26 Ağustos 2018 Pazar

BÜYÜK TAARRUZ SAAT KAÇTA BAŞLADI? - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

Bazen herhangi bir konuya dair çok derine indiğinizde yüzeysel bir konu gözden kaçabiliyor. Dün gece bir dostumun sorusu, Büyük Taarruz'a dair bir "muallaklığı" fark etmemi sağladı. Sorusu şuydu: "Büyük Taarruz 04.30'daki topçu atışı ile başlamışken, Kurtuluş(1994) filminde neden saat 05.30 olarak gösteriliyor? TRT yapımcılarının tarih bilmezliği mi?" Kurtuluş serisinin senaristi Turgut Özakman ki kendisi bu alandaki en bilgili kişilerden birisi. Bunun üzerine bu alana hakim ve kitaplığımda da kitapları olan kişilerin "Büyük Taarruz kaçta başladı" sorusuna verdikleri yanıtları araştırdığımda iş daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şöyle ki: Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk'ta(1927) "Saat sabah 05.30'da topçu ateşimizle taarruz başladı." diyor. Atatürk döneminin lise Tarih(1931) kitabı, dördüncü cildinde "Sabahleyin beş buçukta gittikçe şiddetlenen yoğun topçu ateşiyle büyük saldırı başladı." diyor. Büyük Taarruz'da 1. Kolordu Komutanı olan Orgenaral İzzeddin Çalışlar, "İzzeddin Çalışlar'ın Anılarıyla Gün Gün, Saat Saat İstiklal Harbinde Batı Cephesi"(1932) kitabında, Büyük Taarruz'a dair kendisinin orduya yazdığı 26 Ağustos 1922, 05.30 tarihli raporda, "Karanlık sebebiyle taarruza ancak saat 05.00'te girişilmiştir." diyor. Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali(1963) ikilemesinin ikinci cildinde, "Taarruz, 26 Ağustos 1922 Cumartesi günü sabah saat 4.30'da topçu ateşi ile başladı." diyor. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam(1964) üçlemesinin ikinci cildinde, "Gün ağarırken saat 4.30'da topçunun tanzim ateşi başladı. 5.30'a kadar devam etti." diyor. Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan(1967) beşlemesinin beşinci cildinde, "26 Ağustos sabahı saat dördü çeyrek geçiyordu, ki birdenbire dağı taşı dolduran sessizliği bir tek topun gürültüsü yırtıp paramparça etti. İlk mermiyi atan on buçukluk bir obüstü" diyor. Sinan Meydan da Sözcü gazetesinde yayımlanan 28 Ağustos 2017 tarihli "Ne muazzam zaferdi o Büyük Taarruz" başlıklı yazısında "Türk topçusu, saat 04.30'da ateşe başladı. Ateş 5.30'a kadar sürdü." diyor. *** Alıntılardan da anlaşılacağı üzere Büyük Taarruz'un başlama saati üzerine ağız birliği söz konusu değil. (Bir de, bazı kaynaklarda Büyük Taarruz'un saatinin 04.30 olarak belirlenip, hava şartlarından ötürü 05.30'a ertelendiği iddiası var. Fakat bu iddia ile ilgili elimde bir kaynak yok. Bu tarz bir kaynağa sahip olan kişi de bunu bana ulaştırırsa araştırmaya katkı sağlamış olur.) Burada Nutuk'u ve resmi Tarih kitabını baz almak gerekiyor belki de ama Büyük Taarruz'da 1. Kolordu Komutanı olan kişinin raporu en sıcağı sıcağına bilgi pozisyonunda ve o da Nutuk ve Tarih kitaplarından başka bir saat söylüyor?
Okudukça netleşmesi gereken konu, okudukça bulanıklaşıyor. Sahi, kaçta başladı Büyük Taarruz? 04.15? 04.30? 05.00? 05.30? Ve bu bilgi farklılığının sebebi nedir? TÜRK SUBAYI GİBİ YAŞAMAK VE ÖLMEK
"Yarım saatte size o mevzileri almak için söz verdiğim halde sözümü tutamamış olduğumdan dolayı yaşayamam."
Albay Reşat Çiğiltepe(Mustafa Kemal'e yazdığı mektuptan)27 Ağustos 1922

27 Ağustos günü saat 08.00 sularında Erkmentepe'nin düşmesi ile Çiğiltepe'nin alınması büyük önem kazandı. Mustafa Kemal Paşa Albay Reşat Beyi aradı,
"Niçin hedefinize varamadınız?" dedi, bunun üzerine Albay Reşat Bey, "Yarım saat sonra hedefe ulaşacağını" söyledi.

Yarım saat sonra Mustafa Kemal Paşa aradığında Reşat Bey değil, onun bıraktığı mektubu vardı.


Mektupta da yazının başındaki cümle.


O gün 17.30 civarında Çiğiltepe alındı...


Ve yine o gün, Albay Reşat Bey,
Reşat Çiğiltepe oldu...

Sonsuz saygı ve minnetle...



RİCA


26 Ağustos 1071'i Türklerin Anadolu'ya "ilk" girişi olarak kutlayacağınıza hiç kutlamayın, emperyalizmin Türkleri Anadolu'da işgalci gören "Anatolia" tezine daha az katkı sağlamış olursunuz.
SON SÖZ  Birilerinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak 1071'i Türklerin Anadolu'ya ilk girişi sandığı, algılatmaya çalıştığı yerde...  Yine birilerinin, Büyük Taarruz'u ve onun Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk'ü yok saymak için Malazgirt zaferini -üstelik ümmi bir anlayışla yorumlayıp özünden kopararak- paravan yapmaya çalıştığı yerde son sözü Mustafa Önsel'e bırakalım:

"Öncelikle ifade edeyim ki Alparslan da, Mustafa Kemal de bizimdir.


