27 Ocak 2018 Cumartesi

Ekşi, Heykel, Mor...Bilinçaltı GBT'si - Misilleme Kurşunkalem







"Düşüyorum kulpum kırık
Üşüyorum paltom delik
Şairane delilikten sıkıldım
Öyle normal takılıyorum
"


[ Öyle Normal - Adamlar ]

***

Saat 23.50 gibi yönünü saat yönü üzerinden tanımlayamayacağım bir yönden ve kapımdan içeri girdi bir tepsi, odama.


"Saat x yönüne doğru" tarzı yapılan yön göstermesini bilmiyorum çünkü. Anlayamıyorum. Mesela saat iki yönü denince 12'nin hizası mı yoksa ikinin mi, ikininse saati tam nasıl sabitleyeceğiz? Bilmiyorum. Bazı konularda öğrenmeye çok yatkın olmama ihtimalin beni hep ürkütmüştür.

Neyse, tabii ki tepsi kendi başına içeri girmedi. Babamın iyilik saldırısı kapsamında mini bir görsel şölendi. Evet, hem iyilik hem saldırı. Çünkü bazı büyüklerimiz, her zaman bizim için en iyisini yaptıklarından, her şeyin en doğrusunu kendileri bildiklerinden o kadar emindirler ki o "iyilik"e itiraz etmek, "kötülüğüne mi söylüyorum/yapıyorum"dan başlar ve bilinçli bilinçsiz tüm demagojileri kapsar.

Bu kadar etkili bir yöntemin hâlâ terörle mücadele kapsamında değerlendirilmemiş olması tuhaf ve şaşırtıcı.

Tepsiye baktım, kızartma, ketçap ve mayonez. Saate baktım, 23.50. Mideme baktım, reflü.

Bu bana yapılan bir "iyilik" ve yapılan açısından olmasa da yapan açısından tartışmaya kapalı.  Benim de sonuca etki etmeyecek 16. bininci kavgaya girişmeye hiç mecalim yok.

Yesem? Hoşuma gidecek. Ama uzun vadede sıkıntı.

Yemesem, tabağı dolu görse babam, üzülecek.

İşin ironisi de bu saatte bana kızartma getiren babamın hem rahatsızlığımı bilmesi hem de kendisi mesleki açıdan sağlıkçı.

Uzun vadeli mutluluklar için kısa vadeli acılar, sıkıntılar çekmeli dediğimden beri kendime, hiç boşluk kalmayacak şekilde kısa vadeli sıkıntılar konvoyu geçiyor hayatımın tam ortasından sanki ve bu konvoy bazen, ülkemizin içinden 29 Ekim'de geçirilen terörist konvoyu kadar rahatsız edici. (Ve onlar bizler için hep teröristti. Ve kimse onlara saldırılarınızı durdurun temalı mesaj yollamadı. O temalı mesajı yollamayanlar genelde onların mesajlarına taşeron olmayı tercih etti. Adını barış koydular. Emperyalizm vaftiz etti. Siyasal İslam, amin.)

Ve tanısaydınız, -umarım bir gün tanırsınız-, siz de şu soruya kesinlikle, kesinlikle yanıtını verirdiniz:

"Hatice Hoca dünya tatlısı, değil mi?"

Misilleme Kurşunkalem, Çağdaş Bayraktar'ın bilgisayar başında olması gerektiği ve hatta yazı yazması gerektiği anlarda bilgisayara bencilce kurulan kişidir. Yani muhtemelen Misilleme Kurşunkalem, Çağdaş Bayraktar'ın üstündekilerden dağ görünümüne kavuşan masasında kendine açtığı yerden yazmaya çalışıyordur, tam da şu an.

Ve bazı duygular,

Kahrolsun bazı istek, özlem ve duygular.

Ne usûl bilir ne ortam.

Habersizce çat kapı gelir, vücudunun en az 3 yeriyle kırılgan tabakları tutmaya çalışırken sen,  senin huylanacağın yerlerine saldırı yapan fırlama arkadaş gibi yaklaşır sana ve dur yapma dediğin halde durmaz, yapar.

Hala gelmeyen mektup elimde buruşmuyor da yazmam gereken bir mektubun halen tarafımca yazılmamış olması beni biraz geriyor. Nazım sevenlerde ince bir tebessüm olurken Piraye'den taraf olanlar Nazım'e hem hayran hem öfkeli.

