10 Şubat 2019 Pazar

"BİLMUKABELE" - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz."

[ Korkma Ben Varım, Murat Menteş ]

***

Aralarındaki mesafe, olağanın dışında ve olağandan fazla olan domino taşları. Birbirlerine değmek için biraz manevi desteğe ihtiyaç duyan türden. Muhtemelen türünün ilk ve tek örneği. En başındakine dokunuyorum, biraz düşünüyor, bir süre Michael Jackson gibi duraksayıp sonra devriliyor. Ağır çekimde bir süreç başlıyor sanki. İnsanlık, -insanlık: beni bu etkileşimden çıkarın, benim için benim açımdan ve benim acımdan büyük adım. Zor'san zor beğen'irsin, sorsan, duyacaklarını daha çok. Emin ol.

- Yazıyı bu kadar-cık yazınca bitiremiyoruz değil mi?

- Hayır. Bekir C. ve Yılmaz Ö.'den bir farkın olsun.

Haklısın. Evet bazen bir şeyler az-öz yazılmalı ama okuyucuyla alay edilir kolaycılıkta da olmadı. Yine yazı, yazan-okuyucu-lar ilişkisine bağlanıyor, bağlanmasın. Okuyucular, bu gecelik izin istesem çıkabilir misiniz? Hayır, sen kal, kalabilirsin  bu sefer, senin içine çekinmeden ve emin koyabiliyorsan ben'i. Bazen açılmasını beklediğin, istediğin  kapının "açılamama" sebebi sensindir. Bir adım geri çekil, denemekten ne kaybedersin? Ben de deniyorum işte, denedim. İnsan, en azından bazı konularda samimiyetini ve kararlılığını hissettirmek için Murat Menteş kitapları üzerine yemin etmek, el basmak istiyor, tercihi içine bir şeyler karalanmış olanlardan olabilir mi diyor, tercih hakkı varsa, imkanlar dahilinde ve bir şekilde. Evet cümlenin son kısmı denizi dolduran toprak dolgusu mahiyetinde. Telefonumu bıraktığım yerden almaya gittim, telefon almaya gittiğim yerde yok ama yanımda da değil, nerede? Telefon'un yerine sen koyduğumda sırıtmadı, ben, koyulamayınca yerime, koyulacakmış gibi sandığım yerde, ağladım. Neyse.

Cesaret.
Cesaretlen.
Cesaretlenmek.

Soyutla somutun arasında bu kaçıncı volta. Mesafe hem çok geniş, bitmeyecek gibi, hem çok dar sığamadım içine.

İnsan ektiği tohumların ne olduğunu görebilir ama verdiği tohumların ekilip ekilmediğinden bile bi'haberdir. Bu gece kendi adıma tüm kızgınlık, kırgınlık, mevcut şartlar yan odada kilitli. Yerlerini sevdiler, kapıyı açık bıraksam da yanıma gelmeyecekler gibi. Ayrıca kedilere metrobüs ve metro ücretsiz olmalı. Eğer zaten ücretsizse de bu durumdan haberdar olmaları sağlanmalı. Açın kapıları. İzinde izimin ve izm'mimin kokusu var. Kokluyorum ama lütfen biraz daha somut!, göremiyorum, dokunsam ellerimde kaybolacak gibi mi acaba diyor, teyit edilmemiş transfer haberi gibi sevinçle kaygı arasında kalıyorum. Yazılıp yayınlananlar, yazılıp da yayımlanmayanların boyuna yetişemiyor, yazılıp yayınlanmayanların daha derinde olmasına rağmen. Hala.(Genco Erkal ses tonuyla.)

Yanılgılar kötüdür. Ben ne zaman kabak yesem bilmeden, yemeğin içinde, şeklinden patates sanır sonrasında da kandırılmış gibi hissederim. Ki ben kabak olsam, beni yiyecek herkese ben kabağım, patates değilim diye bağırırdım, çünkü insan belirtmeli bir şekilde ne olduğu ne olmadığını, neyle dolduğunu, solmadığını. Peki bu durum her gece ve her sabah evimin önünde ağıt yakar gibi miyavlayan kedilerin umurunda mı? Muhtemelen umur, umuru tam da bu anda vurdular.

Yazmak, çizmek ve sazla sözden ibaret olan asker,
mevziden sıyrıldı,
son mermisini sıktı,
geri yerine geçti,
kasaturasını çıkardı.
Bekliyor asker,
selamı ve kelamı.
Her şeye, hiç olmadığı kadar hazırlıklı.
Ve Leman Sam'ın bir parçası vardı. Sahi neydi onun adı?

***

Ya, "Aralarındaki mesafe, olağanın dışında ve olağandan fazla olan domino taşları."
Ben buradan başlattım,
etkisi oraya ulaştı mı?

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
11 ŞUBAT 2019 0026
TEVFİK FİKRET İSTANBUL'U

20 Ocak 2019 Pazar

ONUR "CAN" VE GECİKMELİ GELEN "ARDINDAN" - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





"Şimdi her sokak ezberlemiş adını,gülümse kadın. 
Her soran gözlerime bakıp korkuyor deli sanıp. 
Ziline basıp kaçan bir çocuktum aldanıp. 
Yine aynı umutla,o günü bayram sanıp."

[ Gülümse Kadın, Onur Can Özcan ]

***

Bir şeyleri kimse bilmezken keşfetmek ya da herkes bıkıp bıraktıktan sonra başlamak;
herkesle eş zamanlı olmayı genelde ıskalarım. Kaç kelimeye kaç takla attırdım da bir ben mi arafta kaldım derken dedim yolculuk nereye ey varlığı hiçlikten menkul olan cümleler? Sürüklemeye çalıştığınız kapı yüze kapalı, üstelik kapatan kapının yüzüne çarpıldığını sandı, çünkü o sanrıydı, kişiye sorumluluk ve yüzleşmelerden soyutlayandı.

