31 Mayıs 2018 Perşembe

OK'TAKİ ÇENTİK, MUTEDİL DEVLETÇİLİK. YANİ KEMALİST MODEL...



İlk defa bir CHP yöneticisinin devletçilik ilkesindeki çentiği fark edip, bunun anlamını anlayıp, savunduğunu gördüm.

Hazır birisi devletçilik okundaki çentikten bahsetmişken biz de o çentiğin derinine inelim.

Devletçilik okundaki çentik, Medeni Bilgiler kitabında da "Mutedil(ılımlı) devletçilik" olarak geçer. Devlet kapitalizmini reddeder, aynı şekilde liberal ekonomik anlayışı da. Özel sektör ile devleti "uzlaşabilir" ve "uzlaşması gereken" olarak değerlendirir. Devlet, ulusal çıkarları zedelememesi şartıyla özel sektörü destekler. Fakat devlet için hayati önemli olan ya da özel sektör açısından kar yapmayacağından tercih edilebilir olmayan sektörlerde sorumluluk alır, uygulayıcıdır. Ülke için yeni bir alan açılacaksa ve özel sektör bu konuda çekingense bu konuda öncü olur, yine belirtilen çerçevede bu alan olgunlaştıktan sonra bunu özel sektöre devredip başka ihtiyaca ağırlık verir. (Zaten sosyal devlet olmak da bunu gerektirir.) (Bu yaklaşım, Kemalist model; ekonomik literatürde "Solidarist Korporatizm" olarak da geçer.)

Ve de özel sektör ile devlet arasındaki oranı(Misal yüzde 60 devlet yüzde 40 özel sektör) sabit tutmaz, dönemin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre ülkeyi yöneten kadro belirlemelidir der.

Başka hiçbir ekonomi modeline benzemez, bizzat Kemalist yönetim tarafından 5 yıllık kalkınma planı ile uygulanmış ve başarılı olmuştur. Öncesinde gelişmekte olan ve gelişmemiş 3. Dünya ülkelerinin kalkınmasında Marksizmin alternatifi olarak kabul edilen bu ekonomi modeli, Neoliberalizmin çöküşü ile beraber tüm dünya ülkeleri için bir alternatif haline gelmiştir. Çin ekonomisinde de bu modelden esintiler görürüz.

Bu aşamada ünlü Fransız hukukçu ve Siyaset Bilimci Prof. Maurice Duverger'in 1963 basımlı "Le Kemalizme" kitabındaki bir paragrafı anımsamakta fayda var:

“Kemalizm, Moskova ve Pekin’in etkisinde kalmamış az gelişmiş ülkelerde, doğrudan ya da dolaylı çok yönlü sonuçlar uyandırmıştır. Kemalizm, Kuzey Amerika (ABD) ve Batı Avrupa rejimlerinde bulunmayan nitelikleriyle, Marksizmin gerçekten alternatifidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, Batı demokrasisi karşısında, saptadıkları yetersizliklere çözüm getiren, Kemalist modeli tercih edebilirler."

Mutedil devletçilik anlayışının sosyalist modele, serbest piyasaya, liberalizme bakışı da bizzat Atatürk'ün dilinden şu şekilde açıklanır:

“Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, on dokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi... Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.”

İdeoloji demek, ekonomi demektir...

Bizlerin de bahsettiği, savunduğu ve "Sosyalist" ve "Liberal" modelden farklı, kendine "has" olan ve eskimesi gerektiği halde dünyadaki ekonomik gelişmelerle her geçen gün daha güncel hale gelen Üçüncü Yol'u, Kemalist modeli, işte bu yol ve modeldir...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
31 MAYIS 2018

27 Mayıs 2018 Pazar

DEDEKTÖR VE SELLEKTÖR - ULUS ATAY




"Bizi yüzeysellikten alıkoyan kişi olarak düşmanımız, kurtarıcımızdır."
[ HADIK ANDREAS, 1711-1791, İkna Repertuarı ]

***

Uzun bir süre sonra yine ben, Piyade Er Ulus Atay, Mersin.

Beni pek fazla kişi bilmez, bilenlerin de çoğu unutmuş olabilir. Peki ben yazıyorsam anormal bir durum var mıdır, vardır.