"
Çocuk havuzunu terk etmedik
Konuşmadan söyledik hep dan dun
Korku amca pis misafir
Lavaboda, balkonda, kuytuda
"


[ Öyle Normal - Adamlar ]

***

Sebepli ama dökemediğin gözyaşları başka zamanlarda ortaya çıktığında toplum tarafından "sebepsiz gözyaşı" olarak nitelendirilir. Senâ telefonunu havaalanında şart ettiği yerde unutmuş, telefonu İstanbul'da kalmış, telefonun unutulduğu ama hangi dükkan olduğu unutulmayan dükkan sahibi ile hemen iletişime geçilmiş, telefon koruma altına alınmış, sonra Senâ'nın kuzenine teslim edilmiş, alınmış, sonra Senâ'nın abisi aynı zaman zarfında telefonun unutulmasından bağımsız, aksi yönde güzergahla İstanbul'a gitmiş, telefon, Sena'nın İstanbul'a giden abisi tarafından İstanbul'da Senâ'nın kuzeninden teslim alınmış, o zaman zarfında Senâ'nın İstanbul'a giden abisi, kendisinden önce varsın diye telefon, İstanbul'dan Senânın kendisine, bizzat kendisi tarafından kargoya verilmiş, abisi kargonun ulaşması yerden gitmiş, geri gelmiş, fakat telefon halen yolda, şubede bekletilir.

Çünkü bizim işlerimiz her zaman zamanı sonuna kadar kullanarak olur. Ve sebepsiz gözyaşlarının gizli öznesidir en kallavi sebepler, sadece kendilerini kalabalık karşısında ifade ederken zorlanırlar.

Kıyafet giydikçe açılır da ihanete gün geçtikçe alışılır mı emin değilim. Bazı şeyler nasıl sindirilir? Ya iletişim çağında iletişim sorununa kurban gidiyorsa hayatımın en güzel günleri, ayları, yılları? O halde ve OHAL'de biraz üzülür, ulu orta ağlarım, KHK'lerin bu durumda ne deyip ne demediğine aldırmadan. Hem düşünün bir:

Her kelimende anlaşılır olmaya en çok çabalayanlardan biriyken anlaşılamamaktan daha kötü ne olabilir?


- Yanlış anlaşılmak?

Bingo! Bingo da sen kimsin?

- 39. Tümen'e bağlı 14. Alay'dan Piyade Er Ulus Atay, Mersin.

Haaa, sen Ayçe Ablanın sevdiğisin.

- Evet. Bence Özlem ablanın da sevdiği bir kardeşiyimdir ama yine de sen bilirsin.

Bence de öyledir (Gıcık). Sen de buradaysan şayet ve tutuyorsan yazının bir ucundan varlığınla, ya bu gece nöbetin yoktur da boşluğa düşmüşsündür ya da benim uzun süredir tutmadığım sıkıntı nöbetine geldiğimi görünce merak etmişsindir.

-...

Virajı alamayan kamyon gibi sonunu alamıyorum yazının. Üstelik alkollü de değilim. Öfkem ve sevgim iki cepheydi, çarpışmaları sertti ve ben kendimi onların silahlarından çıkan ve birbirine geçmiş mermiler gibi hissediyorum, bazen.

Bazı cümlelerim diyorum, bazen bana da fiyakalı gelmiyor değil ama tüh ki devlet karşıtlığı yapamadığım için kitlede yeterli karşılık bulamıyorum. Tek sebep buysa hiç sorun değil.

Kendini en korkusuz, cesur, muhalefetin sözcüsü sanan yazarların aslında nasıl da korkak ve statükoya karşı oluşan karşı statükoya biat ettiği günlerin birinden yazıyorum bunları, tüm statükolara karşı çıkmadıktan sonra statükoya karşı çıkmanın, IŞİD'e köpürüp PKK'ye selam çakanlardan bir farkının olmadığının henüz pek anlaşılamadığı yerden.

Acaba diyorum bir yandan da...

Çok önemli bir telefon bekliyorsam, o da Senânın telefonu gibi çok kısa mesafeden çok uzun sürede gelir mi?