Peki ya bugün?
Bugün,
20 Ocak...
20 Yanvar.

Yanvar, "20 Ocak"tan sonra "yangın var"ın kısaltması olmalı. Ya da Ocak'ın başına kanla yazıldı "Kanlı". Çarlık Rusyası geçmişi depreşenler ve tetikçileri de aynı. Katledilen 132 kişi, can.

O 132 can kadar Can, ve bir o kadar candan olan bir sesi, herkesle eş zamanlı olamamanın etkisiyle ıskaladım. Ve sonradan keşfetmek, herkesten sonra dinlemenin hazzı bu sefer buruk, yarım. Çünkü Onur Can Özcan, hayatını kaybetti geçen yaz, 21'inde henüz, o yüzden parçalarının altına yapılan yorumlar da en az parçaları kadar dokunuyor derinlerde bir yere. Derinlerde bir yere dokunuyor da çıkmasını sağlamıyor açığa, çıksa açsa, gidemiyor ya da gelemiyor yanına an'ın.
-kötü bir yere gidiyor muhabbet, neyse de-
Neyse.

Ve ben düşündüm,
-ve ne yapmış, yaşatmış olursa olsun-
Onur Can'a bu parçaları yazmak zorunda bırakacak kadar kanatana sabır ver Tanrım,
şahsen ben acıdım.
Empati kuracak oldum da o yükü 10 saniye bile taşıyamadım.
Çünkü ondan geriye kalan onsuzluk
ve de şarkı görünümlü şarapnel parçaları.

Yalnızlığı yalnız kendisiyle aldatan, ağlamaz denen erkeği ağlatan, bir büyüklük yapıp ne olursa olsun unutmayan, ona git dercesine bakan gözlere rağmen seven, aramızda kalamadı, bari yaramızda kalsın diyen... İçindeki yaraları da sadece mavilere açabilen, Suriyelilerden bağımsız sığamazken şehirlere, şiirlere taşan çocuk ve onun gidişiyle dünyada onsuzlukla ve en az onsuzluk kadar yaptıkları, yapamadıkları ile sınanan, muhtemelen hayatı boyunca da sınanacak bir kadın.

Ve ben düşündüm,
-ve ne yapmış, yaşatmış olursa olsun-
Onur Can'a bu parçaları yazmak zorunda bırakacak kadar kanatana sabır ver Tanrım,
şahsen ben acıdım.

Bir doğru edebilecek iki yalnızken, doğruyu ortadan ikiye yaran bir gidiş ve şimdi artık doğru da yarım.

Gülümse Kadın'la başlamış, onu dinleyerek yazarken satırları, dünyada en güzel gülen kadının artık, kendi dünyasında en güzel gülen kadın olmadığı gerçeğine rastladım, üzüldüm, fazla duramadım.

Yapılacak ve yazılabilecek birçok şey yapılıp yazıldığından, üstelik çoğu yapılan bilinmez, çoğu yazılan okunmamışken ki normal,
çünkü yazan ve yapılan, hep uzak durdu "bunlar bilinmeli,bilinsin" kaygısından.

Ama eğer varsa ufukta ya da ihtimalde başka bir diyara gidiş, insan, bazı düşünce ve hissiyatların saklamak suretiyle taşıyarak gitmemeli. Ki burası dünya, bu dünyada herkesin payına düşecek kadar ölüm var. İnsanın gitme ihtimali olduğunda bir şeyleri içinde tutmaması, saklamaması, ağırlığından kurtulması gerektiğini bana öğreten'in sonrasında bana öğretmeye çalıştıklarını hiç beğenmedim, yadırgadım. Belki de ben yanlış anladım, yanlış anladıysam da yanlış anladığımı da yanlışsa doğrusunu anlamak için çabaladığımı da her satırın arasına bıraktım.

Ah be Onur Can, ne yaptın...
Arkanda bıraktığın şarkıların sondaj potansiyeli, Doğu Akdeniz'deki Barbaros Hayrettin gemisiyle yarışır.

Mutfaktan gelen kızarmış sucuk kokusundan daha çok özlenen şeyler vardır. Gittiğinde geri dönüşü olmayan şeyler vardır. Bir de bu ikisinin ve ikisinin dışında, "ikisinin arasında",  doğal olarak dışarıda kalan.

***

"Madem(...)

Bir gün andım,
İki gün andım,
Sonunda yandım.
Elimde aklım,
Gülüyor artık.
Yüzünde bir tavır,
Hem haklı hem sağır.."


[ Gülümse Kadın, Onur Can Özcan ]

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
20 OCAK 2019 1522

12 Ocak 2019 Cumartesi

GEÇMİŞ KALZEDONYA ÜSTÜNE KAT KAT HAKİ'KAT - MİSİLLEME KURŞUNKALEM






"Nasıl hissedeceğini şaşırmış bir vaziyetteyim 

Duygular, düşünceler arap saçına dönmüş 

Kimseler üzülmesin diye düşünen o adam 
Ruhunun orta yerinde ölü bulunmuş

[ Zamanın Dışında Boşluğun İçinde, Birileri ]

***

Bu hafta Misilleme yok mu dedi bir ses. Gerçekle gerçek olmayanın arasında, gerçek ile olmayanın aritmetik ortalamasında gövdesi ortada ama varlığı olmayana bir daha yakınlıkta. (Keşke daha gerçek(te) olsa. Hissedemiyorum yeterince.)Cümlelerden de matruşkalar yapılacağını hesaba katamayan, kuvvetle muhtemel bu sebeple yapılan matruşkaların içine bakmayıp kabuğu üzerinden analiz kasan ne çok kasıntı;
ve halen beni Çağdaş Bayraktar sananlar var, sanmayın.
Sanmayın ki ben daha rahat yazayım.

