31 Temmuz 2018 Salı

İŞGAL EDİLEN CUMHURİYET'TE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK! - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

Hain, eli kanlı terör örgütü PKK'nın "tuzakladığı" EYP'nin patlaması sonucu bir asker eşi olay yerinde, askerimizin 11 aylık bebeği de kaldırıldığı hastanede şehit oldu.

Peki işgal altındaki Cumhuriyet gazetesi bunu nasıl gördü?

"Sivil aracın geçişi sırasında patlama: Asker eşi öldü, bebeği ağır yaralı." [1]





Sadece patlama.

Nasıl bir patlama, kim tarafından gerçekleştirilmiş bir patlama, bunların hiçbirisi yok!

Sanki hain terör örgütü pusu kurmamış da tüp patlamış! Görülmez kaza işte(!)

Bunun adı, terör örgütüne yardım ve yataklık etmektir.

Bunun adı, terör örgütünün gönüllü "Halkla ilişkiler departmanlığına" soyunmaktır.

Gazetede hukuki süreç tamamlanmak üzere. Gazeteyi işgal eden zihniyetin vakıf seçimleri sırasında usulsüzlük yaptığı Yargıtay tarafından da onaylandı.

Bu pervasızlık, cesaret biraz da bundan kaynaklanıyor.

İstedikleri gibi kullanırlar, sömürürler, gazete hedef olursa da başka bir yerden aynı propagandayı yapmaya devam ederler.

Çünkü gazetenin varlığı da kurumsal kimliği de onların umurlarında değil!

Tek eksikleri, Atatürk'ün adını koyduğu gazeteden bunları yapmanın hazzını yaşamak olur. Bu hazdan mahrum kalır işgalci zihniyet.

Onlar için giderayak ne yaparlarsa, ne koparırlarsa kâr!

Gazetede bunlar olurken bu aleni terör örgütü güzellenmesi, korunması ve kollanması yapılırken, bir Cumhuriyet yazarının bu duruma sessiz kalması, tepki göstermemesi kabul edilebilir mi?

Yarın devran döndüğünde ihaneti yapanlar kadar ihanete ses çıkarmayanlar, tepki göstermeyenleri de unutmayacağız, hatırlatacağız ve herkesi kafamızda buna göre konumlandıracağız.

Dede Korkut der ki: "Kahpe içeriden olursa kapı kilit tutmaz oğul."

Teşbihte hata olmaz derler.

O yüzden biz de diyoruz ki:

Çok yakındır, o "içerideki" kahpenin kapı dışarı edilmesi, o kilidin de aynı eski Cumhuriyet'te olduğu gibi sağlamlaşması.

Ulusumuzun başı sağ olsun.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
31 TEMMUZ 2018

(Patlama sırasında ağır yaralanan 11 aylık bebek de hastanede şehit düştü.)
DİPÇE

22 Temmuz 2018 Pazar

Z RAPORU - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKU...

Meral Akşener'in İyi Parti'sinin seçim stratejisini şöyle özetlemek mümkün:

Elinde her takımın kadrosunda görmek isteyeceği yıldız oyuncular varken maça yedek ağırlıklı kadro ile çıkmak ve yenilmek.

Evet, 43 çok yüksek bir sayı değil. Fakat o 43'ün içinde Ali Türkşen, Ülkü Sincar, Fatih Eryılmaz gibi kişiler olsaydı çok daha farklı olurdu birçok şey.

Üstelik bu saatten sonra 43 senin için vekil sayısı değil, patlayıp patlamayacağı belli olmayan pimi çekilmeye yatkın el bombası sayısı.

Oysa cebinde akrep taşımak ile partinde Koray Aydın bulunmasına izin vermek arasında bir fark olmadığını anlamak için müneccim olmaya da gerek yoktu...

Partiye kabul edilmesinin bile hiçbir şekilde izahı mümkün olmayan kişiyi bir de teşkilatlardan sorumlu kişi yaptın.

Ben Erdoğan olsam büyük ikilemde kalırdım, acaba oyumu CHP'ye mi yoksa İyi Parti'ye mi versem diye.

Muhalefet iddiasındaki partiler için plak takılı kaldı, hep aynı parça çalıyor:

"Kader diyemezsin sen kendin ettin..."

*

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın da İyi Parti'deki vekiller için kapıyı Çukurova tabiriyle "kındırık"(aralık) bırakmış.

Bakalım, asi tavırlarla kapıyı çarpıp evden çıkanlardan kaç tanesi ben tek başıma yaşamıyorum deyip baba "ocağına" geri dönecek, kaçı tavrını, duruşunu, saygınlığını koruyabilecek...


KIBRIS, DEVLET AKLI VE "ESKİ TÜRKİYE"DE MİLLİ BİRLİK

BBC, Kıbrıs Mutlu Barış Harekatı'na dair hazırladığı belgeseli 44 yıl sonra ilk kez yayınladı.

İçerik gayet ilgi çekici.

Şüphesiz ki yayıncı kuruluşun kendi çıkarlarına göre yaptığı yönlendirme var. Ama satır araları birçok konuda bize önemli konularda önemli ipuçları veriyor.

Mustafa Önsel son kitabı olan 1 Köy 4 Adam 6,5 Darbe'de Kıbrıs meselesindeki tavrımızdan sonra emperyalizmin Türk ulusunu, özellikle gençleri nasıl ayrıştırdığını, birbirini kırmaya ittiğini yazmıştı. Ve 74 yılına dair yapılan bu belgeselde ayrışma öncesi o "toplumsal bütünlük" ve radikal sol unsurların bile askere ve milli meselelere "olumlu" bakışı ortaya konuyor.


Ve de Ecevit'in Kıbrıs meselesindeki tavrı, bu belgeseldeki konuşmaları itibariyle izleyenin iliğine işleyen "devlet aklı", devlet terbiyesi.


Aslında bazı şeyleri algılatılmak istenenin dışında ne kadar iyi ve net bir şekilde yapabileceğimizin, başarabileceğimizin de somut göstergesi.

Tabii bir cümle de Kemalist devrimi tepeden inmeci kabul edenlere var ama onu da söyleyemeyeyim, izleyenler kendileri fark etsinler.

Ah ah...

Bari o dönemde yaşasaydık da ucundan kıyısından devlet duruşuna dair bir şeyler ruhumuza nüfuz etseydi...

(Bu belgeselden haberdar olmamı sağlayan Cem Gürdeniz Amiralime de çok teşekkür ederim)

İzlemek isteyenler için link:

https://www.youtube.com/watch?v=3cb_T9t4aKI&feature=youtu.be




ERZURUM KONGRESİ...


23 Temmuz 1919...

Erzurum Kongresi.

- Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.


- Her türlü yabancı işgaline ve müdahalesine millet birlikte karşı koyacaktır.


- İstanbul Hükümeti vatanın bağımsızlığını sağlayamazsa bu amaçla geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümetin üyeleri Milli Kongre tarafından seçilecektir. Kongre toplantıda değilse seçim işini Temsil heyeti yapacaktır.

- Milli kuvvetleri etkili, milli iradeyi egemen kılmak esastır.

- Manda ve Himaye kabul edilemez.

- Azınlıklara ayrıcalıklar verilemez.


Z RAPORU

Bir yanda tek adam sistemi...

Diğer yanda muhalefet iddiasındaki partilerin acınası durumu.

Öte yandan 99 yıl önceki kongrede söylenen sözlerin güncelliğini koruyacağı noktaya geri dönmüş olmak ve 99 yıl önce çok daha zor şartlarda söylenebilen bu maddeleri dile getirebilen tek bir siyasi liderin olmaması.

Komik... Ama trajikomik...

Aslında liderlerin yarattığı bu hayal kırıklığı silsilesi faydalı. Faydalı, çünkü insanların partizan bağları giderek zayıflıyor bu sayede.

