Mayıs'ın gericilere yarattığı rahatsızlığı gördüğünden ısrarla 27 Mayıs'ın altını çiziyor, dostlarını arayıp bayramlarını kutluyor.

Bazı gecelerde Misilleme, elleri bağlanmışken sosyal demokrasiye maruz kalmış Kemalizm gibi huzursuz oluyor. Diyor bir çözün elimi, saldırıyorsa yine saldırsın ama şartlar eşit olsun yeter ki.

Türk ne zaman eşit şartlarda savaştı, o hakka sahip olabildi ki diyor ÇB, akla savaşta saldırılmayacak nakliye gemileriyle savaşa asker taşıyan İngilizler geliyor. Ve buna rağmen bu topraklarda önderi Mustafa Kemal Paşa oldukça kısa süreli tepe, mevzi kaybetse de savaş kaybetmedi diye de ekliyor acımtırak bir tebessümle.

Sempatiklik mi güzellik mi diye soruyor Misilleme ve kendisi yanıtlıyor, "Sempatiklik. Çünkü o içinde kendine has ve belki de telli bir güzellik barındırıyor."

Lan!


Bunlar benim yazıma mı sızıyor? Dediğim anda bir komutanıyla görüşüyor Ulus, yani ben. Meğer sızıntı bizmişiz kendi ordumuzda, baksana beş kişiden dördü onlardan çıktı ki daha içeride varlar deyince daha da acılaşıyor tebessüm, üstüne bir kat da kaçak durgunluk çıkıyor.  Oysa şimdilerde birileri ya cehaletten ya ihanetten soru çalarak silah arkadaşına yapılan ihanete susarak üniforma giyene bile Harbiyeli diyor. Oysa CHP'nin seçim bildirgesinde -ki buna biz modern Sevr de diyebiliriz- tek kelime FETÖ geçmiyor. Ne kadar da Atatürkçü bir yönetim değil mi?

27 Mayıs'ta çok fazla şey yazmak istiyordu hem Misilleme hem ÇB, ama ikisine de farklı konularda ket vuran bir şeyler olacaktı ve bir yazar ve yazarlar, yumuşak karınlarını açığa verip yazmamalı. Yıkanmak, arınmak için her seferde fırsat, yıkandığından daha fazla arınmalı insan ve aynı hataları tekrar tekrar yapmamalı.

Okuyucu sana söylüyorum; Misilleme ve ÇB, mavi tikler sizde yanmalı.

Enseyi de karartmayın, endişe etmeyin. Onlar gayet iyiler. Mesele, olduklarından daha farklı anlam yaratacak şeyleri kağıtla buluşturmamaya özen göstermemeleri. Çünkü evrenin sana verdiği bir silah, yetenek, asla kötüye kullanılmamalı, kontrolsüzce de savrulmamalı. Türk demek töre demek, adalet demek. Güç, adalete kafa tutmamalı. Belki gerçekten doğru zaman vardır ve mevla gerçekten göreceğiz ne eyler ve ne eylerse güzel eyler.
(Aslında kötüye kullandıkları da yok ama yine de eşeği sağlam kazığa bağlamalı.)

Yoksa veya aksi halde ha 150, ha 160, ha 175, ne fark eder?

Yaşayıp göreceğiz. Ya da yaşamayıp.

Ben yine gidiyorum, çünkü Göbükspor yemeği hazırladı ve sofraya gitmediğim her saniye için eminim bana sövüyor.

ULUS ATAY
27 MAYIS 2018 2322
KKTC CEBECİ KIŞLASI

18 Mayıs 2018 Cuma

"THE SÜREÇ" VE ADAYLARIN SINAVI - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Cumhurbaşkanı Danışmanı İlnur Çevik, "Bölge insanı Türkiye'nin sert hareketinden rahatsız oldu. Hatta MHP ile ittifaktan da çok mutlu değiller. Seçimlerden sonra yeniden çözüm süreci olabilir." demiş.

Bölge halkına dair atılan iddianın gerçek olup olmadığına, bu açıklama ile MHP'nin itibarının, ağırlığının durumuna ve TSK'nin nasıl zor durumda bırakıldığına girmeyeceğim.


Yazının esas konusuna sora sora ilerleyelim yine...

Çözüm süreci denen şey, ülkede ayrışmanın ayyuka çıktığı, hukukun ayaklar altına alındığı, Narko-Terör örgütü PKK'nın hendekler kazıp yığınaklar yaptığı, mayınlar döşediği, bu sebeple sonrasında yüzlerce askerimizi şehit verdiğimiz...