Hani demiş ya Can Yücel, "En uzak mesafe ne Afrika'dır, ne Çin, ne Hindistan, ne seyyareler ne de geceleri... ışıldayan yıldızlar .. En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan."

Ve ben, anlamaya en istekli olduğum günlerde kendimi anlama şansından mahrum bırakılmış ya da kısıtlanmış hissediyorum.

Bir insanı sevmekle güzelleşeceğine inanan Sait Faik'e hak verirken tekrardan, "Annelerin tavrı, yapıcılığı ve fedakarlığı da önemli" eklemesini yaparak...

"Çöplüğün içinde uyudum
Bazı şeyleri gizledim
Bütün bu dikenler benim
Kanatma kendini

Kanatma kendini..."


[ Öyle Normal - Adamlar ]

Sonra ne mi oldu?

Patatesi yedim, ketçapa, mayoneze dokunmadım(Öyle olur, bazen bir şeylere dokunmak istemezsin. Bazen de bir şeylere dokunmaya kıyamazsın. Ama sorun değil, elbet bir şeylere dokunan ve dokunmaya kıyabilen insanlar vardır ve de onların kazandığı, kazandığını sandıkları en fazla cephelerdir, kesinlikle savaş değil.).

Sonrasında da tepsiyi karşımda duran birisinden silahlı yönlendirme almışçasına yavaşça yere bıraktım. Bilinmeyen bir saat yönünde kapının çaprazına.

Hâlâ duruyor, orada.
Tıpkı ben gibi.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
28 Ocak 2018, 0156
Pozcu, Mersin.

Yazı sonu şiiri çok değerli ilk harfi Ö. M.'den:

"Ajanlar geliyorlardı
Çay içiyorlardı....
(Noktalara şairin bilinçli tercihi olduğu için bilerek dokunulmadı.)

Sonra saçmaladıklarının farkına vardılarŞimdi hepsi minibüs şoförü
Ulan...
Ulaaan....
Ulaaaan...
Ulaaaaan....
Al sana popülist şiir.
"

(Şairin kendisiyle adının yazılması konusunda gerçekleşen birebir diyalog:
- Adımı açsaydın ya hiç anlaşılmıyor.
- Açtım.

- Ulaaan, şaka yaptım kapaaaat
- Hayır önce sen kapat.)

21 Ocak 2018 Pazar

"AKLIMLA DALGA GEÇME"(*) - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR





Prof. Dr. Ümit Kocasakal
'ın "ideolojik", "fikirsel" temelli çıkışı, birçok kişinin kimyasını bozdu, maskeler bir bir inmeye başladı.

Bunlardan birisi olan Fatih Portakal, Kocasakal'ın çıkışı hakkında şunları yazdı:

"Eski söylemlere kuvvetli vurgular yaparak ortaya çıkan cesaretsiz bir aday #ÜmitKocasakal ... Böyle bir siyasi anlayışın ulaşabileceği nokta da belli. Amaç iktidara gelmek değil, #CHP’nin başında olmak. Görüş farklılığına tahammülü olmayan bir lider profili çizdi bence..." [1]

"Unutulmasın ki eski yöntemlerle yeni sonuçlara ulaşmak yalnızca umutsuz bir beklenti. #ÜmitKocasakal’ın gerek delegede gerek toplumda bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum." [2]


Fatih Portakal'ın görüş belirtmekten ziyade bir algıyı yönlendirmeye çalıştığını görmek zor değil.

Burada hedef yapılan da aslında Ümit Kocasakal değil, Ümit Kocasakal üzerinden Atatürk İlke ve Devrimleri Yani Kemalizm. (Buna Atatürkçülük de diyebilirsiniz ama Sosyal Demokrasi kesinlikle değil.)

Aslında Fatih Portakal'ın çizgisini, kendisinin iletisinde de belirttiği gibi onda ışığı gören kişi üzerinden anlamak mümkün:

"Yıllar evvel odasına çağırıp, “Portakal, ileride haber koltuğuna oturup, sunma potansiyeli var sende,” demişti. Dediği doğru çıktı. Diyen, #MehmetAliBirand idi. İyi ki yollarımız kesişmiş. Yaradan rahmet eylesin.." [3]



Fatih Portakal'ın sisteme entegre olmak yerine sisteme ve sistem adaylarına isyan bayrağı açan Kocasakal'ı cesaretsiz bulması da cesaretsizlikten ziyade mevcut cesareti marjinalize etme çabasından olsa gerek...