Ağustoslar üzerinden bile bizi bölmeye çalışanlar hainin kare köküdür.


Ayrıca ifade edelim ki, Türkler, genel bilginin ötesinde Anadolu coğrafyasına çok önceleri Kimerlerle, İskitlerle, Kıpçaklarla gelmişlerdir.

Erzurum ve Beşiktaş'ta ortaya çıkan kalıntılar bunun en son örnekleridir...


Bugün Urartu kalıntılarını inceleyen arkeologlar onların da en azından Orta Asya orijinli olduğunu ifade ediyorlar...


Özet; 10
71 Oğuz boyunun Anadolu'ya girişidir.

Zafer Bayramımız kutlu olsun!"
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
26 AĞUSTOS 2018

25 Ağustos 2018 Cumartesi

AYRILIKÇI MUHALEFET İSTİYOR BİR GÖZ, SİYASİ İKTİDAR VERİYOR İKİ GÖZ - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR


En başından söyleyelim, PKK bir terör örgütüdür, HDP de onun vitrinidir. PKK'dan ayrı bir yapı olmadığı gibi böyle bir isteği de yoktur, aksine bu durumdan memnun olduğunu belirten açıklamaları ve tavırları da ortadadır.

Türkiye'de terörle ilişkisi olan, teröre yardım ve yataklık suçunu işleyen kim varsa derhal hukuki işlem yapılmalıdır.

Fakat hukuki anlamda haklı olduğun yerde hukuk dışı davranmak, şiddete başvurmak sadece suçluya meşru zemin ve mağduriyet alanı açar.

Cumartesi anneleri meselesinde de olan budur.

Oradaki hiçkimse ile asla aynı görüşte olduğumu düşünmüyorum.

Ayrıca "Cumartesi Anneleri"nin kayıp çocuklarının azımsanmayacak bir kısmının da "Örgüt içi infaz" kapsamında PKK tarafından öldürüldüğünü ya da alıkonulduğunu düşünüyorum.

Eğer o anneler ve kitle içerisinde terör örgütü ile ilişkisi olan, suç işleyen insanlar varsa derhal işlem yapılmalı.

(Tabii o anneler içinde terör örgütü ile ilişkisi ve gönül bağı olmayanlar da bu eylemin terör örgütü propagandasına dönüşmesine karşı çıkmalı(ydı).)

Şeffaf biçimde.
Ama bunun yerine hem AKP'nin kendi militan kitlesini daha diri tutacak hem de HDPKK kanadına istediği "mağduriyet alanı"nı verecek şiddet unsuru tercih edilmekte.

PKK'nın ve onun "iyi polisi"ni bile oynayamayan uzantısı HDP'nin bu tarz sert müdahalelerden rahatsız olduğunu düşünmek için Plüton'da falan yaşamak gerekiyor.

Bu cümleyi garipseyenler için bir örnek ile anlatayım...

Hakim bir abim anlattı:

"Çağdaş, terör ile ilgili davalara da biz bakıyoruz. Ve o davaların neredeyse tamamını takip eden Sezgin Tanrıkulu ve bazı HDP vekilleri var. Bir de Almanların ağırlıkta olduğu yabancı kişiler.
Gençlerin karıştığı bir eylemde tutukluluk halinin devam etmesini gerektirecek durum olmayınca tutuksuz yargılama kararı verdik, hukuk çerçevesinde ve doğal olarak. Ve o vekiller aksi yönde bir karara kendilerini o kadar hazırlamışlardı ki, biz tahliye kararı verince yüzleri düştü, hayal kırıklığına uğradılar."

***

Eğer elinde hukuki güç varsa ve hukuken haklı olduğun konuda hukuk dışı bir tavır takınıyorsan, ya sosyolojik durumu göremeyecek kadar gözün dönmüştür...

Ya da sosyolojiyi çok iyi bildiğinden, derdin şiddet üzerinden hem kendi kitleni hem de karşı kitleyi diri tutmak, bu vesileyle de kendi yerini sağlamlaştırmaktır, "Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek" suçunu alenen işleme pahasına.

Yıllardır yaşadığımız gelişmeler, birilerinin sosyoloji bilmemek bir yana, sosyolojiyi silah olarak kullanabilecek kadar iyi bildiğini gösteriyor, kendi yerlerini sağlamlaştırmak için, toplumsal ayrışmayı körükleyerek.

***

Türkiye bir dükkansa bu bizim dükkanımız. Dükkana giren ve etrafı dağıtan file de, o file meşru saldırı hakkı verecek gayri hukuki duruma da sessiz kalamayız.

Bizim, siyasi iraden de, siyasi iradenin belirlediği ve siyasi iradenin Cumhuriyet kazanımları karşıtlığı konusunda doğal müttefiki olan sahte muhalif kesimden de, muhalif kesimi bahane ederek siyasi iradeye eklemlenen sözde muhalif, sözde Atatürkçü kesimden de farkımız bu.

Kalbe değil, akla hitap etmek. Bazen kalbimize ve gönlümüzden geçenlere rağmen.

Ve yazının sonunda; Cumartesi Anneleri meselesinde de görüldüğü gibi, terör örgütü tarafından kullanılan bir eylemde, eylemin içindeki hukuksuzluktan bahsederken terör örgütüne net bir şekilde tavır koymamanın da terör örgütü propagandasına destek vermek anlamına geleceğini belirtmekte, vurgulamakta fayda var.