Böyle giderse insanların parti sevgileri bitecek ve sadece vatan sevgisi kalacak, bu yüzden böyle gitmeli de...

Ve zaman yine O'nun sözlerini haklı çıkarıyor. O'nun yaptıkları ve söyledikleri, tarih huzurunda güncellenerek onu daha büyük, daha güçlü ve daha saygın yapıyor:

"Biz siyasi partilere değil milli birliğe muhtacız."




ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
23 TEMMUZ 2018




18 Temmuz 2018 Çarşamba

CENAZE ÇİÇEĞİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




"Şu dönemi akıl sağlığını koruyarak atlatana ileriki yıllarda devlet, gazi maaşı bağlamalı!"

[ Oğuzhan Ceyhan ]

***

Kafamı yemeye başladığımdan emin olduğum yerde aklımda cevabı allahuekber olmayan ve iç içe geçmiş tek-bir, soru:

Yemeğe başlamadan önce yemek duası ettim mi? Duayı ederken Allah'ımıza mı dedim yoksa Tanrı'mıza mı? Hamdolsun?
...

Çook önceden sormuştum değer verdiğim birisine, ağzımı yaya yaya ve bin bir hevesle:

"Kadınlar... Kendilerini güldüren erkeklere ne hisseder?"

Ya gerçekten düşünceleri buydu ya da sorunun birinci dereceden muhatabı olduğunu hissettiği için şöyle bir yanıt vermişti, öyle düşünmese de Anglo Sakson bir ses tonuyla:

"Kadınlar kendilerini güldüren erkeklere gülerler."
Sonra kırılan parçalarımı toplayarak olaysız dağılmıştım, yanıltıcı da olsa öğreticiydi.(Önceden'di. Eskiden.)

Kadınlar kendilerini güldüren erkekleri öldürebilirler de... Farkında olarak ya da olmayarak da. İyi de bu kadın ve güldürmek meselesi nereden aklım geldi? Bazen hava soğusun diye dua edersin bencilce ama ceketin adresinin senden başka bir noktaya gitmesi hedefse bence o kadar da değil, bencilce yani, neyse. Ya da camın açık olmasını istersin arabada, soğuk olmasa da essin diye, ya da senden ve planlarından bağımsız, senin  de planlarından habersiz ve bağımsız olduğun noktada güzel esinti olduysa, ceketim, nerede? Olmasını isteyebileceğim yerde.

"Eyvah nerelere geldik, cümleler, kelimeler dans ediyor."

Ki bazı cümleler dans bittiğinde bile yerine oturmayıp yerinde duruyor. Sanki kelimeler Senâ ve dans edilen yer tam da nikahlanı-lan!(düğün ortamı şaşkınlığı) yer, nikahlanan ise Onur ve Simge. Ve Holosko artı bir miktar, hatta çok miktar şarap. Görevlilerin bizi gör'düğü ölçüde.

Siyah mı giyince mi söz oluyordu beyaz mı giyince?

- Evet.

Ne kadar da tatmin edici bir yanıt ki insanın yanıtlardan tatmin olması tatmin beklentisine ayar çekmesi ile mümkündür ve tatmin edici şeyler de genelde tatmin beklemediğin yerde ve yerden gelir.

Konumuz bu da değil.

Tam bu anda açılır kitaptan bir sayfa:

"Zevk sahibi olmak, nelerin hoşumuza gittiğiyle alakalı değildir. Zevklerimizi  araştırarak edinir, tarzımızı düşünerek oluştururuz. İnsanın sesi gibi, işitme duygusu da terbiyeye muhtaçtır. Kulağı tavlayan melodilerden keyif almak, zevksizlerin de becerebileceği bir sathiliktir. "


Belki de sevme duygumuz da konuya dahil edilmeli, terbiye görmeli ve bu kadar da tava yatkın olmamalıdır.  Felsefede birisi, bu genelleme de dair tüm genellemeler yanlıştır der ve sanki bana yadigar kalandır bu söz.  Yadigar deyince aklıma Türk sinemasının soğuk yüzlü kadın tiplemesi de gelse de. Kendime mi ateş ettim ne?

Simge'nin düğünü demişken, çooook istisnai durumlar olmadıkça evliliğe en uzak profil olan ben, böyle olduğumdan ve kadın olmadığımdan, bu tercihimden de memnun olduğumdan düğün esnasında atılan çiçekle pek ilgilenmem. (Gittiğimiz düğünde de böyle bir yarışma yoktu çünkü eşeğini sağlam kazığa bağlayan Berçem, düğün çiçeğini ilk elden, Simge'den gidip almış, işini şansa bırakmamıştı.)

Ama bugün...

Çok değerli bir hocamın kayınvalidesinin cenazesine gitmişken...

Doğal olarak da ortamın en yabancı ve genel kitle ile iletişimsiz kişisiyken...
Yani ben o köyden değilken...

Naaşın, namazın kılındığı camiden mezarlığa götürülmesi kapsamında omuzlara alınması sırasında ben de bir iki adım da olsa omuz vermek isterken tabuta...

O sırada, elinde cenazenin yanında duran büyük çiçeği elinde tutan bir abi(yetkili bir abiye benziyordu), bana dönüp sen şu çiçeği bir tut dedi ama bir'den fazla tuttum, çünkü kimse çok uzun süre kimse benden almadı çiçeği. Çiçeğin ağırlığı ve kolumun ameliyattan ötürü ağrıyor olması da cabası. Tabii bunlar sorun değil ama ben ne yapabilirim ki elimde devasa ve ancak iki elimle tutulabilinen çiçekle?

Hadi ağırlık kısmını geçtim de. Ya düğün çiçeği ile düğünde o çiçeği elde eden arasındaki ilişki, cenaze çiçeği ile o çiçeğin talihlisi arasında da varsa?

Yaşayıp göreceğiz. Ya da ben yaşamayacağım, el birliğiyle beni gömeceğiz ve göreceksiniz. Ha-ha.

Arkadaşlarım ve onlardan biriken muhabbetler, yaşanmışlıklar yer yer yaşanmamışlıklar, Misilleme Kurşunkalem'in temel yakıtlarındandır. Bazen bunlardan haberdar olur bazen olmazlar ama ne fark eder? Dirsek koluna değdiğinde aynı şekilde ağrır, şiddeti aynıysa, bilerek de çarpsa bilmeden de. Bir arkadaşın o yazıda olup başka yazıda olması onu değersiz kılmaz, başka arkadaş da yazıda kendisini bulur ama esas bulması gereken yerde bulamaz. Çünkü olması, durması gereken yerde durmamıştır ki bu gerçekten Misilleme'nin suçu değil üzüntüsüdür, üstelik de sebebi olmadığı yerde. Eskiden.

Ne diyorduk? Cenaze çiçeği(Yazı başlığı da tam bu anda belirir). Benim için çok da sorun olmaz aslında durum, eğer annem bu sözlerime çok kızmayacaksa. Oğuz Atay okumanın da etkisiyle 33 yıl yaşasam bana yeter demiştim 30'unda ve yaşım şu an 32'sinde. Gerçi sonrasında, sayısalcı olmama ve o alanda kendime güvenmeme rağmen Oğuz Atayın yaşını yanlış hesaplayıp 33 değil de 43 yaşında öldüğünü öğrendiğimde ve o andan itibaren sonrasında düşündüğümde oleyyy demek yerine yolun gözümde büyümesi hissi olmuştu, bir insanın hayatta kaldığı müddetçe harcaması, harcayabilmesi için de kazanması gereken miktarı düşündüğümde.