Siyaset ve siyasi kavramlar ÇB'nin işi, benimkisi içsel dünyalarda yolculuk, dolaylı dışa vurumlara yardım ve yataklık, bir salon iki odalı(kapısı da o biçim hiç çalmadı.) Cennet dediğimiz, bazen sandığımızdan çok uzak, bazen yakın, bazen sensizlikle kaplı. 12-13 geçti, 15-16? Bir Türk bir Türk'e İngilizce bir şey demiş, Türk, İngilizce bilmiyormuş ama yine de İngilizce sözleri "beğen"miş, yetmemiş, paylaşmış. Çünkü? Çünküsü, havalı. Siyasetin ÇB'nin işi olması toplumsal konularda cümle sarfiyatını onun tekeline vermez. Bir dost vardı, çok istedi bir zamanlar Havacı olmayı ama oralar hep düşman unsurların sızıntılarıyla kaplı(ydı). Ben görmedim ama biliyorum, o, çok ağladı. O sızıntıların orada olduğu aşikardı, 99' Nuh Mete Yüksel'in iddianamesi, 2002' Necip Hoca'nın kitabı. Üç tip öğrenci vardı askeri-yede, bir kısmı sağına soluna bakmaksızın Atatürkçü-Milli, bir kısmı militan, genelde iki adlı ve sızıntı. Diğer kısım ise tam anlamıyla ikisi de olmamakla beraber sızıntılar için tehdit olmayan, kendi çıkarları için ve korkularından silah arkadaşlarına yapılana bile susan-lar, susmayanlar burada kastedilenlerin kimler olduklarını gayet iyi anlarlar. "O çocuklar"dan olmayan çünkü "O çocuk" olmayan çocuk, içerideki üç kısım içinde milli kısmın tasfiyesinden habersizdi belki de, ya da bu kadar da değildir diyordu. İki kere sınava girdi ama almadı-lar içeri, köprü başını tutmuş hainler. Ve biz o yüzden yıllarca izlemedik Anadolu Kartalları'nı. Ki onunla beraber neler yapmışken, olmadı, yapamadık, olamadı.

Sonra denk geldi izledim. Bir metafor vardı içinde. Varmış daha doğrusu içinde, ben çok sonra anladım. Olmayınca o dönemler içimde. Pilot adayı subaylardan birisine dedi komutanı, sana bir soru soracağım, doğru bilirsen hemen uçacaksın, bilemezsen durumun bilene kadar "cezalı". Kabul dedi, soru geldi, "İlk olarak ne uçurdun?", genç kendinden emin söyledi bir uçak modeli, dedi komutan "yanlış", ve senin için gökyüzü bilene kadar kapalı. Düşündü de düşündü bulamadı, derken kız arkadaşı söyledi, "uçurtma". Haklıydı. Filmin sonunda dedi komutan, "bizler de uçurtmalar gibiyiz, ipimizi tutan olmazsa savrulur gideriz. Benim ipim kaçtı, bari sen savrulma".
İnsan bazı şeylerin anlamını anlamların içi dolduğunda anlıyor belki de. İlkinde anlamamış, anlasam da çok anlamlı bulmamışken anlatılanı, bir panda ile bir pilotun evinde izlerken çarpıldım. Ve dedim pandaya, ulan hiç benlik değil ama ilk kez istedim, ipimin olmasını. Bugün de bir arkadaşımın basılan ilk kitabı kendisine ulaştı, hayırlı-uğurlu olsun, içindeki ana konulardan birisi de 27 Mayıs ve bilen bilir, biz sapına kadar... Neyse. Nerede kalmıştık? İp ve uçurtma. tam o ipin ve uçurtmanın ayırdına varıldığı bir ihtilal gününde bir ip vardı bilekte kolunda, bizzat bağlandı bilinircesine o metafor ki anlatılamamıştı daha. Anlatılamadı da. Malum, etiketlenenle etkilenen arasındaki farkı göremiyor bazen insan. Dost görünürken içlere doğru sızanları da.
İçimde ne ip kaldı ne uçurtma. Bolca rüzgar var İstanbul'da ve pek tacizkar, giriyor insanın ağzına ağzına. Ki bu dönem, modern çağ modern toplum heyulası. Kişilerin ben merkezcilikleri, her an dokunma ve batma tehditli, şemsiyelerin sivri uçlarında. Çünkü herkes kendi derdinde, ıslanmayayım; şemsiyemi açayım yola ve yoldakilere, kaldırımların darlığına hatta yokluğuna ve insanların çokluğuna aldanmadan. Kaç kişi kaldık ki yağan yağmura rağmen insanları rahatsız etmemekle ıslanmamak arasında ikilem yaşayan ve rahatsız etmekten rahatsız duyan?

Savrulmak, hedefleri olmayan kişiler için cazip, mezesi ve meşrulaştırması edebi. Aksi halde yorucu, arayışı olana manevi.

Ne mi diyorum ben? Diyorum ki artık, kötü düğümlenmiş poşetlerin parçalanmadan ve sabırla -yer yer diş desteği- ile açılması daha önemli. Çünkü her şeyin parasallaştığı ve paranın tüketim kültürü tarikatına mensup kullarda maymuncuk işlevi gördüğü yerde, o düğümü açmanın bile var artık bedeli, ederi, maddi kazanımları.