Misilleme Kurşunkalem size pek yansıtmıyor, paylaşmıyor ama bu ara fazla yazıyor. Yazdığı kadar da içinde yaşıyor. İçinde yaşadığını yazıyor ama anlık hissetmelerle uzun süreli hissetmemeler arasında kaldığından belki de çok fazla yazmaması gereken dönemde yazıyor. Ya da belki de tam tersi en çok yazması gereken dönemde yazıyor. Kendisi, -benim görüşüm- nitelikli savruluyor.  Emin değilim. Fakat umarım hedefleri kartondan değildir. Öyleyse cephanesini boşa harcıyor. Nasıl da fena, kimselere de belli etmeden savruluyor. Uzun ve virgüllü cümleler kurarken bir gün nokta koydu cümleye. Sonra onun için her an her şey eskisi gibi olabilecek izlenimi verdi ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Gol olmayacağına inanırken şut çekmeye devam ediyor, kendince, kendine göre.Yani kendisine sorduğumuzda aldığımı cevap bu şekilde. Kader var mı yok mu onu sorguluyor. Yine işaret, cesaret avında, bir mucize olsa kendince, bir inansa, kaderin varlığından emin olsa içi rahata kavuşacak. (Hem sınavı kolay değil hem de istediği sorudan başlayamamayı kendisine baskı ve kısıtlama olarak algılıyor). Yani çok yazıyor ama az yaşıyor. Korkum, ya az yaşarken çok sanıp da bu yüzden çok yazıyorsa? Yanılıyorsa? Şarkı listesinde yasaklanmış ne çok şarkı vardı bir zamanlar. Şimdi yasaklarını kaldırıyor ama aynı hazzı da etkiyi de yaratmıyor bazı şeyler.

Dostlarından birisini en azından kısa ve orta vadede kaybetti. (Belki de başka iki tanesiyle dostluk bağını temelli kaybetti.) Yanlış anlaşılmaya kurban gitti. O dostuyla bir yüz yüze gelse hep şunu demek istiyordu: "Bana bir şeyleri söylüyorsun içimdeki sıkışmışlıktan kurtulmak için ama senin de içindeki öfkeyi kusmanın bir yolunu bulman lazım. Yoksa bu öfke seni yer bitirir, tüketir, içinde iyiye ve güzele dair ne varsa sömürür. "

Bunu demeye fırsat bulamadan o öfkenin yakıcı alevlerine maruz kaldı Misilleme Kurşunkalem. Kendince çok lafı yuttu, geleceğe dair onarılabilsin diye bir şeyler ve kitabın arasına yazılan not da başına eklenen cümleler de yerli yerinde.

Misilleme'ye yurt dışından kart atan arkadaşı oldu. Bir de yanında sütlü çikolata da getirmiş ki sık sık söyledi, öyle güzelini hiç yememiş. Aynı yurt dışında vatansızlıktan değil de iklimsel nedenlerle üşüyen ama denizcileşmeyi Kemalistlerin ülkesinde, Türkiye'de bırakan başka bir arkadaşı belki o çikolatadan getirir. Olmadı Tallinn ve Terbiye Kuruluna gerekli dilekçeyi yazar, şikayette bulunuruz.

Misilleme'nin de halka halka sevi çemberleri var. Sıralı birinci halka:
Ortak arkadaşımız Ayçe ablası var. Bu ara biraz ihmal ettiği. Selma annesi var her fırsatta sığındığı, Fulya'sı var onun kalemine en çok inananların başında gelen. Bir de Kevser, kendisine her gün sapladığı bıçakları çıkarırsa çok daha rahat nefes alacak olan. Kapalı ve de Göbükspor diye de iki arkadaşı var ama Göbükspor'dan yazılarını hafiften saklıyor gibi. Belki de bir zamanlar bazı şeyleri çok inanarak yazdı, olmadı, hevesi karardı.

Heveste kararti var, bu gelen gidecek midur?

Midur demişken, Rize doğumlu pek çok insanla tanıştı bu ara, bunun bir anlamı var mı diye sorguluyor.  Aslında ben, yani Ulus Atay, başka şeyler yazılmasın diye kağıdı kalemi meşgul ediyorum.