Konu kasvetli mi, o zaman hemen Murat Menteş'in kutsal kitaplarının birinden bir sayfa daha açalım, payımıza ne düşerse, payımıza ne düşüldüyse:

"Felek, tesadüflerle sağ gösterir ve gerçeklerle sol vurur.(İdeolojik yaklaştığını düşünmüyorum M.K) Mutluluk, bu ikisi arasında geçen sürede yaşanır. (...) Galiba ben... Pavlov'un Freud'a hediye ettiği köpeğim."

Tanınmak için taktığım gülü tanınmaz hale gelen hislerimi temsilen ve ironi olsun diye kalbimin üstüne taktığım doğrudur, iz ya da söz olmasından tam-bağımsız.

Misilleme yazıları için fazla ılık bir cümle mi oldu, o zaman şöyle soralım böyle bitirelim:

Bazı kitaplar abdest alabilir mi?

Alabilirse bu, dinen caiz mi?

Bunun dinde olduğu kadar edebiyatta, ikili ilişkideki karşılığı nedir?

Ve ne çok sayfa var değil mi? Açılmış, kirlenmiş, açılmadan kirlenmiş, açılmaya mecali bitmiş, açılmış içeriği beğenilmemiş, çok beğenilmiş, kullanılmış, kullanılmış hissetmiş, yorulmuş, direncini kaybetmiş ya da yenisiyle yeniden doğmuş.(Son cümlede ya da'dan sonrası henüz yapılmamış ve tadilat aşamasındadır. Vereceğimiz cümlesel gürültüden dolayı özür dilemeli miyiz, emin değiliz.)

***


Bazı şarkılara denk gelmek hiç hayra alamet değil.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
18 TEMMUZ 2018 2226
Cumhuriyet'in Ankara'sı



14 Temmuz 2018 Cumartesi

OĞUZ KAĞAN USTA... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Şüphesiz ki her şehit haberi yüreğimizi dağlıyor. Ama bazen onların içinde bazıları ile aranızda farklı bir bağ, enerji, çekim oluyor.

En azından bende böyle oluyor.


İşte o şehitlerimizden birisi de benim için Üsteğmen Oğuz Kağan Usta'ydı.

Fotoğrafını gördüğüm an içimden bir şeyler koptu.

Afrin'de şehit oldu. Afrin merkezine girene kadar tam 58 gün ulaşılamadı aziz naaşına.

O 58 günde insanlık düşmanlarının neler yaptığını söylemeyeceğim. Tek söyleyebileceğim, bu melek yüzlü Mustafa Kemal'in askerini tabutuyla defnetmek zorunda kaldık.

2018 yılına girerken kendime söz vermiştim, şartlar ne olursa olsun Ankara'daki şehit cenazelerini kaçırmayacağım diye.

Oğuz Kağan Usta'nın şehit olduğunu duymuştum ama naaşının hain teröristlerce kaçırıldığını bilmiyordum.

Şanstan onun cenaze töreni, benim ameliyatımdan hemen sonraki döneme denk geldi. Ameliyatım ağır geçmişti, kolumda otuzdan fazla dikiş ve iki parça platin vardı. Alçıda olmadığı için bir süre evden çıkmam yasaktı ama şehidimize son görevi yapmama da engel olacak da değildi. En fazla ağrılarım biraz nükseder, iki gün fazladan kıvranırız olur biter. Şehidimizin cansız bedeninin bile ödediği bedelinin yanında bu nedir ki mızmızlanmaktan başka?


İşte dün o Oğuz Kağan Usta Komutanımızın hem doğum günü hem hem de evlilik yıl dönümüydü.

Geç kalmış da olsam, iyi ki doğdun komutanım. Vatan size minnettardır. Senin huzurunda tüm şehitlerimizin de mekanı cennet olsun.

Hakkınızı helal edin demeye de yüzümüz yok...

Ama biliyoruz ki sizin gibi neferler olduğu müddetçe Mustafa Kemal Atatürk bu topraklarda asla yenilmeyecek.

Bazen bizlere rağmen!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
14 TEMMUZ 2018

13 Temmuz 2018 Cuma

LOBİ FAALİYETLERİ VE AİDİYETLERİ YA DA HİÇBİRİ - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Durman hey ağalar gelin meydana

Boyansın kılıçlar al kızıl kana
Bende mürüvvet yok kıyarım cana
İçerimden gamım gitmez neyleyim?"

[ Benden selam eylen, Köroğlu ]

***


Memleket mi yıldızlar mı yoksa güneşin vurduğu saatlerde salon mu daha sıcak?

-Olmadı, bir daha!


Memleket mi yıldızlar mı, yoksa ekmek alınması gereken bakkal mı daha uzak?

Hele de o bakkalda sevdiğin çıbık çikilatalar bitmişse ve Ezgi sana onun yerine sana daha çok kilo aldıracak çikilata aldıysa... 


Ve de her şeyin yavrusunun tatlı olduğu yerde... O çıbık çikilatanın miniği sana hafif, kıvamında... Fakat büyüğü ağır ve çok tercih edilesi gelmiyorsa...


Ben buna beğenmediğinşeyinsanaalınması sendromu diyorum. Hem birisi sana bir şey aldığı için beğenmediğinde vicdan azabı duyuyorsun. Öte yandan sevmeye çalıştığında da sevemiyorsun. (Üçüncü halin imkansızlığı, tam da böyle bir şey işte.)


İnsan doğuştan ya da zamanla anlıyor, sevmenin tercih edilemediğini, evrenin önüne sev ya da sevme diye koyduğu şeylere itiraz edemediğini. Etsen de sonucu değiştiremediğini...

Ben bunu anladığımda en az 30 yaşında olabilirim.


Neyse, velhasıl çıbık olmayan göbüğü karamel dolu çikilata, memleket ve yıldızlardan daha uzakta olmayan buzdolabının bir gözünde gözden uzak bir şekilde durmakta.


İşaret parmağımla kafama düzenli olmayan aralıklarla vuruyorum, tok sesi duymaya özen göstererek. Belki diyorum, telgraf yazarken çıkan sesleri, ritmi taklit eder gibi yaparsam, belki kafamın içinde de bazı cümleler oluşur ki dünyada telgrafın en yakıştığı yer Kemalist Milli Mücadele, o Milli Mücadele'nin önderi de Mustafa Kemal Atatürk'tür. Birinci Mecliste ikinci'l girişimler... Boşuna sevinmesinler, siz de üzülmeyin. Çünkü taklitler ancak aslını yüceltir.


Birçok kişinin senin çekemediği yerde seni neredeyse hiç tanımayan insanların internetin tek çektiği yerin lobi olduğunu söylemesi, her lobi faaliyetinin kötü olmadığını anlaman açısından önemlidir ve de yazan insan için en önemli şey;lerden birisi, kendinden emin ve kararlı yürüdüğün yolda bile anlık şüpheye düştüğün anda o tarz kişilerin hiçbir çıkar gütmeyen ve sadece düşünsel kişiliğine yönelik sözleridir.

Kilise ve ibadet ile ilgili bir bulmaca duymuştum küçükken, cevap ikisiyle de alakalı değil Kilis ile alakalıydı, ayrıca.

Kamu spotumsu giriş ve sonrası doğaçlama:


Misilleme Kurşunkalem ısmarlamayla yazmaz. Ona elden ele uzatılan peçeteler ilk anda buruşturulur ama atılmaz. Talebin niyetinin tahlili ve tatmin amacı taşıyıp taşımadığına bakılır, kaygılar olumsuz, niyet olumlu çıkarsa ilk anda antipati yaratsa da kısa süre sonra motivasyon olarak bünyeye dahil olur. Bir kitapta dediği gibi: 


"Bir şeyi asla yapmam demek, sonunda o asla dediğin şeyi yapacağın süreci başlatmak anlamına gelir." 


Ya da bu tarz bir cümleydi. Emin değilim. 