Birden renklendi ekran,
bulanık - gri bir geçiş efektiyle,
yaşı büyüdü anlatanın
ve sordu karşısında bunu dinleyen adam:
"Eee, sonra?

- Sonra, "Bıraktım, bıraktım valla(hi)"

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
13 OCAK 2019 0226
Tevfik Fikret'ini bile tüketmiş İstanbul.




6 Ocak 2019 Pazar

"EVET AMA YETMEZ" EKREM BAŞKAN! - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR




Hizmet anlayışı, yapıcılığı, enerjisi ile sadece belediye başkanı olduğu Beylikdüzü'nün değil, Beylikdüzü'nde yaşamayan yurttaşların da sempatisini kazandı Ekrem İmamoğlu...

Ve de Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu.

Bu kapsamda da yaklaşık 10 gün önce(27.12.2018) "İstanbul Yolunda Büyük Buluşma Toplantısı" gerçekleştirildi. Ve Ekrem İmamoğlu'nun yaptığı konuşmanın da tam metni servis edildi.

Metinden bazı kısımları paylaşalım:

Ekrem Başkan, İstanbullu seçmenin kendisine üç soru sormasını istiyor. Birincisi, "Bu şehri gerçekten kim daha iyi yönetebilir?" İkinci soru, "Bu şehir daha iyi nasıl yönetilir?" Ve üçüncü soru:

"Bu şehir nereden yönetilsin?"

Bu cümlenin yarattığı yadırgama geçmeden devamında şu tuhaf bilgilendirme ve tespit geliyor:

"İstanbul tek başına bağımsız bir ülke olsaydı, dünyanın ilk 25-30 büyük ekonomisi arasında yerini alırdı. Bu yüzden, İstanbul, Ankara'dan yönetilemez, yönetilemiyor!"

İstanbul'un "Küresel iddia sahibi bir marka kent" haline getirmek istediklerini söyleyen Ekrem Başkan, beş büyük somut hedefinden bahsediyor.

Bunlar, ulaşım ve trafik sorununu çözmek, pahalı yaşamı ucuzlaştırmak, kentsel planlama ile imar ve deprem sorunlarını çözmek, işsizlik sorununu çözüp İstanbul'u çekim merkezine çevirmek ve işsizliği çözmek.

Ve bunlar için yine gerekçesini yineliyor, daha doğrusu konuyu aynı yere bağlıyor:

"Peki bunları nasıl yapacağım? Her şeyden önce bir 'Kent Anayasası'yla'... Toplumsal uzlaşmayla yazacağımız yeni bir mutabakat belgesiyle..."

Bu "hakikat örtücü" cümleleri "Yeni Anayasa" görüşme ve hedeflerinden kelimesi kelimesine hatırlıyoruz.

Ekrem Başkan yine sorun ve çözüm önerilerinden bahsediyor ve yine ekliyor:

"Bu yüzden Kent Anayasası diyoruz. (...) İşte bu yüzden İstanbul Ankara'dan yönetilemez diyorum."

Dikkat edin, İstanbul ya da Türkiye Saray'dan yönetilemez denmek suretiyle Erdoğan "rejimi"ne yönelik bir söylem yok. Hedef doğrudan merkezi yönetim.
Devamında şu sözler yazılı metinde:

"21. yüzyıl yerel yönetim anlayışını şehrimizle buluşturmak istiyoruz."

Siyasete, kavramlara ve emperyalizmin terminolojisine biraz hakim olan kişiler bu cümleden "Yerel yönetimlere özerklik" anlamı çıkacağını bilir. Ve onun ne anlama geldiğini de...
Başkan ısrarla vurgulamaya devam ediyor:

"İstanbul'u İstanbul'dan yönetmenin sözünü veriyorum."

"Artık İstanbul'u İstanbul'dan yönetme iradesini göstereceğiz."

Hakkını yemeyelim, açıklamanın son kısmında Atatürk ve arkadaşlarının emanet ettiği, Cumhuriyet'e ve demokrasiye sahip çıkan bir anlayış vaat ediyorum diyor. (Silah arkadaşları yerine arkadaşları diyor. Muhtemelen silah kısmı Canan Kaftancıoğlu tarafından tıraşlanmış olabilir.)

***
Demek ki Ekrem Başkan'a göre İstanbul'daki tüm sorunların kaynağı İstanbul'un Ankara'dan yönetilmesi'ymiş.

AKP'lilerin bile bu konudaki bazı düşüncelerini (en azından en yetkili ağızdan ve) doğrudan söylemeye çekindiği yerde Ekrem Başkan yoruma açık bırakmadan aklındakileri söylüyor. Kendisine inanan birçok kişinin gönüllerine ateş düşürürken başka birilerinin gönlüne, daha doğrusu o birilerinin aklından geçenlere ferahlık ve coşku serpiyor. (Bu metindeki tezin oluşmasında Canan Kaftancıoğlu'nun "proje sorumlusu" gibi çalıştığını da biliyoruz.)

AKP demişken; yerli ve milli olma iddiasında olan iktidarın bu açıklamalar üzerine "Ne yani, Türkiye federasyon modeline mi geçsin? Bunlar emperyalizmin karşısındaki son kale olan ulus devlet/merkezi yönetim düşmanları! Bunlar dış mihrakların adamları! Bunlar federasyon modeli üzerinden bölünme istiyorlar!" söylemleri ile yeri göğü inletmesi gerekirdi. Yandaş basının da bu söylemleri çarşaf çarşaf yayımlaması, ifşa etmesi...