ÇB'ye gelince, o bu ara çok dertli, çünkü yine bir seçim dönemi ve yine birçok insan aklını terk eyledi, tek hücreli gibi siyasi tercih yapmaya çalışıyor. Emperyalizmden esirgedikleri tepkiyi emperyalizmin tehlikelerini gösteren kişilere boca ediyorlar ve ÇB de üzerine düşeni fazlasıyla alıyor. Laflara maruz kalmak o kadar üzmüyor da "Bu kadar kolay oyuna gelen, kandırıldığının bile farkında olmayan ve bu aşamada da başkalarını kandırılmakla suçlayan kişiler daha ne kadar kandırılacak?" kaygısı onu daha fazla yıpratıyor. Bugün bir abisi meseleyi çok iyi özetlemiş, işte bu! demişti o da:

"Aselsan satılıyor mu?
Nasıl satarsınız nasıl?
Millet çıldırıyor, görmüyor musunuz?
İktidar-muhalefet, aynı merkezin kontrolünde...
Çaresiz bırakılan ve giderek gerçeklik algısını yitirmiş, analiz yetisi kaybolmuş, sadece etki-tepki prensibiyle hareket eden bir halk!
GÜNEŞE BIRAKILMIŞ YAĞ GİBİ YAVAŞ YAVAŞ ERİYORUZ!
DURUN ARTIK!"


Sözde vatanına sahip çıkan kişiler farkında olmadan CHP'nin tepesine indirilen işgalcilere etten duvar örmeseler, bu yaptıklarıyla aslında eleştirdikleri siyasi iktidara can suyu verdiklerini fark etseler, desteklerini çekseler bile yıkılacak kumdan ve camdan kaleler. Tuzla buz olacak. Önce sahte muhalefet, sahte muhalefet dayanağını kaybettiğinde iktidar. Siyasetle ilgilenmesi yasak olan, pek ilgisi de olmayan asker ben bile bunları görebiliyorum.

ÇB, kitabıma odaklanacağım ve gündemle ilgilenmeyeceğim dediğinden beri erken seçim kararı alındı, Orta Doğu'da Üçüncü Dünya Savaşı'nın temelleri atılıyor. Bu dönemde yaşamasa, "keşke o dönemi gün gün takip edebilseydim" demeyeceğinden emin olsa dönecek sırtını da, biz kime sırtımızı dönebildik bugüne kadar, yapmamız gerekenler vicdanımızca sıralandığında?

Misilleme Kurşunkalem eliyle 27 Mayıs yaptığı yerden çok çok uzakta. Eliyle 27 Mayıs yaparken etiketlenenle ve Misilleme'den çok çok uzakta olanla etkilenmedim etiketlendim diyen muhtemelen yan yana, umarım cehennemin dibine iki ayrı direk olmuşlardır yine yan yana. Çünkü bazen canavarlar kazanır. Bundan bir tık sonrası seri katil soğukkanlılığı ki bak o çok yakında. ÇB 27 Mayıs'ı anıyor, tamamen her şeyiyle olmasa da kazanımlarının farkında, diğer iki askeri müdahale ile 27 Mayıs'ın eş tutulmasına dayanamıyor, 27 Mayıs'ın gericilere yarattığı rahatsızlığı gördüğünden ısrarla 27 Mayıs'ın altını çiziyor, dostlarını arayıp bayramlarını kutluyor.

Bazı gecelerde Misilleme, elleri bağlanmışken sosyal demokrasiye maruz kalmış Kemalizm gibi huzursuz oluyor. Diyor bir çözün elimi, saldırıyorsa yine saldırsın ama şartlar eşit olsun yeter ki.

Türk ne zaman eşit şartlarda savaştı, o hakka sahip olabildi ki diyor ÇB, akla savaşta saldırılmayacak nakliye gemileriyle savaşa asker taşıyan İngilizler geliyor. Ve buna rağmen bu topraklarda önderi Mustafa Kemal Paşa oldukça kısa süreli tepe, mevzi kaybetse de savaş kaybetmedi diye de ekliyor acımtırak bir tebessümle.

Sempatiklik mi güzellik mi diye soruyor Misilleme ve kendisi yanıtlıyor, "Sempatiklik. Çünkü o içinde kendine has ve belki de telli bir güzellik barındırıyor."

Lan!