***

Kemalizm... Atatürkçülük... Atatürk İlke ve Devrimleri...

Cumhuriyet şehidimiz Prof. Dr. Kışlalı, toplum için en tehlikeli olan kesimin "Atatürk'e evet, Kemalizme hayır" diyenler olduğunu vurgulardı ısrarla.

İşte Kemalizme, Atatürkçülüğe, Atatürk İlke ve Devrimlerine "eski", "toplumda karşılığı olmayan" diyen Fatih Portakal'a yanıtı yine Ahmet Taner Kışlalı versin, "Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi" kitabında da yayımlanan bir yazısıyla:

"KEMALİZM ESKİDİ Mİ?

Kemalizmin 1920'ler Türkiye'sini çağa taşıyan temelleri attığına kuşku yok. Ama acaba, dünya ve Türkiye 70 yıllık bir değişim geçirdikten sonra da, yeni bir yüzyıla girerken geçerliliğini koruyor mu? Hiç değilse bazı ilkelerinden vazgeçmek zamanı gelmiş midir?

Kemalist ulusçuluk, ulusların eşitliğini ve özgürlüğünü savunur. Ulus kavramına ne ırk ne de din öğelerini sokmuştur; ulusu, "ortak geçmiş, ortak dil ve ortak kültür"e dayalı bir olgu olarak tanımlamıştır. Etnik milliyetçiliğin yarattığı vahşetlerin ve ıstıraplı bölünmelerin yaşandığı; aynı ırktan ve aynı dilden insanların, din ya da mezhep farklarından dolayı birbirlerini öldürdükleri bir dünyada... 

Ve üzerinde 17 dilin konuşulduğu, 28 uygarlığın mirasçısı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Ulusçuluk" eskimiş midir?

* 

Kemalist Cumhuriyetçilik, özgürlükçü, sivil toplumcu, katılımcı bir demokrasi anlayışını içerir.

Baskı rejimlerinin yıkıldığı, en ileri toplumların katılımcı demokrasi ile yönetildikleri bir dünyada... 

Ve Atatürk'ün 70 yıl önce oluşturduğu sivil toplum örgütlenmelerinin devletleştirildiği, demokratik kültürün gerilediği, katılımın zorlaştırıldığı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Cumhuriyetçilik" eskimiş midir?

* 

Kemalist laiklik, dine saygılı, ama dinin siyasete karıştırılmasına karşıdır. Aklın ve bilimin ışığında sorunlara çözüm arayan bir toplum; akla ve bilime dayalı bir "milli eğitim" öngörür. Bazı kuşakların demokrasinin, bazı kuşakların ise bir din devletinin gereklerine göre yetiştirilmesine karşıdır.

Aklın ve bilimin ışığında ilerleyen toplumların geliştiği, köktendinciliğin tutsağı olanların karanlıkta kaldığı bir dünyada... 

Ve bir din devleti kurmak, toplumu yeniden Ortaçağ karanlığına çekmek isteyenlerin giderek seslerini yükseltikleri; laik eğitim gören kuşakların karşısına şeriatçı kuşakların çıkarıldığı; milli eğitimden içişlerine kadar, devletin şeriatçı işgaline uğramaya başladığı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Laiklik" eskimiş midir?

* 

Kemalist halkçılık, sınıfsal ayrıcalıkları reddeden, seçkinciliğe karşı çıkan, toplumsal düzende emeğe öncelik tanıyan bir "toplumculuk" anayışını yansıtır.

Demokrasilerin emek-sermaye dengesine dayandığı; demokratik toplumcuların emeği en yüce değer ilan ettikleri bir dünyada... 

Ve emeğin -anayasa zoru ile- siyaset meydanının dışında bırakılmaya çalışıldığı bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Halkçılık" eskimiş midir?

* 

Kemalist devletçilik ekonomide özel kesime karşı olmayan, hatta destek olan, ama toplum yararının gerektirdiği durumlarda devletin devreye girmesini ve kıt kaynakların akılcı kullanımını devletin gözetmesini öngören bir temel üzerine oturtulmuştur.