Tabii gerçekten yerli ve milli olsalardı, emperyalizmle mücadeleleri(!) dizi senaryoları ile sınırlı kalmasaydı. Basın da yandaş değil, fikri hür, irfanı hür ve vatansever yurttaşlardan oluşsaydı.

***

Peki, Ekrem Başkan'ın "İstanbul Yolunda Büyük Buluşma Toplantısı"ndaki bu sözlerine ne demeli?

"Evet ama yetmez!"

Bu açıklamayı emsal kabul etmeli ve devamını getirmeli:

"İstanbul'un Ankara'dan yönetilemediği yerde etnik yoğunluğu sebebiyle başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesi de Ankara'dan yönetilemez!"

"İstanbul'un Ankara'dan yönetilemediği yerde neredeyse diğer tüm şehirlerle arasında muazzam gelişmişlik farkı olan İzmir de Ankara'dan yönetilemez!"

"Güneydoğu'nun, İzmir'in, İstanbul'un Ankara'dan yönetilemediği yerde gelişmişliği ve jeopolitik önemiyle Trakya bölgesi Ankara'dan yönetilebilir mi? Elbette yönetilemez!"

"Bu şehir ve bölgeler Ankara'dan yönetilemez de, limanı ve verimli toprakları ile Adana-Mersin, yani Çukurova bölgesi Ankara'nın inisiyatifine bırakabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi!"

Ne diyordu emperyalizm...
"Artık dünyada büyük ülkeler olmayacak. Sömürünün daha da kolaylaşması ve "büyük" engellerin küçülüp sömürücüler için engel olmaktan çıkması için kent(kanton) devletler dönemi başlayacak."

Bravo Ekrem Başkan...

Birilerinin içeri bakmaya cesaret edemediği ve kaçamak bakışlarla süzdüğü mahrem odanın kapısına ne büyük bir tekme attın... Ve o kapıda ne büyük bir oyuk açtın...

Beylikdüzü Belediye Başkanıyken sosyal medya hesabından neredeyse her gün "Andımız"ı paylaşırken sen, biz de hep "Ekrem Başkan'a şans verilse de bir şeyleri değiştirse" diyorduk.

Ve emin ol değişim derken böyle bir değişimi kastediyorduk(!)

Çok sağ ol.

Bu "iyiliğini" biz unutsak tarih unutmaz, yazar...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
6 OCAK 2019

30 Aralık 2018 Pazar

H'İÇSEL SENARYO (BİR ÇEŞİT İLTİHAP) - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Biri bir duvar ördü 
kendim gördüm 
herkes kördü
ben de sövdüm
herkes gördü"


[ Boş gemiler, Yüzyüzeyken Konuşuruz ]

***

Yıl biterken muhakemesi de muhasebesi de elbet yapılır. Çağdaş Bayraktar dışa dönük 2018 muhasebesini yapar, hayallerindeki yerde çalışmaya başlamıştır, istediği savaşın istediği mevzisindedir. İletişimi de bağlantıları da kuvvetlenmiştir. Tıkırındadır işleri. Bu sebeple konfeti ve şampanyaları onun hanesine yazalım.(Şampanya meselesini de bir ara ona anımsatayım. Ya da başka birisine. Artık kime denk gelirse.) Bana, yani Misilleme Kurşunkalem'e de iç muhasebe kalsın
ve iç savaş destekleyicilerinin amansız tetikleyicileri.


Senaryoda bazı karakterler ölür. Bazıları erken bazıları çok erken. Bazı karakterler ise ölmez genelde. Çünkü başrol ya da dolaylı başroldür, o ölünce film/dizi biter. Bunu bilsen de onunla ilgili ölümcül sahneleri korkarak izlersin. (Psikoloji ya da sosyolojide 'bir anlamı vardır elbet. Geride, boynu büyük kal... Ha yok bu o değildi, neyse.) Ama genelde öyle olsa da bazen böyle olmaz. Bazen hiç ummadığın karakter ya ölür ya da senarist onu öldürmek zorunda kalır. Bu durumda ölümü öldürenin değil ölenin hanesine yazarsın. Ama o olmazsa senaryo nasıl ilerler? İlerler, eksik ya da fazla, normal ya da anormal, ama ilerler. Çünkü seçenek bırakılmamıştır. Sen de ölmediğine göre?..
(Tezat gelse de "yanlış yere takılan" ÇB'nin düşüncesini paylaşayım: Hem Özgür'ün hem de Cio'nun öldüğü Sıfır Bir de youtube'una geri dönsün bu saatten sonra, bu amatör kalite ve ruhla.)

Senaryoda öyle karakterler ölür ki, bunu okuyan bile ölenin o karakterlerden olabileceğine ihtimal vermez. Kimisi "Onun ölecek hali yok ya, ben ölmüşümdür kesin" der, oysa o ölmüştür. Kimisi "Beni de öldürmemiştir herhalde, o ölmüştür muhtemelen" der, ama o değil, kendisi ölmüştür. O kadar sade bir törenle defnedilmiştir ki ölenin ruhu bile duymamıştır.

Peki, ÇB'nin hanesine yazılan birçok olumlu gelişmenin, başarının dışında Misilleme'nin hanesine neler yazıldı? Daha doğrusu 2018'den 2019'a neler kaldı?

"İkiden bir çıkara çıkara, çoğu gitti azı kaldı."

Misilleme'nin yazılarında kendini arayanlar artarken içinde olanlar giderek azalıyor.

Öyle sert bir giriş yaptı ki kış,
zor gelir sanki,
-bir çılgınlık yapmazsa eğer-
bu sene bahar?