Bunlar benim yazıma mı sızıyor? Dediğim anda bir komutanıyla görüşüyor Ulus, yani ben. Meğer sızıntı bizmişiz kendi ordumuzda, baksana beş kişiden dördü onlardan çıktı ki daha içeride varlar deyince daha da acılaşıyor tebessüm, üstüne bir kat da kaçak durgunluk çıkıyor.  Oysa şimdilerde birileri ya cehaletten ya ihanetten soru çalarak silah arkadaşına yapılan ihanete susarak üniforma giyene bile Harbiyeli diyor. Oysa CHP'nin seçim bildirgesinde -ki buna biz modern Sevr de diyebiliriz- tek kelime FETÖ geçmiyor. Ne kadar da Atatürkçü bir yönetim değil mi?

27 Mayıs'ta çok fazla şey yazmak istiyordu hem Misilleme hem ÇB, ama ikisine de farklı konularda ket vuran bir şeyler olacaktı ve bir yazar ve yazarlar, yumuşak karınlarını açığa verip yazmamalı. Yıkanmak, arınmak için her seferde fırsat, yıkandığından daha fazla arınmalı insan ve aynı hataları tekrar tekrar yapmamalı.

Okuyucu sana söylüyorum; Misilleme ve ÇB, mavi tikler sizde yanmalı.

Enseyi de karartmayın, endişe etmeyin. Onlar gayet iyiler. Mesele, olduklarından daha farklı anlam yaratacak şeyleri kağıtla buluşturmamaya özen göstermemeleri. Çünkü evrenin sana verdiği bir silah, yetenek, asla kötüye kullanılmamalı, kontrolsüzce de savrulmamalı. Türk demek töre demek, adalet demek. Güç, adalete kafa tutmamalı. Belki gerçekten doğru zaman vardır ve mevla gerçekten göreceğiz ne eyler ve ne eylerse güzel eyler.
(Aslında kötüye kullandıkları da yok ama yine de eşeği sağlam kazığa bağlamalı.)

Yoksa veya aksi halde ha 150, ha 160, ha 175, ne fark eder?

Yaşayıp göreceğiz. Ya da yaşamayıp.

Ben yine gidiyorum, çünkü Göbükspor yemeği hazırladı ve sofraya gitmediğim her saniye için eminim bana sövüyor.

ULUS ATAY
27 MAYIS 2018 2322
KKTC CEBECİ KIŞLASI

18 Mayıs 2018 Cuma

"THE SÜREÇ" VE ADAYLARIN SINAVI - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Cumhurbaşkanı Danışmanı İlnur Çevik, "Bölge insanı Türkiye'nin sert hareketinden rahatsız oldu. Hatta MHP ile ittifaktan da çok mutlu değiller. Seçimlerden sonra yeniden çözüm süreci olabilir." demiş.

Bölge halkına dair atılan iddianın gerçek olup olmadığına, bu açıklama ile MHP'nin itibarının, ağırlığının durumuna ve TSK'nin nasıl zor durumda bırakıldığına girmeyeceğim.


Yazının esas konusuna sora sora ilerleyelim yine...

Çözüm süreci denen şey, ülkede ayrışmanın ayyuka çıktığı, hukukun ayaklar altına alındığı, Narko-Terör örgütü PKK'nın hendekler kazıp yığınaklar yaptığı, mayınlar döşediği, bu sebeple sonrasında yüzlerce askerimizi şehit verdiğimiz...

Ve de bu süreç işleyebilsin diye kumpas davalardan referanduma kadar bu duruma karşı çıkacak her unsurun "operasyon"a maruz kalma sebebi değil mi?

Sırf bu "the süreç" tıkır tıkır işleyebilsin diye vatansever sanık, teröristler tanık yapılmadı mı?

Yapıldı.

Bu açıklamasının bir yanıyla ciddi bir rahatsızlık yaratacağını bilmiyor mu İlnur Çevik?

Biliyor.

Buna rağmen bu açıklamayı hangi nedenlerle rahatlıkla yapabiliyor?

Bunun başlıca iki sebebi var.

Birincisi, bu açıklama ile belli bir kitlenin AKP'de kalmasını ya da AKP'ye oy vermesini sağlamak.

