9 Aralık 2018 Pazar

MALUMAT-I MAHSUSA - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Evrenin en debelenen yerindeyim. 
Ne menem bu çaba boş iyi ki gerilmedim. 
Çeneme gömülmüş yirmilik diş gibi 
Kaçacak yerim yok ama evimdeyim."

[Havadar, Büyük Ev Ablukada]

***

Günlerdir bir galeyan. Kıyamet kopuyor. Herkes diyor, ne düşünüyor, ne yapacak, ne yazacak. Gördüğü şeyler var ama nereye kadar susacak. Hain ilan eden mi istersin, korkak belleyen mi. Suskunluğu asalete yoran? Çok denecek kadar az. O yüzden artık bazı şeyleri itiraf etmek zorundayım. Çünkü günlerdir maruz kalıyorum ve kaldıramıyorum. Tarifsiz rahatsızım, rahatsızlığımı ve duruma olan tespitimi dile getiriyorum, çünkü ben söylemezsem herkes susmaya ve birileri de suskunluğumu şerre yormaya devam edecek:

"İstanbul'da yağmur L şeklinde yağıyor, hem de döner L!"

Nasıl mı?

Şöyle; gökyüzünden yer çekiminin de etkisiyle aşağıya doğru yolculuğa başlayan yağmur damlası, "bungee jamping"(birisi şunu Türkçeleştirebilir mi?) yaparcasına gözlerinin hizasına kadar sarktıktan sonra yönünü değiştirip gözlerine giriyor. Ve ne tarafa doğru yürürsen yürü, kafandaki kapüşonun çapı ne kadar geniş olursa olsun sonuç değişmiyor. Ben L şeklinde olduğunu keşfetmiştim ama "döner" halde olduğunu Turgut Başkan tespit ediyor. Ya da Turgut Başkan'a hayat veren hayat dolu, güzel yürekli birisi.

Tam bir psikolojik harp. Hem simetrik hem de asimetrik türden. 

Bir dakika bir dakika, ben yukarıdaki girizgahı yapınca, başka bir konuda konuşacağımı mı sandınız siz?

O zaman bazı sorular için yanlış adrestesiniz, çünkü ben Misilleme Kurşunkalem'im, Çağdaş Bayraktar değilim. Sizin sorularınızda fikrini merak ettiğiniz o, ben değilim.

Ve ben Misilleme'yim, Kurşunkalem. Farklı -ve çoğunlukla emperyalist- odaklarca doldurulmaya müsait, lakin tezleri de hiçbir zaman kendinden menkul olmayan dolma kalem olup da kurşunkalem adı ile niyetini gizlemeye ve başka payelerden faydalanmaya çalışanlarla karıştırmayın beni, lütfen.

Ve ben, Misilleme Kurşunkalem, ÇB beni bağlamaz, kafama silah dayasa bile istediklerini yazdıramaz. Ben gördüğümü, şahit olduğumu yazarım; yarı gerçek yarı ciddi yarı alaycı yarı saygın, bazen anlaşılır bazen anlaşılmaz, tabii orası başka.

Örneğin, birilerinin L harfinden daha dönüşlü ve hedefe yönelik olduğu yerde ve dönemde, dışarıdasındır; "Herkes konuşsa!" dersin. İçeridesindir, susarsın. Kendini düşündüğünden, susarsın. Olan biten işine geliyordur, susarsın. Korkuyorsundur, susarsın. Ya da öyle bir susarsın ki, bilen, gören birileri der ki keşke ülkede herkes böyle sussa, o zaman ülke de bu halde olmazdı. 

Bilemeyiz, yeri geldiğinde söylenecek şeyler vardır, yazılıp da şartlar olgunlaştığında paylaşılacak şeyler vardır. Peki yazılacak şeyler vardır da yapılacak şeyler yok mudur? Yoktur. Çünkü yapılacak olması için önce yapılmıyor olması gerekiyordur. Vardır ama yapılıyordur, o yüzden çoktur ama yoktur.

Ve satır araları, kaygısında yapıcı ve iyi niyetli olana, hakikati arayana ne büyük mühimmat ne büyük yanıt, bakana. (Baksana.)

(Bir doğum sancısı var; ÇB'ye, Ulus'a, Misilleme'ye kardeş mi geliyor acaba? Neyse, yanılıyorum sanırım. Eğer doğruysa da bir tek Ayçe Ablaya anlatırım galiba.)

Kişi bazen, fikirlerin yayılması için kendinden, adından vazgeçer. Ve bu sırada parçanın sözleri sanki daha da belirginleşir:

"Ooooo oooo kayış koptu kaptan
Ooooo oooo balık koktu baştan 

Yaklaştı fırtına / Denk geldi son fırtına

Şimdi Hz. Nuh gibi bir gemi yapacağım Allah aşkına
Çarşaftan yelkeni / Gel de bir gör beni
... ortasında bermuda şeytan üçgeni"

Youtube'da şarkıların altına hiçbir beklenti ve çıkarı olmadan o şarkıların sözlerini yazan o güzel insanlar, onlara sahip çıkalım da o güzel atlara binip gitmesinler, o güzel atlar da faytonlarda telef edilmesinler, bireysel keyif için o atlara bu yaklaşımı reva görenlerden herkes ulu orta, avaz avaz "demirin tuncu, insanın puştu" diye bahsetsinler. Amin.

Ah ne ironi vah ne ilona. Filmlerde olur; kişi, bir eşyayı başka bir işlev için -bir dakika alabilir miyim diyerekten- alır, kullanır, eğer işlem esnasında eşyaya dair bir tahribat yarattıysa bunu telafi eder, eşya sahibinin haklı tepkisini de sineye çekerek. Bazen o eşyayı alırken de onun hafiften formatını değiştirir, çünkü o an o hali gereklidir. 

İşte tam da bu kaygı ve tınıyla şairin birine yanaşıp şiirinden birkaç dize alıyorum, ve diyorum ki:

"Ayakkabılarını kapımın önüne gömmek istiyorum,
üstüne beton dökerek ve en derine.
Çünkü bu,'senden nefret bile etmiyorum"un bir tık öncesidir.' 
ve 
"İtinayla söküyorum, 
içimde, 
içimden 
her yana açan gülleri
Bilesin'le bilmeyesin'in arasındaki anlamın, mananın sıfırlandığı yerde"

En titrek virgülü silip, en kallavi noktayı koyarak.
En ufak bir tereddüt? Yok be olum, nerede;
o kaldı eskide, çok eskide.