Acımasız bir ekonomik rekabetin yürürlükte olduğu, bazı büyük devletlerin bile -ulusal ekonomiyi korumak için- teknoloji üretimine doğrudan destek vermek gereğini duyduğu bi dünyada... 

Ve bölgeler arası gelişmişlik farklarının ulusal düzeyde yaşamsal sorunlar yarattığı, dünyada gelir dağılımı en bozuk on ülke arasında yer alan bir Türkiye'de...

Acaba Kemalist "Devletçilik" varlık nedenini yitirmiş midir?

* 

Kemalist devrimcilik, eskimiş kurumları değiştirip, çağın gereklerine uygun yeni kurumlar oluşturma gereksinmesinden doğmuştur. Koşullar değiştikçe, aklın ve bilimin ışığında sürekli yenilenmeyi, en ileri çözümleri bulup uygulamayı öngören bir sürekli devrim anlayışına sahiptir.

Koşulların çok hızlı değişip, kurumların hızla eskidikleri bir dünyada... 

Ve son kırk yılını Kemalizme karşı olan, Atatürk'ün adını ağızlarından düşürmeden Atatürk'e ihanet eden iktidarların egemenliğinde geçiren; bazı kurumlarına egemen olan zihniyette 1930'ların ile gerisine düşen bir Türkiye'de... 

Acaba Kemalist "Devrimclik" eskimiş midir.

Her sorunun yanıtını, teker teker, herkes kendi vicdanında vermelidir!" [4]



***

Ahmet Taner Kışlalı, özellikle numaracı cumhuriyetçileri, liberalleri hedef alırken "balo maskesiz olsun" derdi. Ümit Kocasakal da basın açıklamasını "Maskeli balo bitsin artık" diye sonlandırdı. 

Ahmet Taner Kışlalı göremedi ama balonun maskesiz kısmını bizler görmeye başladık bile...

Herkes birçok kişi hakkında çok fazla şaşırmaya hazırlıklı olsun ama asla üzülmesin. Çünkü ayrışma işe ayıklama birbirinden farklı şeylerdir.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
20 OCAK 2017 


DİPÇE 

[1] https://twitter.com/fatihportakal/status/953932539160354816
[2] https://twitter.com/fatihportakal/status/953933348434571264
[3] https://twitter.com/fatihportakal/status/953542828889726977
[4] Kemalizm Eskidi mi?, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, Ahmet Taner Kışlalı 

(*) "Aklımla Dalga Geçme" başlığı, Fatih Portakal'ın kitabının adıdır.


9 Ocak 2018 Salı

ŞİİR | Parça Tesirli


PARÇA 1

Özel günler için
değil,
günleri özelleştirsin
diye
şiir,
o yüzden
mümkünse
her daim
şiir.

PARÇA 2

Bugün doğ'muş Cemal Süreya
popüler kültür, sloganlı.
Kitapları var kitaplığımda,
-çok şanslıyım-
hem de öz kızından imzalı...

PARÇA 3

Sayfasının sorulmadığı,
sorulmadığı için de okun(a)madığı
sayfaların sesi,
yöneltilen cümlelerin adressizliği,
sessizliğiydi şiir

kimisine.

Söylenemeyenlerin
sorulamayanların
kağıtta birikişi,
kendince ritmik
ve hüzünlü.
ve öfkeli
ve kırgın
ve yalnız
ve ana avrat dümdüz.

PARÇA 4

Rastgeleydi
ve
hep rast gelirdi oysa
-numarası belirtildiğinde-
sayfalar,
oysa ben,
ona
ben ve ona,
-yani olamayan biz'den bahsediyorum henüz-
-belki de ömür boyunca-

Süreya'dan dizeler
okumamıştım ki neredeyse hiç.

Peki şimdi nerede?
-Neredeyse nerede!
-Hiç!


PARÇA 5

Bilinmezliğin insanı her gece tekrar tekrar boğan dehlizlerine sızıyor
şiir;
düz ve tatsız cümlelerin
toplumsal kaygı kokan söylemlerin çekindiği
alevlerin içine.

Oysa şimdi,
duruyordur bavullarda
-belki de-
kitaplar.

Ya da bavullar,
kaç bavuldur kendi içerisinde
ve kaçı

hem kitap
hem tohum
hem sevda

saklar
içinde?