İŞGAL ALTINDAKİ CUMHURİYET VE UYGULAMALI ÖRNEK

Yazının sonunda "
Cumartesi Anneleri meselesinde de görüldüğü gibi, terör örgütü tarafından kullanılan bir eylemde, eylemin içindeki hukuksuzluktan bahsederken terör örgütüne net bir şekilde tavır koymamanın da terör örgütü propagandasına destek vermek anlamına geleceğini belirtmekte, vurgulamakta fayda var." demiş ve yazıyı sonlandırmayı düşünmüştüm.
Fakat, yönetimi gayri hukuki biçimde işgal altında olan Cumhuriyet gazetesinin bugünkü(25.08.2018) manşeti de bu bahsettiğim durumun uygulamalı örneği olmuş. Bu yüzden o manşeti de yazıda paylaşmakta fayda var.

Tabii işin içinde HDP-PKK'ya gereken tavrı koyamamak da olduğundan, birileri bu duruma da Ahmet Altan'ın gazetede yazması kadar tepki gösterir mi, bilinmez... Göreceğiz...
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
25 AĞUSTOS 2018

23 Ağustos 2018 Perşembe

SİSTEMDE KARŞILIĞI OLMAYAN GECE MESAİSİ - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Bu kadar kağıt beni açık eder mi sanıyorsun?"

[ Yeditepe İstanbul ]

***

Vallahi geri geldi...

-Kim?

Kim olacak, o kafa, hunili olan, renk renk.

Akşamüstü çok sevdiğim bir abimle konuşurken ona son günlerde Hira'da gibiyim, yalnız ve düşün düşün üstüne binmiş halde derken biraz daha ilerleyen saatte(saatlerde bile değil) vahiy gibi geldi o eski Misilleme Kurşunkalem modu, zamansız gelince ikram edecek bir şey bulamadım, onun da pek kalası yok, dedim bari, yazılaştırayım. Çünkü bazen elden sadece bu gelir.

Hafife almayın, yazılaştırmak önemlidir, Doğu ne çektiyse azımsanmayacak ölçüde bundan çekti. Yani Doğu, ne çektiyse kendisinin cehaleti kadar Batı'nın mekanikliğinden, emperyalizminden çekti. Türk ise her ikisinden çekti. Oysa olay bu "ara dayağı" kıvamına hiç gelmemeliydi. Yakışmadı.

Hafife almayın yazılaştırmak önemlidir demişken, okuduğum bir kitapta ne güzel anlatmıştı güzel bir insan bu durumun önemini, 
kendileriyle alakasız yazılanları oynamak zorunda bırakılmak suretiyle önemini kavrayamayanların önemini kavrayanlar tarafından nasıl hedef haline geldiğini ve Yeditepe İstanbul'daki Önem karakteri de bu durum kadar olmasa da hem senaryo hem de edebi anlamda gayet önemliydi, ancak Önem'in önem sırasında ve bu paragraftaki yeri, dar açısının da etkisiyle yazılaşma üzerine o güzel insanın alıntısına dönmek istiyorum (çünkü yine yazmak istediğim konu yazı içindeki hakimiyetini kaybetmeye başlıyor ve biraz daha paylaşabileceğim meşru zeminin menkul cümlesine gelemezsem eğer yüksek bir yere çıkıp hayıııır diye bağıracağım ve saat kaç olursa olsun en azından bu konuda bağırmakta haklıyım): 

“Tarih, açıkça gösteriyor ki tarihsel olayları saptamak ve gelecek kuşaklara aktarmak bakımından Batı ile Doğu birbirinden ayrı yöntemler seçmişlerdir. Bu konuda Batı dünyası “Kaydi (kaydedici, kayda geçirici)”, Doğu dünyası da “Hafızavi (belleğine güvenip akılda tutucu ve zamanı gelince bellekten aktarıcı)” yönteme itibar etmişlerdir. Böyle olunca da Doğu, kendi tarihini bile, her gördüğünü hemen kayda geçiren, belgeleyen, yazılı belgeler geliştiren Batılı tarihçilerden öğrenmek zorunda kalmıştır. Doğal olarak birçok saptırmaları, gerçek dışı beyanları sineye çekme pahasına...”

Gerçi güzel bir insanın konuya dair güzel bir alıntısı da demişken güzel insanın hayatta olduğu ve kitabında bahsettiği şeyleri basınla paylaştığı dönemde en az onun kadar güzel bir insan o dönem canlı yayına bağlanmış, bu insanın, anlattığı kadar güzel bir insan olmadığını iddia etmiş, o güzel insanın söylediği kadar güzel bir insan olmadığını iddia eden insan da en az o insan kadar güzelken ilk bahsettiğim güzel insanın kitabının ön sözünü yazan insanın da en az bu iki insan kadar güzel insan olmasıyla hem ortalık hem kafam iyice karışmıştı ki ben güzel insanın yazmanın önemine dair sözünü yazarken yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi cümlesinde güzel sevmenin fiziken güzel olan birini sevmek değil de birisini güzel sevmek olduğunu çok sonradan anlamıştım, muhtemelen bir gün kendimden hiç beklemediğim kadar güzel sevince, sevebilince birini ama eskide kaldı tabii, hayır, güzel sevmek ya da sevebilme(k) potansiyeli değil, biri-leri.