*

Bilimin, halen, döner L şeklinde yağan yağmurdan koruyacak kadar gelişmemiş, geliştiyse de halka ulaşmamış olması gerçekten üzücü.

Ve yine ve;
anılar azdır, yetmez, yetmediğinden kağıda dökülmez,
çünkü yaşanması gerekenler,
yaşanması vaat edilenler rezervlerinden pek bir şey tırtıklayamamıştır.

Ayrıca kaç kişi farkındadır, 
yaşattığını yaşadığının.
Ve kaç kişi asla diyordur,
ben bu yaşadığımı yaşatmadım?

İsmet Paşa'nın dediği gibi:

"Hadi canım sen de!"

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
9 ARALIK 2018 1611
"FACİRE-Î DEHR"









24 Kasım 2018 Cumartesi

SENKRONİZE VE Bİ'ORGANİZE - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





"(...)
Bir şey geçiyor şu anda gecenin içinden
Kırmızı ve perişandır ay
Ve her an çökme korkusu içinde olan şu çatının
üzerinde
Bulutlar, yas tutan bir topluluk misali
bekliyorlar sanki yağış anını.
(...)
Ve dünya aciz kalmakta
Kendi dönüşünden.
Şu pencerenin ardında belirsiz biri
Merak ediyor beni ve seni."

[ Rüzgar Götürecek Bizi - Fürûğ Ferruhzâd ]

***

Hiç düşündünüz mü, bazen komşu dairelerden gelen sesleri çok net duyarken bazen hiç duyamamanızın nedenini?
Ben düşündüm,
lakin henüz bir sonuca varamadım.

*

Bazen, farkında olmadan, adını bile koymadan hazırlarsın kendilerini bir şeye. Bazı şeyleri biriktirirken içinde soyut ya da somut, bu ne işime yarayacak ki düşüncesine hakim gelir, sen atma biriktir, lazım olur zamanı gelince. Oysa hayat, içinde dağıttıklarını toplama bile müsaade etmeden zamanı geldi diyebilir, hayır, burada alt metin asla "Yellowrose" değil. Çağırır doğru zaman ve gidersin, gelmediği için gelmeyen onca olmasa da bir'ce şey için doğru zamanın aksine, dağıttıklarını düzenleme fırsatı bulamadan, yemek sonrası toplanan sofra örtüsü gibi toplayaraktan.

Rahatsız sandalyelerde yazmak insanı diri tutar. Kıbrıs'ta askerliğinin bir dönemini rehber olarak yapan Ulus Atay anlatmıştı, Rumların katil ruhlu lideri Makarıos'un para kaynağı ve sağ kolu Paulides'in sandalyesinde özel bir deniz süngeri kullanılmış, kişi oturduktan 2 saat sonra sünger beton sertliğini alır, kişinin rehavete kapılma ihtimalini ortadan kaldırırmış. Ama rahatsız masa motivasyon değil, gerginlik sebebidir.

Bazen öyledir, hep beklediğin savaşa hiç beklemediğin anda girersin ve de hiç beklemediğin bir görevi alarak, sandığın görevi'n hem kapsayanı hem pek farklısı. Dışa vurumun en aza indiği evreler kişinin lümpenleştiği evreler olabilir, korkup sustuğu evreler de. Ya da kişinin susması gereken yerde en çok koşturduğu, başka biçimde koşturduğu evreler,
de olabilir, örneği pek olmasa da neden olmasın?
Belki Türkiye Cumhuriyeti'ni halen her şeye rağmen ve bir şekilde ayakta tutan mantık, yaklaşım, mücadele tarzı budur? Bilemeyiz. Bilsek de söyleyemeyiz belki de, o yüzden  bazı bilemeyiz'lerin için de çok fazla "bal gibi de öyledir, bal gibi de biliriz" enjektelidir, ağaca yapılan aşı'lama misali.
Ya tutmazsa? Tutar tutar, tutmak zorunda.

Asman qara âlem qara, dost-yeqinlar köñli qara'yken yaşamak görevdir yerinde yaşamak, insan kalarak diyerek,
aynı dünyanın farklı cephesinden iki şairin sözlerini harmanlayarak.

İçin rahat olsun Amiral, adın ve davan emin ellerde. Ben Misilleme evet, bahsettiğim de sadece Çağdaş Bayraktar değil,
gerçi sen bunu hissettmişsindir de ama ben yine de söyleyeyim; biraz da yarın, dün olacak bugüne dair bir ipucu ve bağlantı bırakma isteğiyle.

Velhasıl konuşmak, bazen susarak, bazen başka şekilde. Konsantre yazıdır belki de bu, zamanla demlenerek olması gereken özgül ağırlığa ve hacme kavuşacak. Galatasaray'a ne kadar örümcek Fernando lazımsa o kadar da gereklidir bize örümcek ağı gibi elektrik şebekesi, örümcek beyinlileri temizlemek için öz yurttan, öz yurda el atmışken düşman yine. Ben Misilleme olarak bile ÇB gibi artist artist laflar ediyorsam, ya bir şeyler yapmalıdır, ya da benim de vay halime. Ama dinim etnisitem ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olduğum için Türk'sem, bu, Türküm demek için yeterliyse ve başka Türkiye yoksa yıllar önce hain bir saldırı ile aramızdan ayrılan aydınımızın dediği gibi, ülkenin diyemezsin vay haline!

Ve davranış farkı, bazen, oyunculuk ile oyunsuluk arasındaki fark misali. Bu fark mı nedir, onu da bir gün ÇB anlatır, ya da anlatılacak ortamı sağlatır. İpucu mu? Şöyle ki bazen, mış gibi davranmak gerekir, gerçek gibi değerlendirerek, gerçek anlam kaygısıyla mış gibi yapılanın özündeki anlamı, mesajı zihnine zerk ederek.

Her şeyin değiştiği ama hiçbir şeyin değişmediği dünyada hem değişip hem de kendin kalarak tabii ki de.