Belki de bazı insanların birden çok karakteri vardır. Bazılarını öne sürer, bazılarından kendisi bile utanır, onu saklamak, cezalandırmak hatta yok etmek ister de başarılı olamaz. O karakter hiç olmadığı anda ortaya çıkar, ortalığı berbat eder ve durumu telafi etmek de yine o dışarıya yansıyan karaktere düşer? Bilemeyiz. 


Sevdiğim sayılar ve sevmediğim sayılar var. Ve sevdiğim, sevmediğim doğum yılları.


Mesela 1992. Çok severim. 1992 doğumlu birisi vardır hep yanımda olmasını istesem de çok olamadığım. Doyamadığım. Keşke şu an yanımda olsa da hayallerimizi ortaklaştırsak, aynı şehirde olsak her şey çok farklı olurdu dediğim, bir zamanlar. Beni yakından tanıyan birçok kişi kimden bahsettiğimi anlamıştır; Çağ'atay.


Mesela 1993'lüler bana daha tehlikeli ve oto kontrolsüz gelir. Bu genelleme de dahil bütün genellemeler yanlıştır der bir felsefeci ama bilemem. Belki de burada da o felsefeci haklıdır. B'öyleyse ve yanılıyorsam ancak sevinirim.


Bugün günümün büyük bir kısmını oto tamircisinde geçirdim, tiner ve yağ kokusu ruhuma sinmiş olabilir. Hatta bir ara öyle bir yoğunlaştı ki bendeki etkisi, sorsaydı birisi Oğuzhan Özyakup'un ederi ne kadar, hiç düşünmeden derdim, 150 Milyon Dolar. (Gökhan bile bu espriye daha öncesinde güldüğüne, onu kırma kaygım ortadan kalktığına göre bunu rahatlıkla yazabilirim.) İsimlerin insanlardaki etkisi sandığımızdan fazladır. Ve bazı isimlerin ham meyve, olmamış anlamını taşıdığını benim kadar en iyi kandan olmasa da candan olan kardeşim Gökhan bilir. (Çünkü az önce bizzat kendim anlattım. Sonra o taksiye bineceği için kapattı, tıpkı benim sabah araca bineceğimden kapatmak zorunda kaldığım gibi.)


Ansızın diline dolanan 16. sınıf arabesk parçanın yarattığı etki ile içimdeki boşlukta süzülmeye başladım. Sonra bir yerde durduk. Mola süremiz 25 dakika. Tuttuğum takım bir oyuncuyu almış, oyuncunun doğum yeri memleketim, doğum yeri de memleketimin kurtuluşu. Ama oyuncunun yarattığı profilden anladığım, o kardeşimiz memleketimin göçle gelen insanı, HDP ile AKP arasındaki geçişken seçmen tipi, tantunicide izzet-i ikramı üst düzey olan çalışanın akranı. (Burada sadece tahlil var, tatmin asla yok, küçümseme de değil haddime. Zorlarsan çıkacak tek şey, bir kısma dahil olumlama, anahtar kelimeler de "kardeşim takviye buraya")


Bu konu ve bugün arkadaşımın oto tamircisinde yaşadığımız üst düzey aksilikleri bağladıkları konu, aslında tam da bu yazının malzemesi. Ama toplum o kadar bazı konuları yanlış anlamaya meyilli, bazı şeyler bazı siyasetçiler açısından kullanıma o kadar tehlikeli biçimde elverişli ki...


Ah azizim.


Bizi var ya...


Kimsenin teklif ve tehdit etmeye gücünün yetmeyeceği konularda...


Toplumsal kaygılardan kaynaklı  (yani toplumda yanlış anlaşılma, onu kendimizden itme lüksümüz olduğuna inanmadığımız için yer yer istemsiz tercih ettiğimiz) oto-sansür bitirdi.


Ve Misilleme de yazıyı.


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
14 TEMMUZ 2018 0054
Cumhuriyet'in Ankara'sı


12 Temmuz 2018 Perşembe

CUMHURİYET AĞIDI - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR


"Dağlarıma kastı nedir devranın 

Yaylaya çıkılıp gezilmez oldu 
Yekinin erenler, erler davranın 
Yağı nereden basar sezilmez oldu"


[ Şaman Ağıdı, Bahadırhan Dinçaslan ]

***

10-15 sene önceydi.


Yaşadığımız yer, ucundan kıyısından yakaladığımız Eski Türkiye...


Altı bölümlük Kurtuluş dizisi, her milli bayramda yayınlanırdı o zaman hükümet değil devlet kanalı olan TRT'de. (Tabii o zaman hükümet sınırlarını bilir, devletteki kiracı pozisyonunu korur, kiracı olduğu evin, devletin kolonlarına dadanmaz, hükümet devleti işgal etmeye kalkmazdı. En azından bu kadar aleni ve büyük çaplı olmazdı.)

Kurtuluş...


Turgut Özakman'ın senaryosunu yazdığı, o dönemin neredeyse tüm başarılı oyuncularının oynadığı eşsiz bir yapıt.


Müziklerini Muammer Sun yapmıştı...


O Muammer Sun ki mevzu bahis Milli Mücadele olduğunda müziği "konuşturan", söze gerek duymadan, gerek kalmadan.


İşte orada da çalardı Bozkırın Sesi...


Dinlediğinde içinde hüzün, özlem olurdu ama gurur ve onur da olurdu, kıvamında bir mutluluk, yorgunlukla başarmışlığın harmanı.


Yıl 2018.


"Börüye "sus!" dendi, itlere "ürü!""


Börü Türk kültüründe ve Türk mitolojisinde Türkleri temsil eder. Ve de Türklere yol gösterici olanı. Bu iki kavram iç içe geçmiştir. Yani anlamı bir partinin ya da bir kesimin sembolü değil, bir ulusun sembolüdür. Yukarıdaki cümle de Türk ulusunun bu hale nasıl geldiğinin, getirildiğinin tek cümlelik anlatımıdır. Terör örgütü uzantılarının terör örgütleri ile arasındaki ilişkiyi inkar etmeye bile çalışmadığı dönemde biz bunları uzun uzun açıklamak zorunda hissediyoruz, bizim milliyetçilik anlayışımız ırk ve mezhep esasına dayanmayan kültürel milliyetçilik, Kemalist ulusçuluktur diyoruz, ırkçı algılanmayalım, ayrıştırıcı etki yaratmayalım diye.


Çünkü biz her türlü inkar ve saldırıya rağmen bu evin sahibiyiz. Kiracı olarak gelip işgalciye dönüşseler de kiracı ya da işgalci gibi pervasız olmak, yakmak yıkmak düşmez bizim payımıza. Bu pay payımıza düşse de reddederiz. Çünkü öylesi bizi bozar.


...


Temmuz 2018.


Tek adam sisteminin -kabine açıklamasını başlangıç sayarsak alırsak- ilk haftası. Resmi Gazeteyi takip ediyorum. KHK'lerin biri gidiyor öteki geliyor. Yıkım, dönüşüm ve inşa o kadar hızlı, o kadar keskin ki, Resmi Gazete'de KHK maddeleri mi okuyorum, yoksa Mustafa Yıldırım'ın Zifiri Karanlık kitabında İran bölümünü mü anlamıyorum.


O gururlu Bozkırın Sesi'nin yerini acı bir bağlama sesi alıyor, acı bir ağıt, ben Cumhuriyet Ağıdı koyuyorum adını. Aslında ben de koymuyorum bu adı. Bu adı bizzat tarih koyuyor, kulağımıza fısıldıyor, ben sadece olanı telaffuz ediyorum.