Ve de bu süreç işleyebilsin diye kumpas davalardan referanduma kadar bu duruma karşı çıkacak her unsurun "operasyon"a maruz kalma sebebi değil mi?

Sırf bu "the süreç" tıkır tıkır işleyebilsin diye vatansever sanık, teröristler tanık yapılmadı mı?

Yapıldı.

Bu açıklamasının bir yanıyla ciddi bir rahatsızlık yaratacağını bilmiyor mu İlnur Çevik?

Biliyor.

Buna rağmen bu açıklamayı hangi nedenlerle rahatlıkla yapabiliyor?

Bunun başlıca iki sebebi var.

Birincisi, bu açıklama ile belli bir kitlenin AKP'de kalmasını ya da AKP'ye oy vermesini sağlamak.

İkincisi, bu açıklamaların rahatsızlık yaratacağı seçmenin başkan adaylarının da gündelik çıkar ve oy kaygısıyla çözüm sürecinin ne olacağını belirtemeyeceğini, buna cesurca karşı çıkamayacağını, hatta aksine bu tarz bir süreci destekleyeceklerini biliyor, İnce ve Akşener'in bu şekilde yaklaşacağını düşünüyor olmaları.


Meral Akşener'i de Muharrem İnce'yi de görelim.

Bakalım, hangi aday bu açıklamaya açıktan tepki gösterebilecek, hem de içini doldurarak.

Vatan hassasiyeti yüksek ve nitelikli olan seçmen için bu konuya gösterilecek ya da gösterilemeyecek tavır, adaylar için en önemli sınavlardan biri.

Bekleyip görelim...

Parti bayrağına Kayı boyu simgesini, tamgasını koyan Meral Akşener mi yoksa "her şey Türkiye'yi sevmekten ibaret" diyen Muharrem İnce mi Türkiye'nin çözülmesi ve bölünmesi anlamına gelen "the süreç"e açıktan karşı çıkacak, çıkabilecek, tüm gündelik hesap ve çıkarlara rağmen...

Bu sınavı önemli ve belirleyici kılan başka bir husus ise bu konudaki tavrın emperyalizmin Türkiye'deki çıkarlarını ve doğal olarak desteğini reddetmek, emperyalizmi karşısına almak, anti emperyalist duruş sergilemek anlamı taşıyacak olması.

Bu aşamada seçmenin adayları üzerindeki baskısı da önemli bir etken olacaktır...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
18 MAYIS 2018

13 Mayıs 2018 Pazar

KALEM, PIRILTI, SANDALYE VE BİR MİKTAR "TEHLİKELİ OYUNLAR" - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




"Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum."


                                                                                    [Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay]

***

Bataryası ölü olduğu için kablosu takılı olmadan çalışmayan bilgisayarımın kablosunu sağlama almak için dokunmamla temassızlık sonucu bilgisayarımın kapanması bir oldu. Üstelik kabloyu çıkacağı değil gireceği yöne doğru iteklemiştim. Bazen öyle olur. Neyi çok istersen tam tersi olur. Bu Murphy de büyük işsiz birisi sanırım.

Yarım kalan yazılarla yarım kalan kitap çalışmalarının arasından parmak ucunda yürüyerek geçiyorum. İnsanın hayatında hiçbir şeyden keyif al(a)madığı anlar vardır. Bende bu evreler genelde kısadır ama hatırı sayılı tahribat yaratır.

İçimde çağlayan bir şeyler yok artık, farkındayım. Belki de bu seneki şampiyonluk yarışı şampiyonluğa en yakın takımın taraftarlarını da fazlasıyla yıpratmıştır?

- Fazlasıyla.

Cennetin cenneti vadedesi yoktur, potansiyelinden bağımsız, hatta ihanet edercesine kendine. Benim de zaten kendi cehennemine müdahale etmekte tereddüt edene kalıcı katkı sağlanmayacağını bilecek kadar yaşanmışlığım var. En azından mevcut ahval ve şerait içinde. Mevsimaydınlık değildir bunda Ankara'daki yalnızlığın daha doğrusu soğukluğun payı vardır. İçin ayrı bir üşür son günlerde ama bunun vatansızlıkla bir alakası yoktur çok şükür. Devlet ile hükümet ayrımını yapamayanların da, hükümet üzerinden Türk devletinin varlığına ve kurucu değerlerine saldırılarını, nefretlerini meşrulaştırmaya çalışanlar için de çıkmaz sokaktır bu kalemden çıkanlar. Bir hainin deyimiyle "Başka kapıya!" Ve bu kalem, kısa vadede sarsıldığı olsa da uzun vadede durması gereken yeri bilmiştir. Orada dur uyarılarının pişmanlığı, git kelimesinin gereksiz vurgusuna yüklenenlerin sırtında. Polemik kaygısından istiklâl-i tam.