Şimdi daha kararlı yürümek yolda ve yürürken gördüğümüzde bir köpek onu sevmek, kediye denk geldiğinde de ver bir pati diyerek.

Sorarsa böyle de.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
25 KASIM 2018 0020



14 Kasım 2018 Çarşamba

PATOLOJİK BULGULAR VEYA MANİDAR VURGULAR - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





"Bulunduğumuz çevre, her türlü samimiyetten uzak..."


İsmet İnönü,
Sina Cephesi,
Ocak 1918

***

İnsanların satır aralarına sızan bilinçaltları, (aynı)insanlara katlanma konusunda şartları zorlaştırabiliyor.

Yeni şehrimde yeni evimde, ilk yazı; yazın uğurlandığından emin olacak kadar üşüdüğüm yerde. Evim? Kiralık, eşyalı. Tek eksik, mutfak da dahil olmak üzere  hiçbir yerinde masa olmaması. O yüzden yine mutfakta, sol dizimi çamaşır makinesinin kapak çöküntü kısmına sokmak suretiyle temiz bardak-tabak selesini kenara çekerek, tezgahta. Tuhaf, çünkü "tezgaha gelmek'ten anladığım hiç bu olmamıştı.

Bazı şeyler hiç değişmez, kombili evde kombisel sorunlar yaşamak gibi. Acılarımı anımsıyorum, içim yeniden yansın da donmayayım şu soğukta diye desem çok arabesk olabilir, lakin popülerlik sırası arabeskte, böylece normalde yukarıdaki cümleye ıyyy diyecek olan kitle şimdi okuduğunda ovv da diyebilir. Lakin iki tepki de lümpen ve yok hükmünde.

Genelde, yazdığın bir yazıdaki cümleyi hatırlamakta sıkıntı çekersin. Genelde o cümleyi anımsatacak olsan anımsamakta sıkıntı çekersin. Anımsayamadığından anımsatamadıklarının içinde yarattığı kağıt kesiği tadındaki hüzün. O durumda genelde kurduğun cümle, cümlenin esasındaki lezzeti vermez. Fakat pek azı, anımsayamadığından daha seni tatmin edecek ve derli toplu olanı oluşturmanı sağlar. Sağladı bile ve evet, bu yazı, anımsanamayan o sözün yerine konuşma sırasında geçen "İnsan her şeye alışabilen aşağılık bir varlık. O yüzden, uyum yeteneğinin zayıf olmasından mütevellit nesli tükenen canlılara daha çok saygı duyuyorum insan'dan" cümlem bir yerlere ve bu haliyle kazılı kalsın diye yazıldı. Ayrıca ilona, Latince ve takım yıldızı demekmiş, Helen isminden geldiğine dair iddialar da var, word bile altını çizerken ben ne(reden) bilem? Ki bence isimler Türkçe olmalı, içinde olumsuzluk barındırmamalı. Bir kişiye hayat boyu sesleneceğin isme dikkat etmeli, seçeceğin isimle hayat boyu bir canlıya sesleneceğini hesaba katmalı, insan 30 yıl duvara devrim dese duvar inceden bir kıpırdar, ama sen bu cümleden yola çıkıp cesaret bularak dersen ki e ama neredeyse 30 yıl Mustafa Kemal Paşa ile yan yana olanlardan karşı devrimci nasıl çıkar? Düşman yine öz yurduna el atarsa çıkar, fazla karıştırma. Geç başka sayfaya.

Şıırıksk zıııı zuzzuu zııı uuaaaau (Sayfa çevirme efekti ve tam o anda buzdolabından gelen varoluşsal sancılar çağrışımı yapan sesler.)

Yıl 2018 ve halen kitap fuarları üniversite öğrencilerinin vize haftasına denk geliyor, getiriliyor, getirildiğinde de yanlışlıkla birisinin ayağına basmanın yarattığı minvalde bir mahcubiyet duygusuyla hatadan dönmek yerine hata gelenekselleştiriliyor. BÖYLE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ YA. Ben bunları yazarken interneti aşağıdaki komşudan alıyorum. BÖYLE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ YA(2) İnterneti aşağıdan alıyorum ama bilgisayarıma yetişmiyor. Sadece evin bazı odalarının bazı kısımlarında dolaşıyor. İnternet şifresini bana veren kadın değil, verdiği internet şifresi üzerinden yayılan kablosuz ağ. Her yerde arayıp dibimde bulduğum bir ev sahibi vesilesi ile bulduğum evde yine o tatlış ev sahibinin yönlendirmesi ile çıktığım teyzeli bir katta katı teyzeli yapan teyzeye gidiyorum, eşyalı olan evi yaşanabilir kılmak için temizlenmesi kapsamında, bir kadın var yapıyor temizliği diyor, tamam diyorum, ben sabah 10 gibi çıkarım evden işe,(işten ev... tamam sustum) o da o zaman bassın sabah 9'da zile? Olur? Olur. Ertesi gün kapı çalıyor tam da denildiği gibi 9'da ve basılarak zile, kapıyı açtığımda 25-26 yaşlarında birisi, kıyafeti dikkat çekici, sıradanlıktan uzak ve yöresel. Kafamdaki temizliğe gelen "teyzemsi kadın" teyzesizce kayboluyor, yeksan, yerde. Şive bozuk, şive tatlı. Memleket? Türkmenistan. Manzara "Pınar başına geldi bir elinde güğümü"den hallice. Senaryom farklı konukları kısa süreli de olsa içine alma konusunda yine hevesli, yine aç, iştahlı. Kızın hikayesi ise hüzünlü. Evli, 1,5 yaşında çocuğunu kaybetmiş, eşi de oradan buraya getirmiş. Türkmenistan'da ders kitaplarında Köroğlu varmış da Atatürk yokmuş. Atatürk kadar olmayan başka yaşamsal eksiklik de iş imiş. Buraya gelmiş, hayalleri ve hayallerinden alakasız hayatı arasında sıkışarak, işten eve evden işe. Sen yazarsın, yazarsın o zaman beni diyor, tamam diyorum. Muhtemelen yazılan insanlar içinde en masum olanlarından ya da bari yazılanları hak etseydin denilmeyecek türden. İnsan, bazı insanların, kendisini -değerlerinden soyutlamak biçimde-, kendi bedenine diri diri gömmesine tanık olmak zorunda kaldığında tarifsiz bir hüzün duyar. Bedensel ölüm haberini almakla bile kıyaslanabilecek türden, talihsizlik ve kabullenememezlikte. Ama insan, her şeye alışan bir aşağılık bir varlık demiştik. Konformizm ve lümpenlik, yani modern çağ denilen cehennem'lik. Keşke bazı şeyleri aşağılık kılan sadece alışmak olsa.