Çünkü sen, yani ben, birçok rengi sevmediğini anlayarak yaşarken bir rengi sevdiğini anladığında renkten çok rengi geçici olarak üstünde taşıyan, hatta kendisi renkmiş gibi gösterirken aslında o rengi aksesuar yapanı doğru sanmıştın ve durumu kabullenmek de senin asıl sevginin öz'e, renge; aracılara değil amaca olduğunu anlaman da kolay olmamıştı. Bir de hayatın sevmediğin renklerden ibaret olduğunu sandığın yılları düşün, hatta kendini renk körü sandığın ama sandığından daha kapsamlı bir hastalık hali. Sen taa oralardan geldin, yüreğinin yol-yordam ve kavram yorgunu olmasından doğal ne var? Belki de tam da bunu anladığın anda yeniden doğdun, ne diyelim, nice yıllara, çünkü geriye dönüp baktığında artık kısmen de olsa diyebilirsin, "yaşadım"!

Belki de Doğu insanı kötü günler yaşadı genelde, bu sebeple de hiçbir şeyi kaydetmek içinden gelmedi, sonra da olayın bu noktaya geleceğini kestiremedi ve düşünsene -vallahi bu diyeceğim de konuyla doğrudan olmasa da alakalı-, bugün Doğu insanı, olumsuz bir dönemden bahsederken "Orta Çağ karanlığı gibi" diyebiliyor, bu tabire kendi hayat terminolojisinde yer açabiliyor, çünkü bilmiyor Batı için karanlık olan o dönemin kendisi için aydınlık olduğunu.

İnsan, bu konuların dibine vurduğu anda hem kalbi, hem aklı, daha da önemlisi hunisi bir olan ablası ile konuşurken düşünmeden edemiyor:

Her üç yurttaşından en az ikisinin en azından hayatının bir döneminde pilot olabildiği yerde Türk Hava Kuvvetleri neden tüm alanlarda alanının en iyisi değil?

Neyse, en azından Eski Türkiye'de olduğu gibi Kurban Bayramı kapsamında kurban derisi toplama hakkı yeniden ve sadece Türk Hava Kurumunda, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmek deyiminde kastedilenin kurban derisi olduğunu öğrendiğin yerde bu konu çok sevimli gelmiyor olsa bile, güzel gelişme.

Ki ben, birilerinin çalma listelerine otomatik eklenen ve listedeki ahengi bozan parçalardan birisi olsam, utancımdan yerin dibine girerdim, istemsiz böyle listelerin içine girip rahatsızlık verdiğim yerde ama zamane şarkı ve şarkıcılarında bu hassasiyet neredeee, çünkü birileri onların akıllarına fısıldadı her şeyi en bilen bir ifadeyle, "reklamın iyisi kötüsü olmaz" diye.

Bu kez biraz da saatin 04.30 olmasının etkisiyle sormak istiyorum, bu cümleler arasındaki pamuk ipliği görünümlü çelik halatlarını tek görebilen ben miyim yine?

Her neyse.

Bir gün insanlık, bir gün de olsa insan olmayı ya da olmamayı başarabilecek, eğer bunu başardığı ya da başarmadığı günde kendinde kalıtsal değişiklikler yapar ya da bu evrene benden büyük zararlı tür yok, o zaman çakayım kibrit suyunu köküme! derse, ne mutlu.

Ama bu olmazsa, insan denen canlı, ikisinden birisini de demezse, bazı parçalar diyelim video sitesi tarafından mevcut parçalara benzer bulunduğundan "Bak sen bunu da seversin o zaman" gereksiz samimiyeti ve öngörüsü(zlüğü) ile -ki ona sorsan belki de bu düşüncelilik buna böyle yaklaşmak düşüncesizlik, iyiliğin yaramaması tarzı bir kuşak farkı iletişim sorununun tezahürü ve dışavurumu- listene eklenmeye devam ederse yine tolere edilebilir bir nebze de, lütfen şarkı öncesi reklamları için sadece Darüşşafaka duyuruları tercih edilsin, katkı sağlansın, destek verilsin.

Şarkı önü reklamlarında vıcık vıcık Türkçe pop koymak nedir, bunlar da kulak, ayıptır be!

***

Yani konuyla alakalı ve alakasız ama hem,

"Bıraktım, bıraktım vallahi
Senin yolun bayırlı
Dikenli teller aşsam
Araziler mayınlı"


hem de

"Ben düşerim kalkarım da
Eyvallahım yok yine
Sana darılmadım takılma küçük şeylere
Yandım söndüm kendi kendime".


Kaptan gibi diyor Emir Can İğrek, yukarıdaki dizeleri de kayığının içine alarak ve bence iki durumda da haklı olma ihtimali yüksek, yaşamadığı şeyi yazmayacak bir profil çizerken bunları yazdığına, söylediğine göre.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
24 AĞUSTOS 2018 0518




ALTANGİLLER, CUMHURİYET VE "PAPULAS'IN ASKERLERİ" - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

 
Ahmet Altan yeni kitabının tanıtım yazısını işgal altındaki Cumhuriyet gazetesine yazmış.

Yani, Cumhuriyet gazetesinin yönetimini gayri hukuki bir şekilde yaklaşık 5 yıldır işgal eden ve yolun sonuna gelen ekip, FETÖ'nün yayın organlarından Taraf'ın Genel Yayın Yönetmeni olan bu "çok hücreli"ye gazetenin sayfalarını açmış.

Üstelik bu yazıyı Uğur Mumcu'nun doğum günü olan günde yayınlıyor gazete yönetimi, geçmişin rövanşını alırcasına, duyurusu da Uğur Mumcu'nun doğum günü haberinin hemen altında.