Ve herkesi her şeyi umursamazlıkta, duygusuzlukta, isteksizlikte eşitler suskunluk. Müneccim değildir insan. Hisleri kuvvetli olan bile akıldan her geçeni okuyamaz. Kimi kendinden emin olduğundan kimi hiçbir şey yapmadığından kimisi de utandığından susar. Ama bu suskunluk, somutlaşmadığı takdirde her şeyi değersizlik, umursamazlıkta eşitler. Kendine fazla güvenip de önceliği tatmin olan susabilir. Ama bir yandan konuşulacak ortam bırakılmadığından susmak zorunda hisseden, sırf susmak'ın eşitlemesinde umursamayan, düşünmeyen, değer vermeyen algılanmasın diye bir şekilde bir şeyler söyler, yazar, çünkü duygularının yoğunluğunu bildiğinden, zoruna gider yanlış anlaşılma ihtimali, insana, batar. "Ben anlatmayayım ama o anlasın" kumarına meze edilemez, edilmemeli de bazı şeyler. 

Şairin dediği gibi "ölüm kendini astıysa ve hiç silah sesi duymadıksak biz", o esnada metaforik olarak iki kişinin arasında bir kapı varsa ve o kapı kapandıysa. Kapının gerçekte kimin tarafından kimin suratına kapatıldığı belli olmaz. Hatta surata kapatılıp kapatılmadığı bile. Bahanelere sığınmak isteyen, kendinden kaçarak yaşamaya alışan olan, kapı kapandıysa ve ben elimle kapatmadıysam suratıma kapatmıştır der geçer. Çoğu zaman yarattığı olumsuz rüzgarın oluşturduğu "cereyan" yüzünden o kapının çarpabileceğine ihtimal vermeden.

Bazı insanlarsa her şeyi çok iyi bilirler. Tüm dünyanın sırrına malum olmuş ve her konuda haklı çıkmışlardır. O yüzden sadece dıştan ve dışarıda kalarak bir şeyleri çözmeye çalışırlar. Daha kötüsü de anladıklarını sanırlar, en mümin tavırla putperest olup kendilerinden meydana gelen putlara taptıklarından.

2018'de kalacak çok şey var. Üstü gömülecek "şok" şey var. 2019'da üstüne konulacak çok şey var. Peki bazı ayların 12'si, 13'üne kaç gün var?
Kurşunkalem var elde, yazmak kadar altını ya da üstünü çizmek için var. Senaryoya belki kimse girmeyecek ama çıkacak olan çok var.
- Herkes mi?
Hayır, örneğin Ayçe Abla var, o hep duracak. Gerisi? Kalsa da kalmasa da -hassas ölçüm yapmaz ve küsuratları atarsak- bir.

Basit insanların basit kurgularının ne kadar süreceği, bu kurgunun içine koşa koşa, güle oynaya, el ele girenleri bağlar. Aynada kendilerine bakma cesareti olan kişilerin bundan daha önemli öncelikleri var. Aynaya bakar ve kendilerinden kaçmazlarsa bunu o kurgunun bir şekilde içinde olan, içine düşenler de anlar. Bu sayede o kurgudan çıkar, çıkar ama bilinmez, bu saatten sonra ne anlama gelir, neye yarar, kaç kişi umursar.

Küçük şeylere büyük anlamlarla yüklerken büyük şeylere küçük anlamlar yüklemeli belki de.

İnsan serçe parmağını masanın ucuna vurduğunda tarifsiz bir acı yaşar. Acının tarifsiz olduğu yerde insanın dayanmasını sağlayan, o acının geçici olmasını bilmesinden ziyade o acının geçici olacağına inanmasıdır. Yoksa, acının geçici olduğuna inancının kaybolduğu yerde umuduna iğne ucu değse patlar.

Bundan daha acı olan, bu cümlelerin acıyla değil de hissiz biçimde ve gözlem kaygısıyla yazılıyor olmasıdır kimisine belki de?

Özledim Kıbrıs'ı, özledim ben de.

Ve, 
ne çok şey var,
"yok hükmünde".

***

"Ne söylesem boş beni göremezsin
İçinde bir ses ama seçemezsin.
Hani özlersin geri dönemezsin
Of ki ne of"


[ Boş Gemiler, Yüzyüzeyken Konuşuruz ]

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
30 ARALIK 2018 1755
İSTANBUL

9 Aralık 2018 Pazar

MALUMAT-I MAHSUSA - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Evrenin en debelenen yerindeyim. 

Ne menem bu çaba boş iyi ki gerilmedim. 
Çeneme gömülmüş yirmilik diş gibi 
Kaçacak yerim yok ama evimdeyim."

[Havadar, Büyük Ev Ablukada]

***

Günlerdir bir galeyan. Kıyamet kopuyor. Herkes diyor, ne düşünüyor, ne yapacak, ne yazacak. Gördüğü şeyler var ama nereye kadar susacak. Hain ilan eden mi istersin, korkak belleyen mi. Suskunluğu asalete yoran? Çok denecek kadar az. O yüzden artık bazı şeyleri itiraf etmek zorundayım. Çünkü günlerdir maruz kalıyorum ve kaldıramıyorum. Tarifsiz rahatsızım, rahatsızlığımı ve duruma olan tespitimi dile getiriyorum, çünkü ben söylemezsem herkes susmaya ve birileri de suskunluğumu şerre yormaya devam edecek:

"İstanbul'da yağmur L şeklinde yağıyor, hem de döner L!"

Nasıl mı?