Misilleme Kurşunkalem dolmuş mu ne? Olsun, sorun yok, ayrıca çok da şe'yapmayın, bu kalanlar kuyunun dibi, dibinde kalanlık, karanlıktan grice, er ya da geç gelecek olan durak, aydınlık. (Ama sakın bana Perinçek deme.)

Kombisel sorunlar hayatının merkezindeyken başka sorunlara odaklanmakta sıkıntı çeker insan. Bazen de der, acaba askerlerin, özellikle de şehitlerin kanlarından ufak ufak kaplara koysak, o kapları da masalarına, elleri kalem tutanların. Bazı şeylerin yazılması ve yazılmaması konusunda vicdan kıblesine destek olur mu? Her neyse. Yazının bir ucu Ankara bir ucu İstanbul. Kalbim bir yerde kitaplığım bir yer. İçim, içimi yedi ve attığı konum doyduğu yer, dolduğu değil. Ah zavallı Misilleme, Çağatay'la arasına ülke koymuşken şimdi de Senâ'sını bıraktı hikayenin belirginleştiği yerde. Öyledir, insanlar bazen konuşmadan anlaşırlar, konuştuklarında ağır gelecek gerçekleri konuşmamak üzere.

Ve Misilleme'nin yazı(t)larına görsel kaynağı olan en sürrealistinden Pawel, ah bir bilsen; ıspanaklı ve peynirli, ancak fıstıklı kadayıf görüntüsünde olan böreğimsiye bir gün içinde kaç kez aldandım bugün, kaç kez yaklaştım, kaç kez el uzattım da kaç kez elimi uzattığımla kalıp tabakta duranın gerçek yüzü ile karşılaştım. Boş-ver bilme ya da verme içinde duranı içini hak etmeyene. Yok-say.

(Kahkaha mı ağlama mı olduğu belli olmayan sesler beni her zaman tedirgin eder. Hele de sesin kaynağı belli değilse.)

***

"Su ısınmıyor, senin elin soğuğa alışıyor."

Bir kombi atasözü.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
"Geldikleri gibi giderler" artı yüz yıl artı bir.
2339, İstanbul.


6 Ekim 2018 Cumartesi

TEBDİL-İ MEKANDA FERAHLIK T-ARAMASI VE 4000 VURAMAYIŞ - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




"Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan, 
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha! 
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, 
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!"

[ Sis, Tevfik Fikret ]


***

Antika Titanik'in şehir versiyonundayız. Tevfik Fikret'in fazlası yok, eksiği var. Evet biz, ben Misilleme, yanımda ÇB'lerden TCG olmayan Bayraktar. Filmlerde olacak türden bir telefon görüşmesi ve telefonla anlatılamayacak türden hızlı gelişmeler, kıyamet alameti gibi ve o an kıymetli bir dost vardı yanımda diyecektim ki olur mu dedi içimdeki TDK, dostun kıymetsizi? Ben hedef almıştım, balonu, vuracağımı biliyordum, sahilde, iki günlüğüne, Mersin. Ve hedefi vuracağımı biliyordum ben, vurdum şimdi ve hem hedefin içinde hem de hedefteyim. ÇB'de işler hep olağan dışı ilerler. Doğal süreçlerin ayağı çarpıktır, taşa takılır, zikzaklar çizer. Tümevarım ister, payına hem tümdengelim düşer, sanırım bu terimleri de Atatürk Türkçeleştirdi, nereden mi biliyorum? Baksana, çok güzeller!

İnsan Metrobüste ya yıpranır, ya da kötü insana dönüşür, başını cama yaslama ve iç tarafa bakmama suretiyle ve cerrahi olmayan müdahalelerle vicdanını parça parça aldırarak. Hikaye, çocukken Galatasaray sebebiyle görmediği Mecidiyeköy'e hayranlık duyma seviyesinden Mecidiyeköy'de kendine ev bakacak seviyeye nasıl geldi? Evet, 1+1 arıyorum, gazeteye 10-15 dakika uzaklıkta olsa yeter. Gazete? Evet, ÇB, "içeride." Tam olarak pozisyonu ne diye sormayın, mesele çift yüzlü madalyon misali, gelişmeler heybede, dökülür şartların olgunlaştığında, ileride.

Aç parantez. 13 Kasım'dı, 1918. Durum oldukça vahimdi ama geldikleri gibi giderler dedi Baba, geldikleri gibi gittiler, 6 Ekim 1923. Ki Baba, 13 Kasım 1918'den önce Adana'daydı, eşrafı topladı, durumu anlattı, yeterince anlaşılır olmadı, o da dedi demek ki tüm yurdu gezip anlatmalı. O kitlede anlayan azınlıklardan birileri durumu anladı ve Adana gazetesini çıkardı, "Eşeğin kuyruğu hala elimizde" manşetiyle. Düşman kudurdu, kuyruğunda hissedince eli, kaçmak zorunda kaldı gazeteyi çıkaranlar Pozantı'ya, bir vagonda devam ettirdiler çıkarmaya, "gazi" anlamı taşıyan "Yeni" adıyla, Yeni Adana. 2013'te orada yazmış, haftalık ek de çıkarmıştı ÇB. Yine 13 Kasım'dan önce yine 1918, bu kez 2 Eylül. Yunus Nadi kurdu Yeni Gün'ü. Sonra o Yeni Gün Ankara'ya geçti İstanbul'dan, sonra ilan edilince oldu Cumhuriyet. 2 Eylül'de doğmuş olan ÇB, bu meselenin tam 100 yıl sonrasında o gazetenin içerisindeydi, İttihat ve Terakki'den kalma bir masada, hayalindeki yerde hayal ettiğinden -belki de daha önemli de olsa- farklı bir biçimde. İstanbul'da Misilleme'den ilk yazı, İstanbul'un düşmandan temizlenişinin yıl dönümünde ve bilinçli değil, -evrenin tarzına bakılırsa muhtemelen- tesadüf de. Kapa parantez.