Şaşırdık mı?

Hayır.

***
Sakarya Meydan Muharebesinin yıl dönümünde Kurtuluş dizisini izleyenlerin de iyi bileceği bir tarihi anektodu aktaralım.

2. İnönü Zaferi sonrasında Türk Ordusu, düşünülen ama içeride ve dışarıda birçok kişinin ihtimal vermediği taarruz öncesinde ordunun düşman askerine ezdirilmemesi, yıpranmaması, yaralarını sarması ve güç toplaması için Sakarya'nın doğusuna doğru çekilir. Türk Ordusuna, Türk Ordusu kuvvetlenmeden saldırı yapılmasının mecburi olduğunu düşünen Yunan tarafı taarruz hazırlıklarına başlar. Planları şöyledir; taarruza geçecekler, cepheyi yaracaklar, Ankara'ya kadar da ova olduğu için eğer Türk cephesi yarılırsa Türklerin Ankara'ya kadar tutunacak, mevzilenecek yeri kalmayacağından cephenin yarılması taarruzun başarılı olması anlamına gelecek.

İlk dalgada istediklerine ulaştıklarını da sanırlar, başarılı olduklarına da ama orada Mustafa Kemal Atatürk'ün dehası devreye girer ve Başkomutan, "Hattı Müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh da bütün vatandır" diyerek belki de tarihte eşi benzeri olmayan bir askeri taktiği uygulatır.

Bunun anlamı şudur, cephe yarıldığında tüm mevzi geri çekilmez, cephe yarılması gibi bir durum olmaz, ordu bir km geriye çekilir, buraya mevzilenir, sonra yine geriye, sonra gerekirse yine geriye.

Yunan Genelkurmay Başkanı General Papulas durumu anlar, Ankara'ya kadar yaklaşık her 500 metre, 1 km arasında Türk mevzisi ile karşılaşılacağını ve Anadolu'nun Yunan Ordusu için onları yutacak bir bataklığa dönüşeceğini...

Sonun başlangıcıdır artık ve çare de kalmamıştır. Yenilgi kaçınılmazdır.

Papulas düşünceli bir şekilde karargahında otururken yanına Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Stratigos gelir, Populas'ı askerlerin "zafer" eğlencesine davet etmek için. Populas Stratigos'a otur der ve durumu anlatır.

Stratigos sanılanın aksi olan gerçekleri öğrenince tam bir yıkım yaşar ve hemen durumu askerlere bildirmeye gitmek için müsaade ister, dur der Populas. Ve ekler, "Yarın zaten durumu öğrenecekler, bırakalım da bari bugün zafer hülyasıyla eğlensinler."

Önce Yunan saldırısı püskürtülür. Yunan Ordusunun saldırı direncinin kırıldığı yerde de karşı saldırıya geçilir, Zafer artık Türklerindir ve "sadece savunma yapar, taarruz yapamaz" denen Türk Ordusu bu taarruzla 238 yıllık geri çekilme sürecini de sonlandırmış olur.

***
Cumhuriyet gazetesini işgal eden ekip, en son Yargıtay'ın da onayladığı kararın ne demek olduğunun farkında.

Kaybettiler ve gitmek zorundalar. Ayak sürümeleri de bir yere kadar ve boşa...

Kaleminin mürekkebini masum insanların kanından tedarik eden birisinin o gazetede yazması, o gazetede yazabilmesi, Anadolu rüyası biten Yunan Ordusunun çekilirken gerçekleştirdiği insanlık dışı saldırılardan farksız.

Can yakıcı ama istediklerini almaya yeterli değil.

Tutunmalarını sağlamalarına da...

Ve son günlerinde gazetede at koşturanlar da, bu tarz gelişmelerden mutlu olanlar da "Populas'ın Askerleri"nden farksız.

O yüzden bırakın eğlensinler, nasıl olsa biz yolun sonuna geldiklerinin farkındayız ve "
Populas"ları da...

En azından Cumhuriyet gazetesi konusunda, davasında, inanan ki "Hacıanesti, gel de orduları kurtar" diyeceğimiz günler hiç uzakta değil.
Bunlar son oyunlar, son demler.

Bırakın oynasınlar, kendilerine yakışır, yaraşır biçimde.

Bırakın...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
23 AĞUSTOS 2018

(Konunun çok dağılmaması ve esas meseleden sapmaması için 2. İnönü Zaferi ile Sakarya Meydan Muharebesi arasındaki zaman diliminde gerçekleştirilen Kütahya ve Eskişehir Savaşlarına yer verilmemiştir.)

12 Ağustos 2018 Pazar

24 HAZİRAN'IN SONUÇLARI, AKŞENER VE HANGİ GEMİ? - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim:

24 Haziran gecesine ve sonrasına rağmen Muharrem İnce ya da Meral Akşener'i desteklemek, onlara bel bağlamak, "24 Haziran'da ben yeterince aptal yerine konulmadım, daha büyük bir yıkım yaşamak istiyorum." demektir.

Kimse kendini kandırmasın.

Ve Akşener ile devam edelim...

AKŞENER

Meral Akşener, 24 Haziran'dan sonra dibe vurmuşken istifa restini çekti.

Eğer bu rest, onun geri dönmesini sağlayacak kuvvetli desteği oluşturmayacak olsaydı, demokratik bir tavır gösteren lider algısıyla kazanan olacaktı. Resti kitlesel destek sağlarsa da yine demokratik tavır gösteren lider algısıyla bu kez kaosu fırsata çevirecek ve süreçten güçlenerek çıkacaktı.