Şöyle; gökyüzünden yer çekiminin de etkisiyle aşağıya doğru yolculuğa başlayan yağmur damlası, "bungee jamping"(birisi şunu Türkçeleştirebilir mi?) yaparcasına gözlerinin hizasına kadar sarktıktan sonra yönünü değiştirip gözlerine giriyor. Ve ne tarafa doğru yürürsen yürü, kafandaki kapüşonun çapı ne kadar geniş olursa olsun sonuç değişmiyor. Ben L şeklinde olduğunu keşfetmiştim ama "döner" halde olduğunu Turgut Başkan tespit ediyor. Ya da Turgut Başkan'a hayat veren hayat dolu, güzel yürekli birisi.

Tam bir psikolojik harp. Hem simetrik hem de asimetrik türden. 

Bir dakika bir dakika, ben yukarıdaki girizgahı yapınca, başka bir konuda konuşacağımı mı sandınız siz?

O zaman bazı sorular için yanlış adrestesiniz, çünkü ben Misilleme Kurşunkalem'im, Çağdaş Bayraktar değilim. Sizin sorularınızda fikrini merak ettiğiniz o, ben değilim.

Ve ben Misilleme'yim, Kurşunkalem. Farklı -ve çoğunlukla emperyalist- odaklarca doldurulmaya müsait, lakin tezleri de hiçbir zaman kendinden menkul olmayan dolma kalem olup da kurşunkalem adı ile niyetini gizlemeye ve başka payelerden faydalanmaya çalışanlarla karıştırmayın beni, lütfen.

Ve ben, Misilleme Kurşunkalem, ÇB beni bağlamaz, kafama silah dayasa bile istediklerini yazdıramaz. Ben gördüğümü, şahit olduğumu yazarım; yarı gerçek yarı ciddi yarı alaycı yarı saygın, bazen anlaşılır bazen anlaşılmaz, tabii orası başka.

Örneğin, birilerinin L harfinden daha dönüşlü ve hedefe yönelik olduğu yerde ve dönemde, dışarıdasındır; "Herkes konuşsa!" dersin. İçeridesindir, susarsın. Kendini düşündüğünden, susarsın. Olan biten işine geliyordur, susarsın. Korkuyorsundur, susarsın. Ya da öyle bir susarsın ki, bilen, gören birileri der ki keşke ülkede herkes böyle sussa, o zaman ülke de bu halde olmazdı. 

Bilemeyiz, yeri geldiğinde söylenecek şeyler vardır, yazılıp da şartlar olgunlaştığında paylaşılacak şeyler vardır. Peki yazılacak şeyler vardır da yapılacak şeyler yok mudur? Yoktur. Çünkü yapılacak olması için önce yapılmıyor olması gerekiyordur. Vardır ama yapılıyordur, o yüzden çoktur ama yoktur.

Ve satır araları, kaygısında yapıcı ve iyi niyetli olana, hakikati arayana ne büyük mühimmat ne büyük yanıt, bakana. (Baksana.)

(Bir doğum sancısı var; ÇB'ye, Ulus'a, Misilleme'ye kardeş mi geliyor acaba? Neyse, yanılıyorum sanırım. Eğer doğruysa da bir tek Ayçe Ablaya anlatırım galiba.)

Kişi bazen, fikirlerin yayılması için kendinden, adından vazgeçer. Ve bu sırada parçanın sözleri sanki daha da belirginleşir:

"Ooooo oooo kayış koptu kaptan
Ooooo oooo balık koktu baştan 

Yaklaştı fırtına / Denk geldi son fırtına

Şimdi Hz. Nuh gibi bir gemi yapacağım Allah aşkına
Çarşaftan yelkeni / Gel de bir gör beni
... ortasında bermuda şeytan üçgeni"

Youtube'da şarkıların altına hiçbir beklenti ve çıkarı olmadan o şarkıların sözlerini yazan o güzel insanlar, onlara sahip çıkalım da o güzel atlara binip gitmesinler, o güzel atlar da faytonlarda telef edilmesinler, bireysel keyif için o atlara bu yaklaşımı reva görenlerden herkes ulu orta, avaz avaz "demirin tuncu, insanın puştu" diye bahsetsinler. Amin.

Ah ne ironi ve "hepsine alışıyor insan hepsine ne fena". Filmlerde olur; kişi, bir eşyayı başka bir işlev için -bir dakika alabilir miyim diyerekten- alır, kullanır, eğer işlem esnasında eşyaya dair bir tahribat yarattıysa bunu telafi eder, eşya sahibinin haklı tepkisini de sineye çekerek. Bazen o eşyayı alırken de onun hafiften formatını değiştirir, çünkü o an o hali gereklidir. 

İşte tam da bu kaygı ve tınıyla şairin birine yanaşıp şiirinden birkaç dize alıyorum, ve diyorum ki:

"Ayakkabılarını kapımın önüne gömmek istiyorum,
üstüne beton dökerek ve en derine.
Çünkü bu,'senden nefret bile etmiyorum"un bir tık öncesidir.' 
ve 
"İtinayla söküyorum, 
içimde, 
içimden 
her yana açan gülleri
Bilesin'le bilmeyesin'in arasındaki anlamın, mananın sıfırlandığı yerde"

En titrek virgülü silip, en kallavi noktayı koyarak.
En ufak bir tereddüt? Yok be olum, nerede;
o kaldı eskide, çok eskide.

*

Bilimin, halen, döner L şeklinde yağan yağmurdan koruyacak kadar gelişmemiş, geliştiyse de halka ulaşmamış olması gerçekten üzücü.

Ve yine ve;
anılar azdır, yetmez, yetmediğinden kağıda dökülmez,
çünkü yaşanması gerekenler,
yaşanması vaat edilenler rezervlerinden pek bir şey tırtıklayamamıştır.

Ayrıca kaç kişi farkındadır, 
yaşattığını yaşadığının.
Ve kaç kişi asla diyordur,
ben bu yaşadığımı yaşatmadım?