İkincisi, bu açıklamaların rahatsızlık yaratacağı seçmenin başkan adaylarının da gündelik çıkar ve oy kaygısıyla çözüm sürecinin ne olacağını belirtemeyeceğini, buna cesurca karşı çıkamayacağını, hatta aksine bu tarz bir süreci destekleyeceklerini biliyor, İnce ve Akşener'in bu şekilde yaklaşacağını düşünüyor olmaları.


Meral Akşener'i de Muharrem İnce'yi de görelim.

Bakalım, hangi aday bu açıklamaya açıktan tepki gösterebilecek, hem de içini doldurarak.

Vatan hassasiyeti yüksek ve nitelikli olan seçmen için bu konuya gösterilecek ya da gösterilemeyecek tavır, adaylar için en önemli sınavlardan biri.

Bekleyip görelim...

Parti bayrağına Kayı boyu simgesini, tamgasını koyan Meral Akşener mi yoksa "her şey Türkiye'yi sevmekten ibaret" diyen Muharrem İnce mi Türkiye'nin çözülmesi ve bölünmesi anlamına gelen "the süreç"e açıktan karşı çıkacak, çıkabilecek, tüm gündelik hesap ve çıkarlara rağmen...

Bu sınavı önemli ve belirleyici kılan başka bir husus ise bu konudaki tavrın emperyalizmin Türkiye'deki çıkarlarını ve doğal olarak desteğini reddetmek, emperyalizmi karşısına almak, anti emperyalist duruş sergilemek anlamı taşıyacak olması.

Bu aşamada seçmenin adayları üzerindeki baskısı da önemli bir etken olacaktır...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
18 MAYIS 2018

13 Mayıs 2018 Pazar

KALEM, PIRILTI, SANDALYE VE BİR MİKTAR "TEHLİKELİ OYUNLAR" - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




"Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum."


                                                                                    [Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay]

***

Bataryası ölü olduğu için kablosu takılı olmadan çalışmayan bilgisayarımın kablosunu sağlama almak için dokunmamla temassızlık sonucu bilgisayarımın kapanması bir oldu. Üstelik kabloyu çıkacağı değil gireceği yöne doğru iteklemiştim. Bazen öyle olur. Neyi çok istersen tam tersi olur. Bu Murphy de büyük işsiz birisi sanırım.

Yarım kalan yazılarla yarım kalan kitap çalışmalarının arasından parmak ucunda yürüyerek geçiyorum. İnsanın hayatında hiçbir şeyden keyif al(a)madığı anlar vardır. Bende bu evreler genelde kısadır ama hatırı sayılı tahribat yaratır.

İçimde çağlayan bir şeyler yok artık, farkındayım. Belki de bu seneki şampiyonluk yarışı şampiyonluğa en yakın takımın taraftarlarını da fazlasıyla yıpratmıştır?

- Fazlasıyla.

Cennetin cenneti vadedesi yoktur, potansiyelinden bağımsız, hatta ihanet edercesine kendine. Benim de zaten kendi cehennemine müdahale etmekte tereddüt edene kalıcı katkı sağlanmayacağını bilecek kadar yaşanmışlığım var. En azından mevcut ahval ve şerait içinde. Mevsimaydınlık değildir bunda Ankara'daki yalnızlığın daha doğrusu soğukluğun payı vardır. İçin ayrı bir üşür son günlerde ama bunun vatansızlıkla bir alakası yoktur çok şükür. Devlet ile hükümet ayrımını yapamayanların da, hükümet üzerinden Türk devletinin varlığına ve kurucu değerlerine saldırılarını, nefretlerini meşrulaştırmaya çalışanlar için de çıkmaz sokaktır bu kalemden çıkanlar. Bir hainin deyimiyle "Başka kapıya!" Ve bu kalem, kısa vadede sarsıldığı olsa da uzun vadede durması gereken yeri bilmiştir. Orada dur uyarılarının pişmanlığı, git kelimesinin gereksiz vurgusuna yüklenenlerin sırtında. Polemik kaygısından istiklâl-i tam.

 Coğrafi haritamda beklentinin sıfır noktasındayım. Nokta çok kayalık, herkesin kafasına bir şey gelebilir, ama kurt yaşlı, ve puslu havalara aşina, yediği ayazın hafızasını yanında taşıyarak yürür, her daim, bazen belli etmese de.