İstifadan hemen sonra birileri çıkıp tüm delegelerin adayı Akşener'dir dedi. Pek farkına varılmadı ama burada yetki gaspı yapıldı. Akşener'in değişmesi gerektiğini düşünen bir delege de olsa yüz delege de olsa.

Bu çıkış, Akşener'e yönelik haklı sebeplerle eleştiri yöneltecek kişilerin sesini yükseltme şansını da elinden aldı çünkü bunu yapmak demek hain ilan edilmek ve linç edilmek anlamı taşıyacaktı.

Akşener, İnce'den daha başarısız olduğu bir evreyi İnce'den çok daha akıllıca yürüttü. Bunda İnce'nin ve ekibinin stratejik yetersizliğinin ve kriz yönetme kapasitesinin çok olmamasının, İnce ve ekibinin "oyun kurucu" nitelikte olmamasından ötürü "oyuna gelen" olmasının da payı büyük elbette.

AKŞENER'İN BUNDAN SONRAKİ ÇİZGİSİ...

Akşener'in 24 Haziran'dan önce HDP'yi siyasi parti kabul etmediği noktadan terminolojisine "Kürt siyasi hareketi"ni ekleyen, meşrulaştıran çizgiye evrildiğini gördük.

Bundan sonraki süreçte hem emperyalizme hem de AKP seçmenine Erdoğan'ın, AKP'nin alternatifi benim mesajı verecektir ki hem Trump'a tepki veriyor gibi olan hem de iletişim ve yapıcılık barındıran tavır ve şartlı da olsa iktidara destek çağrısı bunun göstergesi.

Evet, şahsen neredeyse hiç inanmamakla birlikte halen partisel çözüme inananların açısından bakacak olursak, partisel düzlemde AKP ancak AKP seçmeninden de oy alacak "merkez sağ"ı da kapsayan bir anlayışa sahip parti ile yıkılabilir. Yani yıkan o parti olmasa da yıkılacak hale böyle bir parti getirir.

Tabii bu anti emperyalist bir tavırla olduğunda milli bir anlam taşıyabilir.

Emperyalizme göz kırptıktan sonra 2001 AKP'sinden ne farkın kalır? Malum, öyle başlayan malum filmin devamını bildiğimiz gibi artık tahammülümüz kalmadığı halde de gelişme bölümündeki kötü gelişmeler bitmediği için filmin sonuna bir türlü gelememekteyiz.

Milli anlamda "tutmayan" bir filmin ikincisinin çekilmesine izin vermemeli. Hele iyi niyetli yorumlarla destek hiç vermemeli.

AYRICA...
Son zamanlarda oluşumumuz ve internet gazetemizin adı, Kemalizmi de konumladığımız yer olan Üçüncü Yol ismi pek revaçtayken vurgulayalım:

Biz dış politikada da Üçüncü Yol derken; ne Atlantik ne de Avrasya bloğunun güdümüne girmeden, tam bağımsızlık şiarıyla denge politikasıyla dünyanın çok kutuplu halinden faydalanmayı, tabii bunu yaparken de komşuluk olgusunun jeopolitik avantajının da etkisiyle bölgesel işbirliklerine öncelik vermeyi kastediyor ve savunuyoruz. Kıblesi ve "tek yol"u Atlantik olanların üçüncü yol "paravanları" ile bizi bir tutmayın. Kesinlikle aynı şeylerden bahsetmiyor, aynı yolda yürümüyoruz.

GEMİ MESELESİNE DAİR KISA VE ÖZ

1919'dan beri gemide olan biziz, kürek çeken de. Ve er ya da geç boğulanlar, aynı gemideyiz şarkısı söylerken bile halka kan kusturup yandaşlarının vergi borçlarını sıfırlayanlar olacak. Belki biz çok su yutacağız fırtınalarda ama boğulan siz olacaksınız. Bunu da yazın bir kenara.

YAZI SONU TEBESSÜMÜ, ÖZÜMÜZÜ ANIMSA(T)MA ADINA

Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu, Timur'a ait 3 adet yakut kaplamalı kılıçlardan birisini Atatürk'e, birisini İnönü'ye, birisini de İzmir'e ilk giren subay olduğundan Yüzbaşı Şerafettin'e hediye olarak gönderiyor ve böylece Ziya Gökalp'in dizesi gerçekleşmiş oluyor ki etkilenmemek elde değil:
"Mezarından atan sana kılıç uzattı."

Bu dizenin geçtiği dörtlüğü hatırlamakta fayda var, ders alınmadığında tarihin tekerrür ettiğini bir kez daha fark etmek için:

Düşman yine öz yurduna el attı, 
Mezarından Ata'n kılıç uzattı, 
Yürü diyor, hakkı zulüm kanattı, 
Attilâ'nın oğlusun sen unutma!


Kapanışı yine Ulu Önder'le yapalım:

"Biz siyasi partilere değil, milli birliğe muhtacız."

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
12 AĞUSTOS 2018


* Yazıda kullanılan görsel, Türkjönler sayfasından alınmıştır.

9 Ağustos 2018 Perşembe

BU NEYİN KORKUSU "KORKUSUZ"? - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Görselde gördüğünüz haber ve manşet, Korkusuz gazetesinin 8 Ağustos 2018 tarihli sayısının birinci sayfasından.

Haberde önce Rahip Brunson'un yaptıkları üstü kapalı da olsa belirtiliyor. Haberde önce Rahip Brunson'un yaptıkları üstü kapalı da olsa belirtiliyor. Belirtmekten ziyade bir gizli tanık tarafından öne sürülen "iddialar" olarak niteleniyor.