İsmet Paşa'nın dediği gibi:

"Hadi canım sen de!"

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
9 ARALIK 2018 1611
"FACİRE-Î DEHR"









24 Kasım 2018 Cumartesi

SENKRONİZE VE Bİ'ORGANİZE - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





"(...)
Bir şey geçiyor şu anda gecenin içinden
Kırmızı ve perişandır ay
Ve her an çökme korkusu içinde olan şu çatının
üzerinde
Bulutlar, yas tutan bir topluluk misali
bekliyorlar sanki yağış anını.
(...)
Ve dünya aciz kalmakta
Kendi dönüşünden.
Şu pencerenin ardında belirsiz biri
Merak ediyor beni ve seni."

[ Rüzgar Götürecek Bizi - Fürûğ Ferruhzâd ]

***

Hiç düşündünüz mü, bazen komşu dairelerden gelen sesleri çok net duyarken bazen hiç duyamamanızın nedenini?
Ben düşündüm,
lakin henüz bir sonuca varamadım.

*

Bazen, farkında olmadan, adını bile koymadan hazırlarsın kendilerini bir şeye. Bazı şeyleri biriktirirken içinde soyut ya da somut, bu ne işime yarayacak ki düşüncesine hakim gelir, sen atma biriktir, lazım olur zamanı gelince. Oysa hayat, içinde dağıttıklarını toplama bile müsaade etmeden zamanı geldi diyebilir, hayır, burada alt metin asla "Yellowrose" değil. Çağırır doğru zaman ve gidersin, gelmediği için gelmeyen onca olmasa da bir'ce şey için doğru zamanın aksine, dağıttıklarını düzenleme fırsatı bulamadan, yemek sonrası toplanan sofra örtüsü gibi toplayaraktan.

Rahatsız sandalyelerde yazmak insanı diri tutar. Kıbrıs'ta askerliğinin bir dönemini rehber olarak yapan Ulus Atay anlatmıştı, Rumların katil ruhlu lideri Makarıos'un para kaynağı ve sağ kolu Paulides'in sandalyesinde özel bir deniz süngeri kullanılmış, kişi oturduktan 2 saat sonra sünger beton sertliğini alır, kişinin rehavete kapılma ihtimalini ortadan kaldırırmış. Ama rahatsız masa motivasyon değil, gerginlik sebebidir.

Bazen öyledir, hep beklediğin savaşa hiç beklemediğin anda girersin ve de hiç beklemediğin bir görevi alarak, sandığın görevi'n hem kapsayanı hem pek farklısı. Dışa vurumun en aza indiği evreler kişinin lümpenleştiği evreler olabilir, korkup sustuğu evreler de. Ya da kişinin susması gereken yerde en çok koşturduğu, başka biçimde koşturduğu evreler,
de olabilir, örneği pek olmasa da neden olmasın?
Belki Türkiye Cumhuriyeti'ni halen her şeye rağmen ve bir şekilde ayakta tutan mantık, yaklaşım, mücadele tarzı budur? Bilemeyiz. Bilsek de söyleyemeyiz belki de, o yüzden  bazı bilemeyiz'lerin için de çok fazla "bal gibi de öyledir, bal gibi de biliriz" enjektelidir, ağaca yapılan aşı'lama misali.
Ya tutmazsa? Tutar tutar, tutmak zorunda.

Asman qara âlem qara, dost-yeqinlar köñli qara'yken yaşamak görevdir yerinde yaşamak, insan kalarak diyerek,
aynı dünyanın farklı cephesinden iki şairin sözlerini harmanlayarak.

İçin rahat olsun Amiral, adın ve davan emin ellerde. Ben Misilleme evet, bahsettiğim de sadece Çağdaş Bayraktar değil,
gerçi sen bunu hissettmişsindir de ama ben yine de söyleyeyim; biraz da yarın, dün olacak bugüne dair bir ipucu ve bağlantı bırakma isteğiyle.

Velhasıl konuşmak, bazen susarak, bazen başka şekilde. Konsantre yazıdır belki de bu, zamanla demlenerek olması gereken özgül ağırlığa ve hacme kavuşacak. Galatasaray'a ne kadar örümcek Fernando lazımsa o kadar da gereklidir bize örümcek ağı gibi elektrik şebekesi, örümcek beyinlileri temizlemek için öz yurttan, öz yurda el atmışken düşman yine. Ben Misilleme olarak bile ÇB gibi artist artist laflar ediyorsam, ya bir şeyler yapmalıdır, ya da benim de vay halime. Ama dinim etnisitem ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olduğum için Türk'sem, bu, Türküm demek için yeterliyse ve başka Türkiye yoksa yıllar önce hain bir saldırı ile aramızdan ayrılan aydınımızın dediği gibi, ülkenin diyemezsin vay haline!

Ve davranış farkı, bazen, oyunculuk ile oyunsuluk arasındaki fark misali. Bu fark mı nedir, onu da bir gün ÇB anlatır, ya da anlatılacak ortamı sağlatır. İpucu mu? Şöyle ki bazen, mış gibi davranmak gerekir, gerçek gibi değerlendirerek, gerçek anlam kaygısıyla mış gibi yapılanın özündeki anlamı, mesajı zihnine zerk ederek.

Her şeyin değiştiği ama hiçbir şeyin değişmediği dünyada hem değişip hem de kendin kalarak tabii ki de.

Şimdi daha kararlı yürümek yolda ve yürürken gördüğümüzde bir köpek onu sevmek, kediye denk geldiğinde de ver bir pati diyerek.

Sorarsa böyle de.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
25 KASIM 2018 0020