Şehrin temsiliyeti Metrobüs, basık, kalabalık, yer bulursan rahat, gezmelik. O kadar yorar ve yorucudur ki tempo, topuklarının üst kısmına kesiklik çizgiler çizersin ve üstünde yazar: "Buradan kesiniz."

Avcılar kelimesini duyduğunuzda Söğütlüçeşme diye tamamlamadığınızda eksik hissediyorsanız, geçmiş olsun, ruhunuzdan Metrobüs geçmiş demektir. O saatten sonra asansör durduğunda hangi durağa geldik ya da kaç durak kaldı demenize takılmayın.  

Ülkücüler için çok iddialı olabilir ama Ülkü'ler iyidir genelde, ablalık ve temizlik ruhlarına sinmiş, dünyaya bu görevlerle gelmişçesine. En azından ikisinde böyle ve Ulu Önder'in "kız ismi önerisi" hanesinde de bu isim yazdığına göre... Vardır elbet bir bildiği. Vardır elbet farklı bir etkisi.

İnsanlardan oluşan insan işi bir cehennemde temizlemeye çalışmaya çalışmak bir şeyleri. Eline aldı bir gün gazeteyi ve elindeki gazetede emeği vardı. Ve başka bir Türkiye Cumhuriyeti yoktu. ÇB kendisini öyle bir türbülansa gönüllü soktu ki ben bile çıktım alanımdan, yazdıklarıma baksana, hiç Misilleme gibi mi, onun yazdıkları mı, zamanı var daha, acele etse de etmiyor gibi, doğru zaman önemli.

Trajikomik olan, son zamanlarda keşfettiği bir şarkıcının şarkılarından birisinde en yadırgadığı söz,
"Ben senin üvey oğlun gibi / Sana muhtacım İstanbul / Beni sokaklara atma" iken sadece 10 gün sonra üvey bir oğul oldu, İstanbul'da, kendini sevdirme isteği ile kendisinin sevme isteği kol kola.

Sonra atıldı el çantaya, çıktı içinden bir kitap, çevrildi rastgele bir sayfa ve altı çizili olan sözlerden birisi döküldü yazının sonun doğru:

"Hayat bu. Kim, hassas ellerini koruyacak bir çift eldivenle doğmuştur ki?"

Ya da ve ve de,

"Gaddar kimseler, yanılgılardan imal ettikleri sahte dürüstlükten güç alırlar. Bana sökmez. Zalimlik, cimrilik ve büyüklenme; aptallığı örtmede kullanılan aptallıklardır."

Ve
ve
ve; şarkıdaki "
senin için teslim olmadım kafa tutup cihana kalktım geldim /  işim de yok bi’ gidişim de yok / ama düşümde kabuslarla geldim / aç bağrını, yaslayayım yorgun başımı"
kısmında kendimi buluyor ama bir kadını değil, hayali kastediyor(d)um.

Aleyna aleyküm selam İstanbul,
Kimisi için hoş-nutsuzluk anlamına gelse de
ben ve içimde bir miktar ÇB,
geldim-geldim,
geldik.

Veni-Vidi-Vici'de Veni ile Vidi arasında bir yerdeyim,
tabii şimdilik.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
6 EKİM 2018 1407
TEVFİK FİKRET İSTANBUL'U




26 Ağustos 2018 Pazar

BÜYÜK TAARRUZ SAAT KAÇTA BAŞLADI? - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR

Bazen herhangi bir konuya dair çok derine indiğinizde yüzeysel bir konu gözden kaçabiliyor. Dün gece bir dostumun sorusu, Büyük Taarruz'a dair bir "muallaklığı" fark etmemi sağladı. Sorusu şuydu: "Büyük Taarruz 04.30'daki topçu atışı ile başlamışken, Kurtuluş(1994) filminde neden saat 05.30 olarak gösteriliyor? TRT yapımcılarının tarih bilmezliği mi?" Kurtuluş serisinin senaristi Turgut Özakman ki kendisi bu alandaki en bilgili kişilerden birisi. Bunun üzerine bu alana hakim ve kitaplığımda da kitapları olan kişilerin "Büyük Taarruz kaçta başladı" sorusuna verdikleri yanıtları araştırdığımda iş daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şöyle ki: Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk'ta(1927) "Saat sabah 05.30'da topçu ateşimizle taarruz başladı." diyor. Atatürk döneminin lise Tarih(1931) kitabı, dördüncü cildinde "Sabahleyin beş buçukta gittikçe şiddetlenen yoğun topçu ateşiyle büyük saldırı başladı." diyor. Büyük Taarruz'da 1. Kolordu Komutanı olan Orgenaral İzzeddin Çalışlar, "İzzeddin Çalışlar'ın Anılarıyla Gün Gün, Saat Saat İstiklal Harbinde Batı Cephesi"(1932) kitabında, Büyük Taarruz'a dair kendisinin orduya yazdığı 26 Ağustos 1922, 05.30 tarihli raporda, "Karanlık sebebiyle taarruza ancak saat 05.00'te girişilmiştir." diyor. Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali(1963) ikilemesinin ikinci cildinde, "Taarruz, 26 Ağustos 1922 Cumartesi günü sabah saat 4.30'da topçu ateşi ile başladı." diyor. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam(1964) üçlemesinin ikinci cildinde, "Gün ağarırken saat 4.30'da topçunun tanzim ateşi başladı. 5.30'a kadar devam etti." diyor. Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan(1967) beşlemesinin beşinci cildinde, "26 Ağustos sabahı saat dördü çeyrek geçiyordu, ki birdenbire dağı taşı dolduran sessizliği bir tek topun gürültüsü yırtıp paramparça etti. İlk mermiyi atan on buçukluk bir obüstü" diyor. Sinan Meydan da Sözcü gazetesinde yayımlanan 28 Ağustos 2017 tarihli "Ne muazzam zaferdi o Büyük Taarruz" başlıklı yazısında "Türk topçusu, saat 04.30'da ateşe başladı. Ateş 5.30'a kadar sürdü." diyor. *** Alıntılardan da anlaşılacağı üzere Büyük Taarruz'un başlama saati üzerine ağız birliği söz konusu değil. (Bir de, bazı kaynaklarda Büyük Taarruz'un saatinin 04.30 olarak belirlenip, hava şartlarından ötürü 05.30'a ertelendiği iddiası var. Fakat bu iddia ile ilgili elimde bir kaynak yok. Bu tarz bir kaynağa sahip olan kişi de bunu bana ulaştırırsa araştırmaya katkı sağlamış olur.) Burada Nutuk'u ve resmi Tarih kitabını baz almak gerekiyor belki de ama Büyük Taarruz'da 1. Kolordu Komutanı olan kişinin raporu en sıcağı sıcağına bilgi pozisyonunda ve o da Nutuk ve Tarih kitaplarından başka bir saat söylüyor?
Okudukça netleşmesi gereken konu, okudukça bulanıklaşıyor. Sahi, kaçta başladı Büyük Taarruz? 04.15? 04.30? 05.00? 05.30? Ve bu bilgi farklılığının sebebi nedir? TÜRK SUBAYI GİBİ YAŞAMAK VE ÖLMEK
"Yarım saatte size o mevzileri almak için söz verdiğim halde sözümü tutamamış olduğumdan dolayı yaşayamam."
Albay Reşat Çiğiltepe(Mustafa Kemal'e yazdığı mektuptan)27 Ağustos 1922