 Coğrafi haritamda beklentinin sıfır noktasındayım. Nokta çok kayalık, herkesin kafasına bir şey gelebilir, ama kurt yaşlı, ve puslu havalara aşina, yediği ayazın hafızasını yanında taşıyarak yürür, her daim, bazen belli etmese de.

***

"İnsan, bir yere saplandığı sırada kendini nasıl idare eder acaba? Bir şeylerle uğraşıyormuş gibi görünür herhalde. "

                                                                                    [Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay]


***


Kalmasını istediğim bir dost, can, bir etkinlik duyurusuna dair paylaşımına iliştirdi cümleyi, onun cümleye yüklediği anlamlardan çok daha bağımsız ilham oldu kapıları tekmeyle açtı cümle; "Bugün burada olmalıydın."

Sonra sordum kendime, en son ne zaman olmam gereken yerde oldum? En son kim, olması gereken yerde oldu? Durdu? Daha tehlikelisi, en son kim olmaması gereken yerde oldu, daha yakıcısı, en son kim olmaması gereken yerde kaldı?

Hataların süresi, hataları tercihlere evirir. Yargı, böyle durumlarda iyi niyet hali indirimini ortadan kaldırır, haklıdır. Hakkıdır.(Melis'in goncası olan değil.)
Ve tüm bunlardan bağımsız köklü bir kulüp, Galatasaray'la oynadıkları maçta "Cimbom kümeye" dedikten 3 yıl sonra ikinci kez küme düşüyor. Fakat benim meseleyi "Galatasaray'la uğraşanın çocuğu olmaz." eksenine çekesim yok.(En azından bu yazıda.) Bu kulüp, şehrinin Suriyeli akınıyla, yanlış dış politikanın sınıra yakın olması yüzünden kendisinde daha yakıcı etki yaratmasıyla bu hale geliyor ve bugün yapılan başkan seçiminde iki aday da aynı sayıda oy alınca sonucu yazı tura belirliyor, işte tam da o anda birisi "ya dik gelirse" diyor, insanın o an, bu insanın bu kaygısına, kaygısındaki ciddiyete odaklanası geliyor. Kimse saçmalama bile demiyor. Belki de insanın özlem duyduğu, tam da böyle bir haleti ruhiyedir. Merak ediyorum, o adam, bu akşam yemeğine ne yiyor?

...

Yarım kalan ve tamamlanmayı bekleyen yazıların kaynakçaları bilgisayarda en az 40 pencerelik yer kaplar. Yıllardır format yüzü görmeyen bilgisayarda bu durum "ağır" bir etki yaratır ve sadece bir word dosyasının açılması 26 dakika sürebilir. Belki de bilgisayarın bu Milli Mücadele dönemi kağnısı performansı yazdıklarıma milli ve büyük anlamlar yüklememde pay sahibidir. En azından ben, yaptığım bir işte engellerle karşılaştığımda, bedel ödediğimde yaptığım ve yazdığım şeyin doğru olduğuna dair daha güçlü hissiyat içinde oluyorum. Sizde de öyle olmuyor mu?

Telefondan karışık liste müzik dinlerken parçayı değiştirmek için yazı sırasında eline aldığında telefonu, sayfaların kapanması ile anlarsın o telefonu oraya koyma sebebini, "kullanacağın sayfa kaybolmasın diye." Allahtan böyle durumlarda olayın acısına odaklanma lüksünü kendimde görmüyorum da sayfayı yeniden bulma derdine düşüyorum. Parmak güneşi gösterdiğinde güneşe değil de parmağa bakmakla ömür mü geçer?

Öyle ya, bir zamanlar bazı sayfaları hızlı hızlı geçerdim bazı kitaplarda, konuya dair algılamadığım ama duyguya dair olanlardı onlar. Şimdi o eklediğim sayfaları daha da hızlı geçiyorum, bu sadece bir sonuç. Peki ya çözüm mü?