Cumhuriyet'i kuran Kemalistlerin Türklük bilinci acıyla, inkarla, işkenceyle; kısacası ağır bedellerle, kendi evinde yok sayılmakla oluşmuş; ulus devlet-ulusal kimlik böyle filizlenmişti. Ders alınmamaktan ötürü tekrar eden tarihi süreç yine Kemalistlere aynı acılarla; ırk ve mezhep esasına dayanmayan, emperyalizme direnişin son kalesi olan ulus devletin, ulusal kimliğin, laikliğin, Türklüğün önemini öğretiyor. Ve de bu sayılanların bir bütün olduğunu ve ancak bir bütün olduğunda kurtuluş, çare anlamını taşıdığını.


Hem de nasıl öğretiyor biliyor musunuz?


Yaka yaka...


Kanata kanata...



***


Tabii ki umutsuz değiliz. Hatta bu "sahici sarsıntı", göreceğiz ki uzun vadede yapay dengelerden daha faydalı olacak.


Ama yine de koyuyor be insana bir dönem de olsa Ulu Önder'in kutsal emanetine sahip çıkamamış olmak, onun mirasının düşürüldüğü durum ki onun adının, kutsal mirasının ve "düşürüldüğü durum" kelimelerinin aynı cümlede geçmesi bile tarifsiz bir yük; vicdanı olanın, kalbi vatan diye çarpanın altından kalkamayacağı, ezileceği.


İçinde kanatıyor yaşadığımız bu adi süreç.


Şimdi milyonlar, herkesten saklayarak sıkıyor bir yerlerde yumruklarını. Milyonlar tek kişilik ve içten, içinden ediyor intikam yeminlerini.


Görüntü halen çok bulanık, yıkım çok taze...


Ulu Önder'in fotoğrafları ile göz göze gelecek cesarete sahip değiliz henüz.

Yanıyoruz...

Hiç ummadığımız yerlerden ama davul zurna ile gelen düşmanlar tarafından vurulduk, kanıyoruz..


O yüzden bu sadece bir yazı değil, bu bir iç kanama...


Öyle bir iç kanama ki karışmış gözyaşımız kana...


Fakat bitmedi bu savaş, daha yeni başlıyor belki de en kutsal, en başka bir kavga.


Ama dedik ya...


Koyuyor şu evreyi yaşamak zorunda kalmak.


Kir tutmayacağını, parçalanmayacağını bildiğin bir şeyin yere düşmesinin yarattığı kaygı, kir tutmayacağını, parçalanmayacağını bilsen de içindeki o ince sızı, korku; "Ya kir tutarsa, kırılır, parçalanırsa?"


Yutkunamadığımız yerdeyiz. Elbet bu kuyudan da çıkarız ama biz bu kuyuya düşecek ulus değildik, olmamalıydık.


Hiç şık olmadı bu durum.


Yakışmadı bize.


Siz bakmayın; millete hakaret etmek için sıraya giren ama kendi bağımlılıklarının, partizanlıklarının, zihinsel tembelliklerinin ve bu yaklaşımlarının yaşadığımız durumdaki etkisinin ne kadar büyük olduğunun bile farkında olmayanlara...


Bu ulusun çok büyük çoğunluğu istemez özünde, emanete hıyanet etmeyi. Ki önümüzdeki yıllar da bunu gösterecek.


Biz yine eski ve güzel günlere döneceğiz ama bugünler...


...ağır bir ameliyatın izi gibi tam da yüreğimizin üstünde kalacak, o yaranın vebalini de bize hatırlatarak.


Bu bir yazı değil, bir iç kanama...


Bu bir ağıt, Cumhuriyet Ağıdı...


İşte bu ahval ve şerait...


Gel de ağlama, gel de kanama...


...


Ama ant olsun Paşam, ant olsun!


Bir avuç kalsak da ortama verilen narkozdan etkilenmeyen, sıyrılan...


Gerekirse geçeceğiz hayallerimizden, canımızdan.


Fakat...

Ne senden geçeceğiz, ne fikirlerinden; kutsal mirasından!


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

12 TEMMUZ 2018





8 Temmuz 2018 Pazar

VİCDANI RAYDAN ÇIKANLARIN RAYDAN ÇIKARDIKLARI... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

Kendi parti seçmeninizde bir kitle yarattınız, ya da yaratılmış kitleyi genişlettiniz.

Bu kitle ki size kayıtsız şartsız güvenen, sorgulamayan ve kötü gelişmeleri kadere, takdiri ilahiye bağlayabilen türden.

Size karşı olan ve her şeyi sorgulayan bir kitle var ama onları da sözde temsil, özde teslim eden muhalefetin yaptırımı ve caydırıcılığı sıfır.

İşte bu kısır döngüden de güç bularak insana ve topluma dair her şeyi ikinci hatta üçüncü plana attınız.

Dininiz, imanınız para, sizin sayenizde artık ülkenin bitki örtüsü de beton.

Kendiniz halktan çok uzakta lüks içinde yaşadığınızdan kendi kitlenizin güvenliği bile umurunuzda değil. Çünkü onların da büyük bir kısmı ne olursa olsun, ne yaparsanız yapın sizin arkanızda, destek vermekte.

Sözde halkın hizmetçisi, özde halkın canı cehenneme!

Bugün bir tren kazası oldu.

Geçmişte de olmuştu.

Geçmişteki kaza, sırf siz şov yapacaksınız diye test sürüşlerinin tamamlanmamasından kaynaklanmıştı.

Bugün de rayın altından toprak kaymış!

Tren de raydan çıkmış!

Bu rayların zemin etüdü yapılmadı mı?

Bu gibi olağanüstü durumlarda neler olabileceği saptanmadı mı?

Saptandıysa önlem alındı mı?

Bugün Çorlu'da yaşanan tren kazasının sorumlusu kim olacak?

Kimler ceza alacak?



(Yazıda kullanılan görsel bile zeminin ne kadar etüt edilip, edildiyse de ne kadar etüdün ne kadar dikkate alındığını gösteriyor!)

Pamukova'daki tren kazasında ne oldu?

Kimler ceza aldı?

En "sorumlu" kişi dönemin Ulaştırma Bakanı kimdi?

O dönemin Ulaştırma Bakanı cezasını (!) "Başbakanlık maskotu" olarak AKP model arabanın torpidosunun üst kısmına konarak çekmedi mi?

***

Siz hem vicdanen kötü insanlarsınız. Hem de yetiştiğiniz fikri alan gereği sizlerin herhangi bir konuda başarılı olmanız, sorunlara çözüm üretmeniz im-kan-sız!

En başta raydan çıkan sizin vicdanınız. Belki de hiç raya girmeyen...

Hayatını kaybeden insanlara Allah rahmet eylesin, kendi şahsi hırs ve çıkarları için insan hayatını hiçe sayanların da Allah belasını versin!

Ülkede muhalefet olmayınca işimiz Allah'a kalıyor, ne yapacaksın!

Evet, Atatürk Türkiye'sinde yaşamak büyük bir şans olurdu ama insafın, vicdanın, adaletin, aklın olmadığı AKP Türkiye'sinde yaşıyor olmak da artık insana çok ağır geliyor be Tanrım! 

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 TEMMUZ 2018

TÜRK TARİHİNDEN GELEN BİR D'EMİR VARDIR - MİSİLLEME KURŞUNKALEM


Elime aldığım şiir kitabının rastgele açtığım sayfasında denk gelen şiirin ilk kısmı, tarihe ve talihe not düşsün, eğer Merdo bizi bir yerlerden görüyor ve link attığımızda okuyorsa Tallinn'e de:

"Kıtal cezir halinde / neden olmasın?

Çepellenen asfaltın deltasında 
kandıracak olsa beni çağla kan
şerli poyraza maruz kalarak
kiriş kırıp ehven ömrü silmezdim.
Omuzlarım ölülerin kuru çardağı
hizasında sarmaşıklı bir yatak"

[ Karabuğday, Garanti Karantina, Murat Menteş ]

***

Belki insan yaşadıkça anlar; bildiğin bir kentte hiç bilmediğin, olmasına da ihtimal vermediğin bir kentli profili vardır.