27 Ağustos günü saat 08.00 sularında Erkmentepe'nin düşmesi ile Çiğiltepe'nin alınması büyük önem kazandı. Mustafa Kemal Paşa Albay Reşat Beyi aradı,
"Niçin hedefinize varamadınız?" dedi, bunun üzerine Albay Reşat Bey, "Yarım saat sonra hedefe ulaşacağını" söyledi.

Yarım saat sonra Mustafa Kemal Paşa aradığında Reşat Bey değil, onun bıraktığı mektubu vardı.


Mektupta da yazının başındaki cümle.


O gün 17.30 civarında Çiğiltepe alındı...


Ve yine o gün, Albay Reşat Bey,
Reşat Çiğiltepe oldu...

Sonsuz saygı ve minnetle...



RİCA


26 Ağustos 1071'i Türklerin Anadolu'ya "ilk" girişi olarak kutlayacağınıza hiç kutlamayın, emperyalizmin Türkleri Anadolu'da işgalci gören "Anatolia" tezine daha az katkı sağlamış olursunuz.
SON SÖZ  Birilerinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak 1071'i Türklerin Anadolu'ya ilk girişi sandığı, algılatmaya çalıştığı yerde...  Yine birilerinin, Büyük Taarruz'u ve onun Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk'ü yok saymak için Malazgirt zaferini -üstelik ümmi bir anlayışla yorumlayıp özünden kopararak- paravan yapmaya çalıştığı yerde son sözü Mustafa Önsel'e bırakalım:

"Öncelikle ifade edeyim ki Alparslan da, Mustafa Kemal de bizimdir.


Ağustoslar üzerinden bile bizi bölmeye çalışanlar hainin kare köküdür.


Ayrıca ifade edelim ki, Türkler, genel bilginin ötesinde Anadolu coğrafyasına çok önceleri Kimerlerle, İskitlerle, Kıpçaklarla gelmişlerdir.

Erzurum ve Beşiktaş'ta ortaya çıkan kalıntılar bunun en son örnekleridir...


Bugün Urartu kalıntılarını inceleyen arkeologlar onların da en azından Orta Asya orijinli olduğunu ifade ediyorlar...


Özet; 10
71 Oğuz boyunun Anadolu'ya girişidir.

Zafer Bayramımız kutlu olsun!"
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
26 AĞUSTOS 2018

25 Ağustos 2018 Cumartesi

AYRILIKÇI MUHALEFET İSTİYOR BİR GÖZ, SİYASİ İKTİDAR VERİYOR İKİ GÖZ - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR


En başından söyleyelim, PKK bir terör örgütüdür, HDP de onun vitrinidir. PKK'dan ayrı bir yapı olmadığı gibi böyle bir isteği de yoktur, aksine bu durumdan memnun olduğunu belirten açıklamaları ve tavırları da ortadadır.

Türkiye'de terörle ilişkisi olan, teröre yardım ve yataklık suçunu işleyen kim varsa derhal hukuki işlem yapılmalıdır.

Fakat hukuki anlamda haklı olduğun yerde hukuk dışı davranmak, şiddete başvurmak sadece suçluya meşru zemin ve mağduriyet alanı açar.

Cumartesi anneleri meselesinde de olan budur.

Oradaki hiçkimse ile asla aynı görüşte olduğumu düşünmüyorum.

Ayrıca "Cumartesi Anneleri"nin kayıp çocuklarının azımsanmayacak bir kısmının da "Örgüt içi infaz" kapsamında PKK tarafından öldürüldüğünü ya da alıkonulduğunu düşünüyorum.

Eğer o anneler ve kitle içerisinde terör örgütü ile ilişkisi olan, suç işleyen insanlar varsa derhal işlem yapılmalı.

(Tabii o anneler içinde terör örgütü ile ilişkisi ve gönül bağı olmayanlar da bu eylemin terör örgütü propagandasına dönüşmesine karşı çıkmalı(ydı).)

Şeffaf biçimde.
Ama bunun yerine hem AKP'nin kendi militan kitlesini daha diri tutacak hem de HDPKK kanadına istediği "mağduriyet alanı"nı verecek şiddet unsuru tercih edilmekte.

PKK'nın ve onun "iyi polisi"ni bile oynayamayan uzantısı HDP'nin bu tarz sert müdahalelerden rahatsız olduğunu düşünmek için Plüton'da falan yaşamak gerekiyor.

Bu cümleyi garipseyenler için bir örnek ile anlatayım...