Sonra da halkın "Ver kurtul" çağrısında bulunduğu belirtiliyor. Manşetteki alt metne bakarsak gazete böyle demiyor, halk böyle bir çağrıda bulunuyor, gazete de halkın sesine ses oluyor, manşetine taşıyor, yersen...


Yani gazeteye göre ekonomimiz normalde çok iyi ama rahip krizi yüzünden bu hale gelmiş. Çıkan mesaj bu.

Birincisi, ekonomin üretime dayalı değilse bağımlılık ve en ufak bir sorunda dahi kriz yaşaman kaçınılmaz. Çünkü gerçekten artık "deniz bitti." Ekonomik krizin sebebi iki ülke arasında yaşanan ya da yaşanacak bir sorun değil, ekonominin üretime dayalı olmaması.

Bunu gören başka ülkeler de her durumda bu "yumuşak karnı" kullanmaya çalışır. Çalışıyorlar da.

İkincisi, gazete diyor ki hukuk önemli değil, yargının bağımsız olup olmaması da, sen ver rahibi de kurtulalım.

O zaman soralım, diyelim rahibi verdik ve sorun çözüldü. Tabi bu çözümün gündelik olacağı bu ekonomik anlayışla aşikar.

Buna rağmen yarın ABD başka bir yaptırım için aynı krizi çıkarırsa ne yapacağız?

Mesela daha başka neleri "verip kurtulabiliriz"?

Kıbrıs?

Güneydoğu?

Doğu Akdeniz'deki haklarımız?

Demek ki ekonomik yapımız aynı şekilde devam edip krizlerde de ne isterlerse verirsek kurtuluruz!

Ülkede Akit paçavrası dışında adının hakkını veren bir tane bile mi gazete olmaz...

En muhalif ve sert muhalif gazete profili çizen gazete bile böyle manşet atıyorsa yandaş gazetelere ne diyeceğiz?

HALKA ATILACAK GOLÜN ASİSTİ YİNE KILIÇDAROĞLU'NDAN
Kurultay meselesinin önüne geçerek, belki de AKP'nin en düşük oy alacağı yerel seçimleri en yüksek oy alacağı seçimlere dönüşmesine ortam sağladı Kılıçdaroğlu.

Muhtemelen AKP de fırsattan istifade ve ekonomik krizin uzun vadeli olacağı da belliyken yerel seçimleri erkene çekecektir.

En az 6 yıldır boşuna demiyoruz, Türk siyasetinin en tehlikeli adamı Kılıçdaroğlu'dur diye.

Tabii bu fırsatın tehlikeye dönüşmesinde 24 Haziran gecesini pas geçip milyonlarca insanın güvenini ve sandığa gitme eğilimini baltalayan Muharrem İnce'nin de payı var.

GÜNÜN SÖZÜ
"Adamın askerine gerek yok!

Dolarla vuruyor...

Ey, üretmeyen, hak etmediği lüksü yaşayan toplum, satılmadık bir onurunuz kaldı.

Şimdi ne yapacaksınız?"

Mustafa ÖNSEL


GÜNÜN TEPKİSİ

Yıldız Tilbe'nin Dolar'ın yükselmesine dair yaptığı mizahi yoruma Özgür Demirtaş ciddi ciddi yorum yapmış, birçok yayın kuruluşu ve sosyal medya hesabı da bunu haberden saymış

Basın ve sosyal medya da Özgür Demirtaş'ı nasıl parlatacağını şaşırdı artık!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 AĞUSTOS 2018

8 Ağustos 2018 Çarşamba

CENGİZ TOPEL'E DAİR KİTAPTAN BİR ALINTI - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Bugün kahraman subayımız Cengiz Topel'in ölüm yıl dönümü...

Onu minnet ve saygıyla anarken, vatani görevim sırasında yayına hazırladığım ve Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri tarafından basılan Mücahit Takım Komutanı Ahmet Ced Anlatıyor, Geçidi Bekleyen Sancak: Lefke Sancağı kitabımdan konuyla ilgili kısmı da onun aziz hatırasına ithafen paylaşalım...


       Ahmet Ced tarafından takdim edilen Kıbrıs T.M.T. Mücahitler Derneği teşekkür plaketi (2017)

Çağdaş Bayraktar: ERENKÖY MUHAREBELERİNİN EN ÖZEL VE ACI YANLARINDAN BİRİSİ DE PİLOT YÜZBAŞI CENGİZ TOPEL’İN HUNHARCA ŞEHİT EDİLMESİDİR. CENGİZ TOPEL’İN ŞEHİT EDİLME SÜRECİNDEN DE BİRAZ BAHSEDEBİLİR MİSİNİZ?


Ahmet CED: 4 Ağustos 1964 tarihinde Rumlar Erenköy’ü kuşatır. Başlarında Yunanistan’dan getirdikleri Yorgo Krivas isimli general vardır. Bu kuşatmaya EOKA’lı teröristlerle beraber Yunan komandoları da katılır. Bölgede keşifte bulunurlar. Kuşatılan Erenköy bölgesi, Bozdağ, Selçuklu, Mansur köylerini de kapsamaktadır. O zaman Kıbrıs Cumhurbaşkanı Papaz Makarios, dünyaya bir mesaj yayınlar:

“Kıbrıs’ta Türkleri denize dökeceğiz!”