***

Eğer dizüstü bilgisayarınızın bataryası tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadıysa, daha doğrusu müdahalesizliklerin yaptığı yüklenmişlikle öldüyse...
(Dolduğunda patlayan sadece insanlar değil, patladığında ölen de.)

Sonra bataryası ölü bilgisayarınız birden kapandıysa ve kablo halen bilgisayara takılı gözüküyorsa içinizi bir korku kaplar.

İşte o anda bilgisayarın elektrik kablosunun kendi içindeki bağlantı yerine bakar, oranın ayrıldığını görür, rahatlar ve keyifle birleştirirsiniz.

O an sanki Geleceğe Dönüş filmindeki Dr. Emmet Brown'sınızdır. Yanlışlıkla 1955'e dönen, özel yakıtından kalmayan zaman makinesinin geri yollamak için lazım olan enerjiyi sağlamanın tek yolunun gelecekten gelen bir gazetedeki yıldırımın yaratacağı enerji olduğunu bilip...

(Yukarıdaki uzun cümle ile telef olmayanlar buradan devam edebilirler.)

Buna göre düzeneği hazırladığında, yıldırımın çarpacağı saat kulesi ile zaman makinesi arasındaki iletken kablo ağaca takılınca, cesurca soketinden çıkan ve ikiye ayrılan kabloyu birleştirmiş gibisinizdir, bilgisayar kablosunu yeniden birleştirirken...



Ve tüm bunları olurken halen aynı parça çalıyordur, içinde ve dışında. Aynı yanlış poğaçalar alınıyor, yenmediği için kenarda kalıp vicdan azabı yaratıyor ve bazı arkadaşların ikinci adının baş harfi ilk adının tamamı ile birleştiğinde borcam çağrışımı yapabiliyordur, birinci tekil şahıs algısından ziyade.

Son dönemlerde daraldığımda en rahatlatıcı cümle, "Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler"di. Bu cümlenin yarattığı rahatlık hissine rağmen, gerçek hayatta bunu besleyecek gelişmeler olmayınca şüpheye düştüm. Acaba ben görelim mevlam neyler derken yanlış kodlama yapıyor, "Görelim, Mevlam, neyler" gibi vurguluyorum da mevlam da neyleyim, bildiğin gibi deyip gerçek niyetim farkındalık dışı mı kalıyordu?

Oysa ben bu kaydırma hakkımı lise dönemimdeki tercihlerimde kullanmıştım.

Ayrıca milletvekili olamamak, bu ihanet cenderesinde, duvarlarından, çatısından bile daha fazla milli beklentiye girdiğimiz yerde gayet iyidir ve parti ismini içinde barındıran cümleler kurma zorunluluğu büyük ölçüde ortadan kalkar.

Boncuk. Bir anda, çok alışık olmadığın bir hissiyatla ağızdan çıkan kelime. Acaba anlamı ne?

Yanıtı belki de rüzgarda savruluyordur da yazın saat 15.09'da Ankara'da da olsan rüzgarın burada işi ne?

Yazılması ve yapılması gereken onca, hatta yüzce iş varken yazar koltuğu yine Misilleme Kurşunkalem'e bırakılır, tıpkı sınava hazırlanırken her dersi bir miktar çalışman gerektiği yerde sürekli Geometri çözmek gibi.

Tabii burada yazar koltuğunu işgal eden kitapların buyur geç sen diyen naif tavrını da görmezden gelmemeli.

Demeyeyim, eşi dostu kırmayayım diyorum ama 24 Haziran gecesi yaşananlardan ve yaşanması gerekip de yaşanmayanlardan sonra susamıyorum:

Seçmenini o gece yüzüstü ortada bırakan, sonra onun için endişelenen ve onu savunmak için "Normalde böyle bir şey yapmaz. Yaptıysa mutlaka başına bir şey gelmiş olmalı." eksenli ihtimalleri ortaya atanları şizofren ilan eden Muharrem İnce'den büyük adam, dava insanı ve umut yaratıp arkasından koşmak ile AKP müritlerinin Erdoğan'a olan sağlıksız bağlılık anlayışı arasında bir fark yoktur. İlla umudu başka bir yerde ya da başka birisinde arayacaksanız kendinize cansız bir put yaratın. En azından ne yapıp ne yapmayacağı, yapamayacağı daha belirgin olduğu gibi bunun savunması da daha kolay olur. En azından kendinize bu iyiliği yapın. (Bunları yazdığım için üzgünüm Hakkı, Mert ve Seda'nur.)

Bu cümleleri kurarken olması gereken ama olmayan öfke = bir zamanlar etrafında dolandığında bile sesiyle seni çıldırtan sineğin şimdi üzerine konduğundaki tepkisizlik hali.

Yoksa ben farkında olmadan büyük resmi mi gördüm, bozdum? O zaman Assss... Por...Ça değil de çe olsa daha uyumlu olurdu ama, neyse.

En az üç parçaya ayrılmışlık hissini milli bir sır gibi saklarken içimde, cinneti kanıksamışlıktan mütevellit rehavetin etkisindeyim. Üstelik popüler, sol gürünümlü etnikçi-neoliberal dergilerde yazmadığım için halen devleti temsil ettiği sanılıp da devletin elini öpenlere lanet yağdırırken devlete küfür etmek ve karşı olmak zorunda değilim. Hele devlete katil deyip o devletten maaş alacak kadar omurgasız, onursuz, haysiyetsiz, karaktersiz hiç değilim. Her şeye rağmen devlet benim, benim devletim. Ben, devletim. Devletten tecrit edilmek istense de, er ya da geç dönülecek nokta benim.

Ama biliyorum, İnce gibilerden her şeye rağmen sempatik profil yaratan sosyal medya ve o sosyal ağda balık olan lümpen tayfa, o tip kan emici ve tutarsızlık abidelerinden de devrimci yaratıp pazarlayabilir, pek âlâ da ona müşteri bulabilir.

Aaa, söylemeyi unuttum.

Partilerüstü mevzi çok güzel. Siz de gelsenize?

...

Misilleme Kurşunkalem yazılarına sızan siyaset, sağ kolda başlayan karıncalanma ve alerjiye bağlı kaşınma kadar rahatsız edici.

Oysa ben sadece bir kere o tarz bir boncuk demiştim, kıyamadığımdan.

Kötü çeviri tabiriyle "Bir şeyler ters gitti"ğinden tekrar yineleyip işimi sağlama almak istiyorum:

"Görelimmevlamneyler, neylerse güzel eyler."

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
8 TEMMUZ 2018 1550
CUMHURİYET'İN ANKARA'SI, EN KARASI.

7 Temmuz 2018 Cumartesi

SİMGE'SEL ENİŞTELER EKSENİNDE HAYAT MUHAKEMESİ ve ARYA - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Sana baktıkça tatlım, Rus ruletinde kaybetmenin acısı gibi bir acı duyuyorum"

[ Dodo Donor, Can Çekişmenin İcapları ]


***

Var olanın bazı duyguların yokluğunun acısı kötü de. Var olması gereken duyguların olmadığı hissizlik duygusunun eksikliği daha fena. Çünkü kader yazında Zeki Demirkubuz etkisi hissediyorsan, bu durum hayattan her şeye rağmen beklentileri olan insanlar için fazlasıyla tedirgin edicidir.

Her şeyi yapman gerekirken hiçbir şey yapmama isteğinden güç bela sıyrılıp klavyeye ulaşır Misilleme Kurşunkalem(Bir arkadaşın "o zaman dans" şeklinde; anlattığın bir meseleye "o zaman Misilleme Kurşunkalem" demesinin de ruh çağırıcı bir etkisi vardır elbette). Ülke yanıyorken bilgisayarın donuyordur ve hayat seni çalıştığın yerden aklına gelmeyecek sorularla sınıyordur.