Hakim bir abim anlattı:

"Çağdaş, terör ile ilgili davalara da biz bakıyoruz. Ve o davaların neredeyse tamamını takip eden Sezgin Tanrıkulu ve bazı HDP vekilleri var. Bir de Almanların ağırlıkta olduğu yabancı kişiler.
Gençlerin karıştığı bir eylemde tutukluluk halinin devam etmesini gerektirecek durum olmayınca tutuksuz yargılama kararı verdik, hukuk çerçevesinde ve doğal olarak. Ve o vekiller aksi yönde bir karara kendilerini o kadar hazırlamışlardı ki, biz tahliye kararı verince yüzleri düştü, hayal kırıklığına uğradılar."

***

Eğer elinde hukuki güç varsa ve hukuken haklı olduğun konuda hukuk dışı bir tavır takınıyorsan, ya sosyolojik durumu göremeyecek kadar gözün dönmüştür...

Ya da sosyolojiyi çok iyi bildiğinden, derdin şiddet üzerinden hem kendi kitleni hem de karşı kitleyi diri tutmak, bu vesileyle de kendi yerini sağlamlaştırmaktır, "Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek" suçunu alenen işleme pahasına.

Yıllardır yaşadığımız gelişmeler, birilerinin sosyoloji bilmemek bir yana, sosyolojiyi silah olarak kullanabilecek kadar iyi bildiğini gösteriyor, kendi yerlerini sağlamlaştırmak için, toplumsal ayrışmayı körükleyerek.

***

Türkiye bir dükkansa bu bizim dükkanımız. Dükkana giren ve etrafı dağıtan file de, o file meşru saldırı hakkı verecek gayri hukuki duruma da sessiz kalamayız.

Bizim, siyasi iraden de, siyasi iradenin belirlediği ve siyasi iradenin Cumhuriyet kazanımları karşıtlığı konusunda doğal müttefiki olan sahte muhalif kesimden de, muhalif kesimi bahane ederek siyasi iradeye eklemlenen sözde muhalif, sözde Atatürkçü kesimden de farkımız bu.

Kalbe değil, akla hitap etmek. Bazen kalbimize ve gönlümüzden geçenlere rağmen.

Ve yazının sonunda; Cumartesi Anneleri meselesinde de görüldüğü gibi, terör örgütü tarafından kullanılan bir eylemde, eylemin içindeki hukuksuzluktan bahsederken terör örgütüne net bir şekilde tavır koymamanın da terör örgütü propagandasına destek vermek anlamına geleceğini belirtmekte, vurgulamakta fayda var.

İŞGAL ALTINDAKİ CUMHURİYET VE UYGULAMALI ÖRNEK

Yazının sonunda "
Cumartesi Anneleri meselesinde de görüldüğü gibi, terör örgütü tarafından kullanılan bir eylemde, eylemin içindeki hukuksuzluktan bahsederken terör örgütüne net bir şekilde tavır koymamanın da terör örgütü propagandasına destek vermek anlamına geleceğini belirtmekte, vurgulamakta fayda var." demiş ve yazıyı sonlandırmayı düşünmüştüm.
Fakat, yönetimi gayri hukuki biçimde işgal altında olan Cumhuriyet gazetesinin bugünkü(25.08.2018) manşeti de bu bahsettiğim durumun uygulamalı örneği olmuş. Bu yüzden o manşeti de yazıda paylaşmakta fayda var.

Tabii işin içinde HDP-PKK'ya gereken tavrı koyamamak da olduğundan, birileri bu duruma da Ahmet Altan'ın gazetede yazması kadar tepki gösterir mi, bilinmez... Göreceğiz...
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
25 AĞUSTOS 2018

23 Ağustos 2018 Perşembe

SİSTEMDE KARŞILIĞI OLMAYAN GECE MESAİSİ - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Bu kadar kağıt beni açık eder mi sanıyorsun?"

[ Yeditepe İstanbul ]

***

Vallahi geri geldi...

-Kim?

Kim olacak, o kafa, hunili olan, renk renk.

Akşamüstü çok sevdiğim bir abimle konuşurken ona son günlerde Hira'da gibiyim, yalnız ve düşün düşün üstüne binmiş halde derken biraz daha ilerleyen saatte(saatlerde bile değil) vahiy gibi geldi o eski Misilleme Kurşunkalem modu, zamansız gelince ikram edecek bir şey bulamadım, onun da pek kalası yok, dedim bari, yazılaştırayım. Çünkü bazen elden sadece bu gelir.

Hafife almayın, yazılaştırmak önemlidir, Doğu ne çektiyse azımsanmayacak ölçüde bundan çekti. Yani Doğu, ne çektiyse kendisinin cehaleti kadar Batı'nın mekanikliğinden, emperyalizminden çekti. Türk ise her ikisinden çekti. Oysa olay bu "ara dayağı" kıvamına hiç gelmemeliydi. Yakışmadı.

Hafife almayın yazılaştırmak önemlidir demişken, okuduğum bir kitapta ne güzel anlatmıştı güzel bir insan bu durumun önemini, 
kendileriyle alakasız yazılanları oynamak zorunda bırakılmak suretiyle önemini kavrayamayanların önemini kavrayanlar tarafından nasıl hedef haline geldiğini ve Yeditepe İstanbul'daki Önem karakteri de bu durum kadar olmasa da hem senaryo hem de edebi anlamda gayet önemliydi, ancak Önem'in önem sırasında ve bu paragraftaki yeri, dar açısının da etkisiyle yazılaşma üzerine o güzel insanın alıntısına dönmek istiyorum (çünkü yine yazmak istediğim konu yazı içindeki hakimiyetini kaybetmeye başlıyor ve biraz daha paylaşabileceğim meşru zeminin menkul cümlesine gelemezsem eğer yüksek bir yere çıkıp hayıııır diye bağıracağım ve saat kaç olursa olsun en azından bu konuda bağırmakta haklıyım): 

“Tarih, açıkça gösteriyor ki tarihsel olayları saptamak ve gelecek kuşaklara aktarmak bakımından Batı ile Doğu birbirinden ayrı yöntemler seçmişlerdir. Bu konuda Batı dünyası “Kaydi (kaydedici, kayda geçirici)”, Doğu dünyası da “Hafızavi (belleğine güvenip akılda tutucu ve zamanı gelince bellekten aktarıcı)” yönteme itibar etmişlerdir. Böyle olunca da Doğu, kendi tarihini bile, her gördüğünü hemen kayda geçiren, belgeleyen, yazılı belgeler geliştiren Batılı tarihçilerden öğrenmek zorunda kalmıştır. Doğal olarak birçok saptırmaları, gerçek dışı beyanları sineye çekme pahasına...”