Bunun yanıtı bende değil. Varsa eğer kader, nasiptir. Yoksa da hass... Neyse. Tanıdığım bir Kadir varsa şu hayatta, o da İngiltere'de kendi ruhunu ve benliğini sevdiği şairlerle muhafaza etme derdindedir. Eminim.

Umarım içimdeki kasvet, odamdaki perdelerle alakalıdır ve umarım dünyada içeri perdesi olup, ışığı içeri verip dışarıdan içeriyi göstermeyen perdeler de vardır. Tanrım, lütfen...

Böyle anlarda insan ışığı açmayı hesap edemez. Edemeyebilir. Akıl tutulması yaşayabilir. Öyle bağlanır insanın aklı. Ama bu tutulmalar, süresini uzattıkça, fark edildiğinde desteklendikçe karaktere nakış gibi işlenir, bu nakışlar kimisinin hayata tutunmasını engeller kimisinde de tişörte desen olur, televizyon örtüsü olarak eskisi kadar tercih edilmediği yerde. Ve hepsi artık dünde kalmıştır, çünkü öyle olması gerekmektedir, doğrusu budur vs.

Ankara'da dengesizleşti yine iklimler. Belki İklim'in insani şartlarda çalış(a)mıyor olmasındandır?

Peki bir editör, boşluk tuşuna basmayı bilmeyen bir yazarın kitaplarıyla sınanır mı? Sınanır, belli anlarda yan odadır. Hayır, o ben değilim. Çok kişilikli olmam demek hepsinin farklı odalarda olmasına anlamını içinde barındırmaz.

(bir şairden esinleneyim)

- Hem hevesim daha yeni kaçtı, fazla uzağa gitmiş olamaz!

"Pazar ve Ertesi" parçasından payıma bu kez "zorlanır gülümsemem"e kadar olan kısım düşüyor. Üstelik insan, sabahları uyku sarhoşu bazı konuşmaların içinde bulunmalı, sonra kendisine yollanan video-cevaplardaki manayı fark ettiğinde tanıdığı öğretmenlerin birçoğu (olmasa bile en az biri) derse girmiş oluyor, arkadaşları ile buluştuktan sonra.

"O lelli".

Eğer elimde Oğuz Atay kitabı görürseniz gördüğünüz yerde indirin beni ya da ne bileyim kitabı elimden bırakmama ikna edin beni. Ama siz siz olun, Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar okurken sakin önsözleri okumayın, sonunu bildiğiniz filmi izler tatsızlıkta okumak istemiyorsanız onları.

Yazarın finali yazacak mecali ya da ilhamı bulamadığı yerde devreye giren alıntıları seviyorum:

"Mektubumuz, karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır. Derlenip toparlanması, içimizin derlenip toparlanmasına bağlıdır. Biraz daha zamana ihtiyacımız vardır. Acele edelim beyler!"

                                                                                              [Aynı kitap, aynı yazar.]
MİSİLLEME KURŞUNKALEM
13 MAYIS 2018 2218




BİR RİCA... VE BİRAZ EMPATİ...

Amacım popüler tabirle kesinlikle "duyar kasmak" değil...

Fakat birçok insan annesini kaybetmişken, bir çok anne kendisine anne diyecek evladını kaybetmişken sosyal medya üzerinden anneler günü kutlamak ya da bunun paylaşımını yapmak bana çok doğru gelmiyor.

Düşünün, hesabınızdan annenizle paylaşım yapıyorsunuz ve bunu listenizde bir hafta önce annesini kaybeden biri var. Ne hisseder? Siz o kişinin yerinde olsanız ne hissedersiniz?

"Sevgililer gününde sevgilisi olmayanı da düşünün" demiyoruz, "anne"den bahsediyoruz.

Biz biraz mutlu olacağız diye birilerinin acılarını bu kadar deşmeye hakkımız var mı?

Şöyle düşünün.

Evdesiniz, evde anneniz ve annesini yakın zamanda kaybetmiş, acısı taze bir arkadaşınız var. Onun yanında annenizin anneler gününü kutlar mısınız? Kutlamazsınız. En azından onun yanında.

O zaman sosyal medya üzerinden bunu neden yapıyoruz?

Yapmasak ne kaybederiz...

Bilinçli ya da bilinçsiz bu kadar ben merkezli olmasak mı...

Bunları da daha geçen seneye kadar aynı şekilde anneler günü paylaşımı yapan birisi olarak yazıyorum.

Annesi hayatta olan tabii ki gitsin, anneler gününü kutlasın. Ama bunu sosyal medyadan yapmasak olmaz mı?