Birisi ya da birileri tam seni motive edecek olacak olur olduğu an da kaybolur. (Zaten hep öyle olmaz mı?)

Ben bir gün birisiyle rakı içmeyi çok istemiştim. Sonra her rakı içişimde rakının tadı bana başka geldi. Sonra oturdum bir yere. Yanımdaki kalktı, başka birisi oturdu. Rakı içti. O da bana başka geldi. Ama ah bu kendini kanıtlamak zorunda hissetmekle ben buyum arasına hamak yapmışlık ve salmışlık. Ve dans. Tabii alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak. Hiç sormayın, insanın en yoğun dönemlerine ne çok gereksiz anı birikmişliği vardır ve en olmayacak zamana en güzel anlar sıkışır Metrobüse doluşur gibi de ne olduğunu anlayamadan, hazzını bile alamadan ellerinin arasından kayar birçok şey. Şans. Ya da sızlık.

Ceketler, şanslılar ve şanssızlar olarak ikiye ayrılır. Şanslı olanlar güzel'e temas eder, sarar, yol boyu, imkanlar dahilinde. Oysa artık güzele dair her şey muallaktır. Belirsiz ve silik.

Yazının bu aşamasında üstündeki çıkarılır. Çünkü iklimle alakalı alakasız göğüs kafesin yine sana iki beden dar gelir.

Oysa bonibonun kapağından çıkan ğ harfini görünce anlamalıydın bazı şeylere büyük anlamlar yüklememen gerektiğini

ve kabile yönetemeyecek adamlar, ülkemin tepemde.

Devletime katil diyenler mecliste. Maaşı da küstahlıkları da benim vergilerimle.

Üstelik Atatürk'ün partisi ile "after party"ı birbirinden ayıramayanların desteğiyle.

Ve bir yanda da partizanlar, eleştirdikleri kişi tarafından yönlendirildiklerinin farkında olma ihtimalleri? Boşversene!

Bir gün birisi gelecekti, ben de şehri süsleyecektim. Ki o zamanlar şehrin belediye başkanı, kuzenimin tabiriyle sosyal medyada yaşayan bir kanser hücresiydi.

Ve başka kanser hücreleri, zindanlara atılan birçok vatanseveri bizden aldı, birçoğunu ameliyat masasına yatırdı, halen de yatırmakta!

Sonra o belediye başkanı dinazorlar tarafından görevinden alındı.

Sonra beklenen kimse gelmedi, gelen beklenmeyen bir etki yaratmadı beklentilerin dibe vurduğu yerde beklentilerle gelse bile.

Kimisinin gözünde hiç, kimisinin gözünde çok, kimisinin gözünde yok ve kimisinin gözünde 26'sın.

Uzun süre sonra yediğin ufak şeker parçasının dişinde yarattığı tarifsiz acı ve bu duruma isyanının sonuca etki etmeyecek olmasının yılgınlığındasın.

Masanın altındaki enkazdan kaç kitap çıkar bilmem ama artık Sencer abinin romanını okuyup ona dönüş yapmalısın yoksa onun yüzüne bakamayacaksın.

Yarım saniyede tanıdık gelecek gözlerden 4. saniyede kaçtın, hatırladın mı? Sırf bir zamanlar sekiz saniye baktığın gözler seni 10 yerinden vurduğu için ki şairin de dediği gibi bir adam o vakit bir şehri tam 16 yerinden terk etmişti, sonrasında dünya acayipleşmiş ve birileri Kevser olmayan kişilere Kevser diye o kadar çok hitap etmişti ki sen Kevser dediğinde Kevser olmayan kişi bile buyrun benim demişti. İşte herkesin benliğini kaybedip dönüştüğü kişi olduğuna ikna edilmeye çalıştığı tuhaf ve aşağılık bir dönemden geçiyoruz ve iyilerin kazanmasına dair emareler bugünlerde pek silik.

ÇB'yi zor zapt ediyorum, siyasete dair hiçbir şey yazmak istemediği gibi sessizliğe bürünmek istiyor da toplumsal kaygısı onu pamuk ipliği ile uçurumun kıyısında tutuyor.

Sonra düğün, sonra masa, sonra dans, sonra yolculuk ve iftiranın olmadığı yerde istifra, sonrası? Muamma.

Omuzlarındaki yükler, bir de omuzlarına çivilenmiş olmasa.

Oysa bizdik,
kumandayı yanımızda götüren,
izlediğimiz çizgi filme bağlılığımızdan
çocukken
su içmeye gittiğimizde mutfağa,
buna rağmen döndüğümüzde hiçbir şey olmasa bile bazı şeyleri eskisi gibi ve yerli yerinde bulamayan.

Tam o anda içimden yükseldi bir ses,
birisine şiirler yazabilirdin ama
dedi
ama şu Koray Aydın...
bana hiç güvenilir gelmiyor,
bu konuda etrafını bir uyarsana.

İçinin içini yemesi demek ki gerçekte böyle bir şey.

İçindeki sıkışmışlıktan sana en yakın geleceği için en yakınında duran kitabın sayfalarını karıştırdın ve fosforlu kalemle çizdiğin sayfalardan birisini seçtin(Yazar Murat Menteş, Alper Canıgüz değil. Ve Dublörün Dilemması, bunca meseleden sonra Korkma Ben Varım değil. Çünkü ben yokum. Ki konumuz eminim ki bu değil.)

"İltifatlar içinde hakikate en yakın duranlar belki de aynı zamanda bir itiraf olanlardan ziyade, sır olarak verilenlerdir.
(...)
Ferruh Ferman hayatını bana devrediyordu. Ve anlaşılan o ki, bana devrettiği hayat ona kısa geliyordu."


Ve tam o sırada kendini, hazır ve formda olduğun anda, sahada senden kötü bir sürü oyuncu varken oyuna alınmayan oyuncu gibi hissediyordun.  Konuşsan yanlış anlaşılacak, sussan tanın'lanamayacak gibi bir hissiyat seni ayak bileklerinden etkisiz hale getirmişti. (Hissiyat bu durumda bile naifti, kırık kolunun halen ağrıdığını bildiğinden seni etkisiz hale getirmek için bile ellerini değil de ayaklarını tercih ediyordu.) Konuşma esnasında gayri ihtiyari sarf ettiğinin ve büyük manalar yüklemediğin halde "bu söz senin mi" denecek kadar beğenilen sözlerinden çok daha fazlası vardı ama başka bir yerde keşfedilmeyi bekliyorlardı. Ümit Karan en güzel gollerimi atmadım diyor sen de en güzel şiirlerimi henüz yazmadım diyordun. Belki de her şeyi kurguluyor belki de her şeyi iliğine kadar ama iç dünyanda yaşıyordun. Şarkıda dediği gibi sana hiç değişmeyen şeyler kalıyor ama sen bazı şeyler hiç değişmez derken bunları kastetmiyordun.

Oysa bazı insanlar ukala görünür ama aslında öyle değildir. En azından ukala olsalar da kararında ve kıvamındadır çünkü içi ego takviyeli değildir. Sempatiktir öyle insanlar, sevilir. Bir yanıyla da doğal komiktir, kendisiyle barışık olmanın da etkisiyle.

***

Sıkıntıdan sırtıma arka camında Osmanlı Tuğrası olan Doblo dövmesi yaptırmak istiyorum. Mantıken bu dövmemin en az yadırganacağı yerin mangal alanları olduğunu düşünüyorum. Belki de bir ekolün başlangıcı olur?

Ameliyat sırasında doktorun dalgınlıkla unuttuğu hasta. Belki de halen ameliyat masasında.