***

"İnsan, bir yere saplandığı sırada kendini nasıl idare eder acaba? Bir şeylerle uğraşıyormuş gibi görünür herhalde. "

                                                                                    [Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay]


***


Kalmasını istediğim bir dost, can, bir etkinlik duyurusuna dair paylaşımına iliştirdi cümleyi, onun cümleye yüklediği anlamlardan çok daha bağımsız ilham oldu kapıları tekmeyle açtı cümle; "Bugün burada olmalıydın."

Sonra sordum kendime, en son ne zaman olmam gereken yerde oldum? En son kim, olması gereken yerde oldu? Durdu? Daha tehlikelisi, en son kim olmaması gereken yerde oldu, daha yakıcısı, en son kim olmaması gereken yerde kaldı?

Hataların süresi, hataları tercihlere evirir. Yargı, böyle durumlarda iyi niyet hali indirimini ortadan kaldırır, haklıdır. Hakkıdır.(Melis'in goncası olan değil.)
Ve tüm bunlardan bağımsız köklü bir kulüp, Galatasaray'la oynadıkları maçta "Cimbom kümeye" dedikten 3 yıl sonra ikinci kez küme düşüyor. Fakat benim meseleyi "Galatasaray'la uğraşanın çocuğu olmaz." eksenine çekesim yok.(En azından bu yazıda.) Bu kulüp, şehrinin Suriyeli akınıyla, yanlış dış politikanın sınıra yakın olması yüzünden kendisinde daha yakıcı etki yaratmasıyla bu hale geliyor ve bugün yapılan başkan seçiminde iki aday da aynı sayıda oy alınca sonucu yazı tura belirliyor, işte tam da o anda birisi "ya dik gelirse" diyor, insanın o an, bu insanın bu kaygısına, kaygısındaki ciddiyete odaklanası geliyor. Kimse saçmalama bile demiyor. Belki de insanın özlem duyduğu, tam da böyle bir haleti ruhiyedir. Merak ediyorum, o adam, bu akşam yemeğine ne yiyor?

...

Yarım kalan ve tamamlanmayı bekleyen yazıların kaynakçaları bilgisayarda en az 40 pencerelik yer kaplar. Yıllardır format yüzü görmeyen bilgisayarda bu durum "ağır" bir etki yaratır ve sadece bir word dosyasının açılması 26 dakika sürebilir. Belki de bilgisayarın bu Milli Mücadele dönemi kağnısı performansı yazdıklarıma milli ve büyük anlamlar yüklememde pay sahibidir. En azından ben, yaptığım bir işte engellerle karşılaştığımda, bedel ödediğimde yaptığım ve yazdığım şeyin doğru olduğuna dair daha güçlü hissiyat içinde oluyorum. Sizde de öyle olmuyor mu?

Telefondan karışık liste müzik dinlerken parçayı değiştirmek için yazı sırasında eline aldığında telefonu, sayfaların kapanması ile anlarsın o telefonu oraya koyma sebebini, "kullanacağın sayfa kaybolmasın diye." Allahtan böyle durumlarda olayın acısına odaklanma lüksünü kendimde görmüyorum da sayfayı yeniden bulma derdine düşüyorum. Parmak güneşi gösterdiğinde güneşe değil de parmağa bakmakla ömür mü geçer?

Öyle ya, bir zamanlar bazı sayfaları hızlı hızlı geçerdim bazı kitaplarda, konuya dair algılamadığım ama duyguya dair olanlardı onlar. Şimdi o eklediğim sayfaları daha da hızlı geçiyorum, bu sadece bir sonuç. Peki ya çözüm mü?

Bunun yanıtı bende değil. Varsa eğer kader, nasiptir. Yoksa da hass... Neyse. Tanıdığım bir Kadir varsa şu hayatta, o da İngiltere'de kendi ruhunu ve benliğini sevdiği şairlerle muhafaza etme derdindedir. Eminim.

Umarım içimdeki kasvet, odamdaki perdelerle alakalıdır ve umarım dünyada içeri perdesi olup, ışığı içeri verip dışarıdan içeriyi göstermeyen perdeler de vardır. Tanrım, lütfen...