Başka bir şeyden bahsetmiyoruz, anne diyoruz. Annenize duyduğunuz sevgiden annesizliğin yaratacağı tahribatı kestirmeniz de kolay.



ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
13 MAYIS 2018

6 Mayıs 2018 Pazar

OMURGASIZ SİYASİ ANLAYIŞTA DAKİKA BİR



Birileri çok fazla havaya girdiği için ses çıkarmayalım, susup bekleyelim diyoruz ama öyle saçma sapan açıklamalar yapılıyor ki susacak olsak savunduğumuz değerlere ihanet edecek gibi hissediyoruz.

Türkiye'de 40 yıldır Narko-terör örgütü PKK ile değil de Kürt kökenli yurttaşlarla çatışma varmış.

Bunu söyleyen kim?

CHP'nin birilerine göre "Atatürkçü" başkan adayı Muharrem İnce.

Hem de bunu nereye söylüyor?

BBC Türkçe'ye.

Ne güzel değil mi?

Ve de ne kadar manidar.

Bu kadar kötü bir açıklamadan daha kötü olansa Muharrem İnce'nin Kürt kökenli yurttaşlarla PKK'lı teröristlerin ayrımını yapabileceği halde sırf oy kaygısıyla toplumsal ayrışmaya katkı sunması.

Söylemleriyle emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmesi.

Bugün siyasetle uğraşmayacak olsa bizimle aynı masada aynı sözleri söyleyecek kişinin "oryantal" siyaset anlayışı, omurgasızlığı.

BBC'nin bu röportajı manşete taşıma şekli ise gayet net:

"CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce: Kürt meselesini samimiyetle, parlamentoda çözeceğiz."

Aynı röportajda şu cümleyi de kuruyor İnce:

"Bunu bir, samimiyetle çözeceğiz. İki, parlamentoda çözeceğiz. Üç, yalan söylemeyerek çözeceğiz. Dört, cesur adımlarla çözeceğiz."

Keşke "tepeden tırnağa cesaret"ine şimdiden başlasa da biz de bilsek bu "cesur" adımları.

Röportajında siyasetin ilke işinden, yalnız kalınacak olsa da doğru olanın yapılmasından dem vuran İnce; terörün arkasındaki emperyal desteği bilmiyor mu?

Biliyor.

Buna rağmen ilkeli ve doğru olanı yalnız kalma pahasına da olsa söyleme, yapma iddiasında olan Bay "Tepeden tırnağa cesaret", neden bu meseleden bahsederken bu konuda tek kelime edemiyor?

...

Yine değerlerinle, kaygılarınla ve korkularının yarattığı esnekliğin suistimal edilmesi üzerinden sınanıyorsun CHP seçmeni...

Yuttukların ya da yutmadıkların, sustukların ya da susmadıkların, susmayacakların, susmaman gerekenler kendi adayının bazı sözleri söyleyebilme cesaretinde belirleyici unsur olacak.

Lütfen anla artık; çantada keklik seçmen algısı yarattığın sürece kimse senin kırmızı çizgilerini önemsemeyecek.

Adaylık, vekillik durumlarında soluğu BBC, Amerikanın Sesi gibi yayın kuruluşlarında alan, onların düşüncelerine hizmet eden açıklamalar yapmak için sıraya giren siyasetçilerin her partide filizlendiği ve kendini solcu, sosyalist, Atatürkçü olarak pazarlayabildiği yerde biz bundan tam 34 yıl önce aynı BBC Türkçe'ye Uğur Mumcu'nun yaptığı anımsayalım; özlem ve saygıyla:


"Bizde sosyalist oldunuz mu, mutlaka ya Sovyetler'in adamı olacaksın, ya Çin'in adamı olacaksın. Veya kapitalist oldunuz mu, Washington'un, CIA'nın adamı olacaksınız. Bunlar dünyadaki sistemler. Buna yakınlık da duyulabilir, nefret de duyulabilir. Ama bir insan kendi ülkesinin devrimcisi olmalı. Benim görüşüm bu. Ulusal bağımsız sol! Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim. Ama öte yandan da, Türkiye'de, bir, Kürtçülük, iki, silahlı eylemclik, üç, yurt dışına bağımlı sosyalizm, yani benim "kançılarya sosyalizmi" dediğim TKP'cilik... Bunlara da karşı çıkıyorum. Ve Türkiye solunu da, bunların engellediğini sanıyorum."


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
6 MAYIS 2018