Ve ben, o doktor olmasa da kafası yukarıdaki cümledeki kadar güzel bir doktor ile ülke sorunlarını konuşmaya başladım. En son hatırladığım kafalarımız güzeldi ve 90'ların yabancı parçaları eşliğinde herhangi bir oyun planına bağlı kalmayan daireler çiziyorduk. (Arada bazı partner değişimleri de oldu ama o kısımlar şimdi yazı dışı, motivasyonsuzluktan ve belirsizlikten kaynaklı.)

Hehe... Senin ağlamaklı hislerle yazdıklarının toplumda yarattığı tebessüm. Ya da tam tersi. Ağlanacak halimize gülme deyimindeki durumlardan bahsettiğimi sanmıyorum.

Bir şarkının "Bir adamın izine yan" sözüne bayılmış ve o sözü bir bayrak gibi dalgalandırmıştım da iklime rağmen kimse yanmayınca yarıya indirmiştim, ulusal yas kapsamında.

Çünkü Türklere dair ulusal yas, Türkleri içinde barındıran bir ulusal yas, bu siyasi iktidar döneminde sadece iç dünyamızda mümkün.

Ve yine "ve" ve yine ben, yazının sonunu getirme konusunda bir şeylerin sonunu getirememe konusundaki zaafiyetimi yaşıyorum, olağan olmayan şekilde. Okur affetsin.

Oysa Binali Yıldırım kadar mutlu ve neşeli olmak bizlerin de hakkıydı.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
7 TEMMUZ 2018 1759
CUMHURİYET ANKARA'SI

6 Temmuz 2018 Cuma

NE GÜZEL DÜNYANIZ VAR YA! - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Barış Yarkadaş bu akşam(6 Temmuz 2018) katıldığı programda...

Seçim sonrası toplanan CHP PM'de Bülent Tezcan'ın 50 bin sandığa erişimi sağlayamadık dediğini söyledi...

Öncelikle hatırlayalım, 24 Haziran gecesinin kaçaklarından Muharrem İnce ne demişti sonrasında yaptığı açıklamada?

"Sonuca etki eden hile olmadı. Hile olduysa da 10 milyon oyluk bir hile olmadı."

Bu yaklaşımın bir şeylerin hukuksuzluğunu niteliğine göre değil niceliğine göre yorumlayan sakat anlayışına girmiyorum.

Erdoğan'ın kaybedeceğine inanan neredeyse herkesin bunun ancak seçimin ikinci tura kalması ve ikinci turda Erdoğan'ın karşısındaki adayda birleşilmesi ile olacağını düşünürken...

Bunun için de bir milyon civarı oyun yeterli olacağı ortadayken Muharrem İnce'nin bu açıklaması ya gaflet ya da ihanetti.

Şimdi Barış Yarkadaş'ın dediğine bakılırsa CHP o gece 50 bin sandığa, yani 12.500.000 oya ulaşamamış.

Ama İnce'ye göre de, Kaftancıoğlu'na göre de, Tezcan'a göre de seçime etki edecek hile olmamış!

BİR TAKIM SORULAR...

Bir diğer soru da Barış Yarkadaş'a:

Eğer kendisi yeniden milletvekili seçilse bunları söyler miydi?

Yoksa Mansur Yavaş'ın oy kavgası verdiği seçim gecesinde siyasi müttefiği Gürsel Tekin'in yaptığı gibi yapıp Amerika'nın Sesi'ne "Seçime etki edecek hile olmadı" mı derdi?



Peki bu durumun Muharrem İnce'nin kulağına gelmeme ihtimali var mı?

Gücü ancak İsmail Küçükkaya'ya, Fuat Uğur'a yeten İnce'den bu duruma dair tek kelime duyan var mı?

Eğer sisteme kafa tutacak, meydan okuyacak gücünüz, yüreğiniz yoksa tepeden tırnağa cesaret değil, tepeden tırnağa esaretsiniz demektir.

Ve aynı zamanda kavganız fikirsel ve toplumsal değil, bireysel ve koltuk eksenli demektir.

AKP'lilerin Erdoğan'a baktığı şekilde İnce'ye bakmayan herkes de bu gerçeği görür.

Ayrıca içi boş kabadayılığa, açık alanda atıp tutan, kapalı alanlarda kontrol altına alınan profile dair iki cümle:

Bu ülkeye bu tip bir lider bile fazla gelirken ikincisine hiç gerek yok, alan alsın ama biz almayalım.

Başka kapıya!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
7 TEMMUZ 2018



KUDDUSİ OKKIR VE AL BAŞKANLIK VER MUHALEFET... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Kuddusi Okkır.
20 Haziran 2007'de tutuklandı.

Sağlık durumundaki kötüleşme, 18 Nisan 2008'de düzenlenen Psiko-Sosyal Gözlem ve Değerlendirme Raporu ile tespit edildi.

Fakat bu durum görmezden gelindi.

Kendisinin bozulan el yazısıyla "Acilen tedavi olmak istiyorum. Tam teşekküllü hastanede. Arz ederim" cümlelerini yazdığı dilekçesi yok sayıldı.

1 Temmuz 2008'de tahliye edildi.

6 Temmuz 2008'de hayatını kaybetti, öldürüldü!

Davanın iddianamesi Kuddusi Okkır öldükten 8 gün sonra, 14 Temmuz 2008'de açıklandı.

Hakkındaki suçlamaları bile öğrenemeden aramızdan ayrıldı Kuddusi Okkır.

Bu bir siyasi cinayetti.

Kuddusi Okkır'ın infazı, bu toprakların gördüğü en aşağılık örgüt olan FETÖ tarafından yapıldı. Yardım ve yataklık suçu ise siyasi iradeye aitti. Herkes oradaydı!

Kumpas sürecinde şehit edilen tüm vatanseverlerde olduğu gibi.

Ama biz, unutana, unutturmak isteyene, barışmak, uzlaşmak isteyene inat yüreğimizi soğutmayacağız.

Türkiye Cumhuriyeti ve onun kurucu felsefesi ile özdeşleşmiş insanlara ödetilen bedelin hesabını er ya da geç soracağız.

Gerekirse canımız pahasına!

AL BAŞKANLIK VER MUHALEFET
Erdoğan demiş ki "Her CHP'li vatandaşımızı partisinin yönetiminden hesap sormaya davet ediyoruz."
Bunun Türkçesi şu. Erdoğan aslında diyor ki:

"Ben ülkenin çok büyük bir kısmını kutuplaşma ve karşıtlık ekseninde siyaset üzerinden yönetirim.

Bir kısım beni sever, ben ne desem arkasında durur. Çelişkili olsa bile.

Bir kısım da benden nefret eder, ben desem tersini yapar, kime saldırsam onu sahiplenir, destekler.

Bu yüzden de o nefret eden kesimi kontrol etmek ve yönlendirmek de en az beni seven kesimi yönlendirmek kadar kolaydır.

CHP'de seçmen ne yapması gerekiyorsa onu söyleyeyim ki yapmasın. CHP'deki yönetim de kendilerine yönelik eleştirileri "AKP ekmeğine yağ sürmek" diye püskürtsün. Böylece benim kara gün dostum Kılıçdaroğlu da yerinde kalsın."

ALTI ÇİZİLİ CÜMLE

Madımak'ta yakıldık, Başbağlar'da vurulduk. Maşalar farklı olsa da yakan da vuran da aynı el: Emperyalizm.

GÜNÜN SORUSU

Narko-Terör örgütü PKK'nın önemli propaganda aracı HDP'den milletvekili olan Ahmet Şık, TBMM rozetini takmayacakmış.

O zaman "katil" dediğin ve Meclis'inin rozetini de reddettiğin devletin maaşını da alma?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
6 TEMMUZ 2018