Bu gözü dönmüş katil ruhlu cani, planladığı soykırıma seyirci olabilmeleri için sivil insanları otobüslerle tepelere taşır. Rum taarruzu 6 Ağustos (1964) sabahı 05.30 sularında başlar. Erenköy’e bağlı köylerdeki köylüler de 7 Ağustos günü Erenköy savunmasına dahil olurlar. Rumlar 8 Ağustos günü Paşiombos bölgesinden taarruza geçerler. Erenköy savunmasına Kore Gazisi Ali Rıza Vuruşkan Paşa (O zamanki rütbesi Yarbay) ile beraber 
Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş da katılır. Rumlar, karadan, havadan, denizden Erenköy’ü amansız bir ateş altına alırlar. Bunun üzerine Erenköy Sancağı'ndan Türkiye’ye bir mesaj çekilir:

“Son mermimize kadar kendimizi savunacağız. Ve son mermimizi de kendimize saklayacağız. Gelirseniz kurtuluruz, gelmezseniz vatan sağ olsun.”

Bunun üzerine Türk uçaklarımız Yüzbaşı Cengiz Topel’in Filo Başkanlığında keşif uçuşları yapar. 8-9 Ağustos günlerinde de Rumlara büyük zaiyat verdirir ve Rum taarruzu durdurulur.


8 Ağustos günü uçaklarımız Erenköy’den dönerken Yüzbaşı Cengiz Topel Gemi Konağı–Maden bölgesi arasında iki Rum hücum botu görür. Maden gemilerine zarar vermemek için botları makineli tüfekle tarayarak onları gemilerin arasından çıkarır ve etkisiz hale getirir. Cengiz Topel’in tırmanma uçuşu yaptığı sırada uçağının kanadından kara bir duman çıktığını fark eder Lefke’deki Mücahitler, hemen onu bilgilendirirler. Cengiz Topel paraşütle atlayarak uçaktan kurtulur. Uçağın bir parçası Türk köyü olan Cengiz Köy'e, diğer yarısı ise Rum tarafına düşer. Paraşütle kurtulan Cengiz Topel, rüzgarın etkisiyle havada sürüklenir ve Türk bölgelerinin ortasında bulunan Rum bölgesindeki selviliklerin arasına zorunlu iniş yapar. Rumlar o daha düşmeden düştüğü bölgeyi koridor altına alırlar. Cengiz Topel kendisini tabancasıyla son mermisine 
kadar savunur. Mermileri bitince de esir alınır.

Rumlar pilotumuzu şimdi adı Cengiz Topel Hastanesi o zamanki adıyla Kıbrıs Maden Şirketi Hastanesine götürürler. Rumlar, hastanedeki görevli Başhekim Dr. İstor’dan pilotun yaralı olarak ele geçirildiğine dair rapor vermesini isterler. Doktor, bunun ettiği Hipokrat yeminine ters düşeceğini söyleyerek Rumların teklifini reddedince de bu sefer ona 24 saat içinde Ada'yı terk etmesini, yoksa onu öldüreceklerini söylerler.  Dr. İstor, arabasıyla Gemi Konağı’nda bulunan maden şirketinin içerisindeki şose yolu takip ederek Lefke’ye çıkar ve Dr. Ekrem Tosunoğlu’nu bulur. Ona söyledikleriyse kan donduracak cinstendir:

“Bilin ki pilotun üzerinde tek bir çizik bile yoktur. Ancak beni ölümle tehdit ettiklerinden ben buradan önce Arthur İngiliz Üssü'ne, oradan da memleketime döneceğim. Pilotunuza orada işkence yapmaya çalışıyorlar. Oradaki görevli İngiliz doktor ve hemşireler buna engel olmaya çalışıyor.”

Hatta yapılan işkenceleri Cengiz Topel’in fotoğrafını çekerek belgeleyen de yine bir İngiliz hemşiredir. Pilotumuzu oradan alıp Cikko Manastır
(*Cikko Manastırı, aynı zamanda Makarıos’un Kilise Papazları tarafından eğitim görüp yetiştirildiği yerdir.) diye bilinen şimdiki 14. Mekanize Piyade Alayı 2. Taburunun olduğu yere götürüyorlar. Oradaki bir oda içinde önce pilotumuzun sol ayak bileğini mengenede kırılıyor. Üstelik bunu Cengiz Topel’e bilinci yerindeyken yapıyorlar. Sonra da gözlerini ve pazularını matkapla oyup, başına büyük bir tavan çivisi çaktıktan sonra göğsünü baştan aşağıya kadar ayırıp, bununla da yetinmeyip onu Lefkoşa’da yüksek bir binadan aşağıya atıyorlar. Türkiye’nin katı ve sert girişimleri neticesinde Cengiz Topel’in naaşını teslim ediyorlar. Teslim alınan cesedimizin naaşı memleketi İzmit’e gönderildikten sonra büyük bir törenle toprağa veriliyor. Bu olay, dünyada ender görülen türde bir vahşettir.


Bu vahşet, Kıbrıs Türklerinin kalbinde derin bir yara açmıştır. Bu acı, o dönemin ozanları vesilesiyle Cengiz Topel ağıdı olarak belleklere kazınmıştır:

“Şehit Cengiz Topel’in son sözleri:

Arslan gibi kükredim, çırpınırken kafeste,
Türk milleti sağ olsun diyordum son nefeste.

Bunu duyan kafirler ayağımı kırdılar,
Bağladılar kolumu, kurşunlarla vurdular.

Al bayrağıma sarın, akıtmadan kanımı,
vatan uğruna verdim, feda ettim canımı.”