-yazana susandan ötürü 33 kurşun,
susana bilinmez-

kaç mektup kağıdı;
cümleleri yok hükmüne indirgendiğinden
ince ince
gemi yapılır,
yüzdürülür
tüm hayallerinin küllerinin savrulduğu denizlerde?
Bilinmez.


PARÇA 6

Yazılan onca şiirden
bir tanesi
paylaşılıyor,
bugün,
Süreya'nın şerefine;
naçizane,
beklentisiz,
büyük şairlerin büyük adımlarından
tedirgin,
ürkerek de hafifçe..

"Sesimi duy isterdim"
şarkı da diyor ben demiyorum ama inkar da etmiyorum.

Kitapta okudum, kızdım, da yırtmaya kıyamadım,
-şair diyor-,
-bugün aramızdan ayrılan-


"Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum"


*

Parça parça duyguların hakkından parça parça şiirler gelir,
hem parçalandım
hem yazdım
ondan biliyorum.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 OCAK 2017
ANKARA.

5 Ocak 2018 Cuma

"ESKİ" VE GÜZEL İNSANLARIN ARDINDAN... - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Ben doğduğumda Vahdettin padişahtı daha tahtında oturuyordu. 1921.

Atatürk Osmanlı imparatorluğunun çöküşünde bugünkü Türkiye'nin başına gelmiş en büyük talihtir.

Unutmayalım ki ben ilkokulun birinci sınıfında eski yazı okudum. Eski yazı dediğimize bakmayın, Arap harfidir o. Bizim değil ki bizim eski yazımız olsun."


AYDIN BOYSAN

***

Bizim olmayanın eski'si yeni 'si fark etmez, bu yüzden beklenemez de çok anlam ifade etmesi...

Ama eğer bir şeyler bizimse, bizden bir parçaysa o zaman "Eski"si, "yeni"si fark eder. Hatta eskisi daha bir kıymete biner, şarap misali yıllanır, bazen ona yapılanlarla, bazen onun yapmadıklarıyla...

Özellikle son 15 yılın gösterişi, içi boş gürültüsü, dayatması ve tüketim kültürünün de etkisiyle bencilliği, göstermedi mi bize "yeni"nin her zaman güzellik, iyilik anlamına gelmediğini ve üstelik bazen de felaketin ta kendisi olduğunu?


Hele de bizi biz yapan ve her daim gelişmemize vesile olacak "eski" ama güncel mantığın, "eski" ama daha "yenilikçi" kurucu değerlerimizin üstüne, onlar halen canlıyken "yapmayın, böyle yaparsanız yeni sadece eskinin önemini daha fazla insanın anlamasını sağlar" uyarılarına rağmen yeniyi inşa etmeye kalktıkça...

Bu kadar hedef olan bir Cumhuriyet, içeriden dışarıdan, Türkiye Cumhuriyeti, nasıl her şeye rağmen ayakta kalmayı başardı?

Çünkü mayası sağlamdı. Mayası neden sağlamdı? Çünkü güzel insanlar kurmuştu. Sonra yine o mayayı diri tutan, sonrasında da güzel insanların varlığıydı.

Ve o güzel insanlar, patırtısız gürültüsüz gidiyorlar, bir bir...

Ve gidişleri bile birer ders, belki de verdikleri son ders...

Türk filmlerinin en masum aksesuarlarından birisi olan rakı'yı öcü ilan edip, ayık kafalarıyla eşimize dostumuza, çocuğumuza, kızımıza "sadece" cinsel obje gözüyle bakan, adaletin ırzına geçenler anlayabilir mi Aydın Boysan'ın "güzelliğini", rakı'dan anladığını?

Peki ya sistemle her daim anlaşan dünün mücahiti bugünün müteahhiti olanlar, "Bak beyim,
 sana iki çift lafım var" diyen Yaşar Usta repliğinden hoşnut mu olabilecek ki Münir Özkul'a samimi olarak üzülebilsin?

Onlar anlayamaz ama anlaması gerekenler anlamaya, daha fazla kavramaya başlıyor bazı şeyleri... Eski'nin güzelliklerine özlem artıyor. Belki de bu özlem bizim kendimize gelmemizi sağlayacak.