Gerçi güzel bir insanın konuya dair güzel bir alıntısı da demişken güzel insanın hayatta olduğu ve kitabında bahsettiği şeyleri basınla paylaştığı dönemde en az onun kadar güzel bir insan o dönem canlı yayına bağlanmış, bu insanın, anlattığı kadar güzel bir insan olmadığını iddia etmiş, o güzel insanın söylediği kadar güzel bir insan olmadığını iddia eden insan da en az o insan kadar güzelken ilk bahsettiğim güzel insanın kitabının ön sözünü yazan insanın da en az bu iki insan kadar güzel insan olmasıyla hem ortalık hem kafam iyice karışmıştı ki ben güzel insanın yazmanın önemine dair sözünü yazarken yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi cümlesinde güzel sevmenin fiziken güzel olan birini sevmek değil de birisini güzel sevmek olduğunu çok sonradan anlamıştım, muhtemelen bir gün kendimden hiç beklemediğim kadar güzel sevince, sevebilince birini ama eskide kaldı tabii, hayır, güzel sevmek ya da sevebilme(k) potansiyeli değil, biri-leri.

Çünkü sen, yani ben, birçok rengi sevmediğini anlayarak yaşarken bir rengi sevdiğini anladığında renkten çok rengi geçici olarak üstünde taşıyan, hatta kendisi renkmiş gibi gösterirken aslında o rengi aksesuar yapanı doğru sanmıştın ve durumu kabullenmek de senin asıl sevginin öz'e, renge; aracılara değil amaca olduğunu anlaman da kolay olmamıştı. Bir de hayatın sevmediğin renklerden ibaret olduğunu sandığın yılları düşün, hatta kendini renk körü sandığın ama sandığından daha kapsamlı bir hastalık hali. Sen taa oralardan geldin, yüreğinin yol-yordam ve kavram yorgunu olmasından doğal ne var? Belki de tam da bunu anladığın anda yeniden doğdun, ne diyelim, nice yıllara, çünkü geriye dönüp baktığında artık kısmen de olsa diyebilirsin, "yaşadım"!

Belki de Doğu insanı kötü günler yaşadı genelde, bu sebeple de hiçbir şeyi kaydetmek içinden gelmedi, sonra da olayın bu noktaya geleceğini kestiremedi ve düşünsene -vallahi bu diyeceğim de konuyla doğrudan olmasa da alakalı-, bugün Doğu insanı, olumsuz bir dönemden bahsederken "Orta Çağ karanlığı gibi" diyebiliyor, bu tabire kendi hayat terminolojisinde yer açabiliyor, çünkü bilmiyor Batı için karanlık olan o dönemin kendisi için aydınlık olduğunu.

İnsan, bu konuların dibine vurduğu anda hem kalbi, hem aklı, daha da önemlisi hunisi bir olan ablası ile konuşurken düşünmeden edemiyor:

Her üç yurttaşından en az ikisinin en azından hayatının bir döneminde pilot olabildiği yerde Türk Hava Kuvvetleri neden tüm alanlarda alanının en iyisi değil?

Neyse, en azından Eski Türkiye'de olduğu gibi Kurban Bayramı kapsamında kurban derisi toplama hakkı yeniden ve sadece Türk Hava Kurumunda, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmek deyiminde kastedilenin kurban derisi olduğunu öğrendiğin yerde bu konu çok sevimli gelmiyor olsa bile, güzel gelişme.

Ki ben, birilerinin çalma listelerine otomatik eklenen ve listedeki ahengi bozan parçalardan birisi olsam, utancımdan yerin dibine girerdim, istemsiz böyle listelerin içine girip rahatsızlık verdiğim yerde ama zamane şarkı ve şarkıcılarında bu hassasiyet neredeee, çünkü birileri onların akıllarına fısıldadı her şeyi en bilen bir ifadeyle, "reklamın iyisi kötüsü olmaz" diye.

Bu kez biraz da saatin 04.30 olmasının etkisiyle sormak istiyorum, bu cümleler arasındaki pamuk ipliği görünümlü çelik halatlarını tek görebilen ben miyim yine?

Her neyse.

Bir gün insanlık, bir gün de olsa insan olmayı ya da olmamayı başarabilecek, eğer bunu başardığı ya da başarmadığı günde kendinde kalıtsal değişiklikler yapar ya da bu evrene benden büyük zararlı tür yok, o zaman çakayım kibrit suyunu köküme! derse, ne mutlu.

Ama bu olmazsa, insan denen canlı, ikisinden birisini de demezse, bazı parçalar diyelim video sitesi tarafından mevcut parçalara benzer bulunduğundan "Bak sen bunu da seversin o zaman" gereksiz samimiyeti ve öngörüsü(zlüğü) ile -ki ona sorsan belki de bu düşüncelilik buna böyle yaklaşmak düşüncesizlik, iyiliğin yaramaması tarzı bir kuşak farkı iletişim sorununun tezahürü ve dışavurumu- listene eklenmeye devam ederse yine tolere edilebilir bir nebze de, lütfen şarkı öncesi reklamları için sadece Darüşşafaka duyuruları tercih edilsin, katkı sağlansın, destek verilsin.

Şarkı önü reklamlarında vıcık vıcık Türkçe pop koymak nedir, bunlar da kulak, ayıptır be!

***

Yani konuyla alakalı ve alakasız ama hem,

"Bıraktım, bıraktım vallahi
Senin yolun bayırlı
Dikenli teller aşsam
Araziler mayınlı"


hem de

"Ben düşerim kalkarım da
Eyvallahım yok yine
Sana darılmadım takılma küçük şeylere
Yandım söndüm kendi kendime".


Kaptan gibi diyor Emir Can İğrek, yukarıdaki dizeleri de kayığının içine alarak ve bence iki durumda da haklı olma ihtimali yüksek, yaşamadığı şeyi yazmayacak bir profil çizerken bunları yazdığına, söylediğine göre.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
24 AĞUSTOS 2018 0518