Böyle anlarda insan ışığı açmayı hesap edemez. Edemeyebilir. Akıl tutulması yaşayabilir. Öyle bağlanır insanın aklı. Ama bu tutulmalar, süresini uzattıkça, fark edildiğinde desteklendikçe karaktere nakış gibi işlenir, bu nakışlar kimisinin hayata tutunmasını engeller kimisinde de tişörte desen olur, televizyon örtüsü olarak eskisi kadar tercih edilmediği yerde. Ve hepsi artık dünde kalmıştır, çünkü öyle olması gerekmektedir, doğrusu budur vs.

Ankara'da dengesizleşti yine iklimler. Belki İklim'in insani şartlarda çalış(a)mıyor olmasındandır?

Peki bir editör, boşluk tuşuna basmayı bilmeyen bir yazarın kitaplarıyla sınanır mı? Sınanır, belli anlarda yan odadır. Hayır, o ben değilim. Çok kişilikli olmam demek hepsinin farklı odalarda olmasına anlamını içinde barındırmaz.

(bir şairden esinleneyim)

- Hem hevesim daha yeni kaçtı, fazla uzağa gitmiş olamaz!

"Pazar ve Ertesi" parçasından payıma bu kez "zorlanır gülümsemem"e kadar olan kısım düşüyor. Üstelik insan, sabahları uyku sarhoşu bazı konuşmaların içinde bulunmalı, sonra kendisine yollanan video-cevaplardaki manayı fark ettiğinde tanıdığı öğretmenlerin birçoğu (olmasa bile en az biri) derse girmiş oluyor, arkadaşları ile buluştuktan sonra.

"O lelli".

Eğer elimde Oğuz Atay kitabı görürseniz gördüğünüz yerde indirin beni ya da ne bileyim kitabı elimden bırakmama ikna edin beni. Ama siz siz olun, Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar okurken sakin önsözleri okumayın, sonunu bildiğiniz filmi izler tatsızlıkta okumak istemiyorsanız onları.

Yazarın finali yazacak mecali ya da ilhamı bulamadığı yerde devreye giren alıntıları seviyorum:

"Mektubumuz, karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır. Derlenip toparlanması, içimizin derlenip toparlanmasına bağlıdır. Biraz daha zamana ihtiyacımız vardır. Acele edelim beyler!"

                                                                                              [Aynı kitap, aynı yazar.]
MİSİLLEME KURŞUNKALEM
13 MAYIS 2018 2218




BİR RİCA... VE BİRAZ EMPATİ...

Amacım popüler tabirle kesinlikle "duyar kasmak" değil...

Fakat birçok insan annesini kaybetmişken, bir çok anne kendisine anne diyecek evladını kaybetmişken sosyal medya üzerinden anneler günü kutlamak ya da bunun paylaşımını yapmak bana çok doğru gelmiyor.

Düşünün, hesabınızdan annenizle paylaşım yapıyorsunuz ve bunu listenizde bir hafta önce annesini kaybeden biri var. Ne hisseder? Siz o kişinin yerinde olsanız ne hissedersiniz?

"Sevgililer gününde sevgilisi olmayanı da düşünün" demiyoruz, "anne"den bahsediyoruz.

Biz biraz mutlu olacağız diye birilerinin acılarını bu kadar deşmeye hakkımız var mı?

Şöyle düşünün.

Evdesiniz, evde anneniz ve annesini yakın zamanda kaybetmiş, acısı taze bir arkadaşınız var. Onun yanında annenizin anneler gününü kutlar mısınız? Kutlamazsınız. En azından onun yanında.

O zaman sosyal medya üzerinden bunu neden yapıyoruz?

Yapmasak ne kaybederiz...

Bilinçli ya da bilinçsiz bu kadar ben merkezli olmasak mı...

Bunları da daha geçen seneye kadar aynı şekilde anneler günü paylaşımı yapan birisi olarak yazıyorum.

Annesi hayatta olan tabii ki gitsin, anneler gününü kutlasın. Ama bunu sosyal medyadan yapmasak olmaz mı?

Başka bir şeyden bahsetmiyoruz, anne diyoruz. Annenize duyduğunuz sevgiden annesizliğin yaratacağı tahribatı kestirmeniz de kolay.



ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
13 MAYIS 2018

6 Mayıs 2018 Pazar

OMURGASIZ SİYASİ ANLAYIŞTA DAKİKA BİR



Birileri çok fazla havaya girdiği için ses çıkarmayalım, susup bekleyelim diyoruz ama öyle saçma sapan açıklamalar yapılıyor ki susacak olsak savunduğumuz değerlere ihanet edecek gibi hissediyoruz.

Türkiye'de 40 yıldır Narko-terör örgütü PKK ile değil de Kürt kökenli yurttaşlarla çatışma varmış.

Bunu söyleyen kim?

CHP'nin birilerine göre "Atatürkçü" başkan adayı Muharrem İnce.

Hem de bunu nereye söylüyor?

BBC Türkçe'ye.

Ne güzel değil mi?

Ve de ne kadar manidar.

Bu kadar kötü bir açıklamadan daha kötü olansa Muharrem İnce'nin Kürt kökenli yurttaşlarla PKK'lı teröristlerin ayrımını yapabileceği halde sırf oy kaygısıyla toplumsal ayrışmaya katkı sunması.

Söylemleriyle emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmesi.

Bugün siyasetle uğraşmayacak olsa bizimle aynı masada aynı sözleri söyleyecek kişinin "oryantal" siyaset anlayışı, omurgasızlığı.

BBC'nin bu röportajı manşete taşıma şekli ise gayet net:

"CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce: Kürt meselesini samimiyetle, parlamentoda çözeceğiz."

Aynı röportajda şu cümleyi de kuruyor İnce:

"Bunu bir, samimiyetle çözeceğiz. İki, parlamentoda çözeceğiz. Üç, yalan söylemeyerek çözeceğiz. Dört, cesur adımlarla çözeceğiz."

Keşke "tepeden tırnağa cesaret"ine şimdiden başlasa da biz de bilsek bu "cesur" adımları.

Röportajında siyasetin ilke işinden, yalnız kalınacak olsa da doğru olanın yapılmasından dem vuran İnce; terörün arkasındaki emperyal desteği bilmiyor mu?

Biliyor.

Buna rağmen ilkeli ve doğru olanı yalnız kalma pahasına da olsa söyleme, yapma iddiasında olan Bay "Tepeden tırnağa cesaret", neden bu meseleden bahsederken bu konuda tek kelime edemiyor?

...

Yine değerlerinle, kaygılarınla ve korkularının yarattığı esnekliğin suistimal edilmesi üzerinden sınanıyorsun CHP seçmeni...

Yuttukların ya da yutmadıkların, sustukların ya da susmadıkların, susmayacakların, susmaman gerekenler kendi adayının bazı sözleri söyleyebilme cesaretinde belirleyici unsur olacak.

Lütfen anla artık; çantada keklik seçmen algısı yarattığın sürece kimse senin kırmızı çizgilerini önemsemeyecek.

Adaylık, vekillik durumlarında soluğu BBC, Amerikanın Sesi gibi yayın kuruluşlarında alan, onların düşüncelerine hizmet eden açıklamalar yapmak için sıraya giren siyasetçilerin her partide filizlendiği ve kendini solcu, sosyalist, Atatürkçü olarak pazarlayabildiği yerde biz bundan tam 34 yıl önce aynı BBC Türkçe'ye Uğur Mumcu'nun yaptığı anımsayalım; özlem ve saygıyla:


"Bizde sosyalist oldunuz mu, mutlaka ya Sovyetler'in adamı olacaksın, ya Çin'in adamı olacaksın. Veya kapitalist oldunuz mu, Washington'un, CIA'nın adamı olacaksınız. Bunlar dünyadaki sistemler. Buna yakınlık da duyulabilir, nefret de duyulabilir. Ama bir insan kendi ülkesinin devrimcisi olmalı. Benim görüşüm bu. Ulusal bağımsız sol! Ben sosyalist eğilimliyim, işçi sınıfının, emekçi sınıf ve tabakaların demokratik yollarla iktidara gelmesini istiyorum. Bu görüşümden hiç ama hiç vazgeçmedim. Ama öte yandan da, Türkiye'de, bir, Kürtçülük, iki, silahlı eylemclik, üç, yurt dışına bağımlı sosyalizm, yani benim "kançılarya sosyalizmi" dediğim TKP'cilik... Bunlara da karşı çıkıyorum. Ve Türkiye solunu da, bunların engellediğini sanıyorum."


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
6 MAYIS 2018