Vıcık vıcık samimiyetsiz bir dönemden geçiyoruz. Öyle kötü ve samimiyetsiz ki bazı şeyler, eski ve güzel şeyler sanki hiç yaşanmamış fotoğraf ya da film karesi gibi geliyor. Eskiyi tek tip olmakla itham edenler, renksiz ya da sadece para yeşili ile dünyaya bakanlar elbette göremez o tek tip dedikleri anlayışın aslında nasıl rengarenk ve birbiriyle uyumlu olduğunu. Onlar daha çok işin uyum bozma, ayrıştırma ve birbiriyle kavga ettirme faslıyla ilgili, alakalı.

Yeri gelmişken, söylemek pek tatlı değil ama söylemeden edemeyeceğim, kaç tane bunlar gibi "yeni", bir araya gelse ve gitse, "eski"lerin gidişi kadar üzer?

...

Bilim insanı ve dilbilim ile ilgili dostum kaygılı, sordu:
"Eski Türkiye" demek doğru mu? Eski Türkiye diyerek Yeni Türkiye kavramını meşrulaştırmış olmuyor muyuz?
Öncelikle Yeni Türkiye tabiri artık meşrulaştı dedim, o evreyi geçtik ve bu haliyle meşrulaşmasında da fayda var çünkü bu kadar kötülük, kul hakkı, bizle hiç alakası olmayan kabile anlayışının bizim değerlerimizden kendisini soyutlayıp bizim değerlerimizi de reddederek kendisini başka ve "yeni" diye tanımlaması, kısa vadede olmasa da orta vadede sadece "eski"nin değerini artırır, öneminin kavranmasını sağlar...

Güzel ve iyi olana bakın...


Gelene ve gidene...

Ya "eski"nin beşiğinde sallanmış ya da eski'yi kendine pusula yapmış.

O eski ve bu "yeni" ki her yeninin ilericilik, her eskinin de gericilik olmadığını anlamamızı sağlamış. Bazen tam tersi olduğunu hatta...

İki güzel insan, iki cumhuriyet yurttaşı ayrıldı aramızdan usulca, kendilerine has naiflikle ve arkalarında "kıvamında" bir acı, hüzün bırakarak...

Türk sinemasında kadın başrol modeli vardır. Hayır, yeni izlediğiniz dizilerdeki tiplerden bahsetmiyorum...

Eski'den, eskilerden...

Ortalığı yaygaraya vermeden bir köşede kendi halinde için için üzülen, gözyaşı döken ama duruşunu asla bozmayan, acının, hüznün bile hakkını veren, samimi seven o kadın...

İşte şimdi o kadın gibi bir yanımız...

Özlemimizle hüznümüz, plaktan çalan "Böyle bir kara sevda" dinleyip dalıyor uzun uzun uzaklara...

Ama asla umutsuzluğa düşmeyin  çünkü Türkiye'yi de dünyayı da Sait Faik'in dediği gibi güzellik kurtaracak, ne kadar duysa da uyarılsa da kötünün ne kadar kötü olduğunu ya göremeyen ya da yaşamadan anlamayan, kötüye maruz kalarak iyinin, doğrunun, güzelin önemini anlayanların sevgisi, güzelliği.

Rakıyı ağzıyla, yüreğiyle içenlerin masasında hayal ettiği Aydın Boysan...

Yaşımız kaç olursa olsun oynadığı rollerle hepimizin ustalığına, abiliğine, babalığına ihtiyaç duyduğumuz Münir Özkul...

Bugün güzel masalarda eminiz ki kadehler size kalkacak.

Ve gırtlağına kadar kul hakkıyla dolanlar, kurucu değerlerle kavgalı olanlar, kadına dair her şeye hatta erkeğe bile cinsellikten başka mana yükleyemeyenler, o kalkan kadehlerin naifliğini ve samimiyetini asla anlayamayacaklar...

"Kıvam"ını korumayı bilen masalarda rakı'nın adabını, terbiyesini, saygınlığını...

Huzur içinde yatın güzel insanlar...

Ve de şerefinize;
Her daim koruduğunuz ve bize emanet etmekten çekinmediğiniz şerefinize, saygınlığınıza, güzelliğinize...

Dünya bazen fazla hüzünlü bir yer ama gülen gözler oldukça neşeli günler çok da uzakta değil...

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
5 OCAK 2017
Cumhuriyet'in Ankara'sı