16 Nisan 2018 Pazartesi

SÖZCÜ KİME SÖZCÜ, KİME GÖZCÜ? - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR


Her pazartesi günü tarih yazıları yayımlanan Sinan Meydan'ın hatırına ve onun bu yazılarını okuyup, arşivlemek için aldığım Sözcü gazetesi; 16 Nisan 2018 tarihli sayısı ile yine "Sahte muhalefet nasıl meşrulaştırılır?", "Halkın tepkisi nasıl başka yere kanalize edilir?" ve "İktidar muhalifliği, (sahte)muhalefet yandaşlığı ile nasıl niteliksizleştirilir?" sorularının yanıtları özelliğine sahip...

Gazetenin birinci sayfasında üst manşet aynen şu şekilde:

"CHP Lideri Kılıçdaroğlu, referandumun birinci yılını Sözcü'ye değerlendirdi:" [1]

Referandumun yıl dönümünde referandumu, o günün en suçlu, pasif kişisine, temsil ettiği kitlenin oylarını iktidar partisine teslim eden hem de bunu belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en şaibeli seçiminde yapan kişiye sormak nasıl bir aymazlık, nasıl bir aklama girişimidir?

Röportajı gerçekleştiren Saygı Öztürk, Kılıçdaroğlu'na "Referandumdaki stratejinizden ötürü pişman mısınız?" sorusunu sormuş mu?

Hayır.

"Referandumda engel olamadığınız seçim hilesine Başkanlık seçimlerinde ne yaparak engel olmayı planlıyorsunuz?" sorusunu sorabilmiş mi?

Hayır.

Tabi bu soru sorulmayınca, alınacak yanıta yönelik sorulacak "Madem bunu yapacak yolunuz vardı, bunu referandumda neden kullanmadınız?" sorusu da sorul(a)mamış.

Birileri için "yandaşlık", "çanak soru" deyince sadece iktidar partisi geldiği için pek de kaygı duymamış Saygı Öztürk.

Milyonlarca insanın aklındaki şu soru da sorması gereken kişi tarafından sorulmadığı için yanıtsız kalmış:
"Ne değişti de 16 Nisan günü sokağı tehlikeli bulup sokağa çıkmamışken çok kısa bir süre sonra aynı sokakları güvenilir bulup Adalet Yürüyüşü kapsamında yollara düştünüz?"

Yine aynı röportajda "2019 bir Kuvayi Milliye hareketi olmalıdır."[2] diyen Kılıçdaroğlu'na "Kuvayi Milliye hareketini Atatürk düşmanı vekillerle, il başkanları ile genel başkan yardımcıları ile mi başaracaksınız?" diye de soramamış Saygı Öztürk, ya da sormak işine gelmemiş.

Belki de tam da "iş"ine gelmiş, bilemeyiz.

Ana manşet de yine tam da Erdoğan'ın istediği ve her daim kullandığı "karşıtlık ekseninde siyaset"in yansıması.

Defalarca iki hususun altını çizdik:

Birincisi, Erdoğan kendisine rakip göreceği kişilere vurmuyor, onları doğrudan karşısına almıyor. Dişine kestirdiği rakibe vurarak onu parlatıyor, karşısındaki kitleye sahiplenmesi için ortam yaratıyor.

İkincisi de kim Erdoğan'a vursa; belli bir muhalif, vatansever kesim tarafından sorgusuz sualsiz, irdelemesiz sahipleniliyor.

Tıpkı Sözcü'nün ana manşetinden yükseltilen, güzellenen Saadet Partisi lideri, Madımak katliamının yandaşlarından Temel Karamollaoğlu gibi. [3]

Siyasal İslamcıların muhalefetteyken söylediği şeylere önem vereceksek Erdoğan ve Abdullah Gül de çok muhalifti, anti-emperyalistti, üçüncü köprüye de Başkanlık sistemine de karşılardı? İktidara gelince ne oldu?
...
Yine birinci sayfanın sağ alt köşesinde de duyurusu yapılan röportajdan başlık olarak seçilen cümle ise meselenin "tüy dikme" aşaması olsa gerek:

"İfade ve basın özgürlüğü Özal'ın temel ilkesiydi." [4]

***

Gerçekten Atatürkçü, vatansever kesime sormak lazım:

Kendinize layık gördüğünüz muhalif, Atatürkçü basın anlayışı gerçekten bu mu?

Ve bu anlayışla Erdoğan'a mücadele mi ediliyor yoksa dolaylı yoldan müzakere mi?

Bu durumda AKP'nin ekmeğine gerçek anlamda yağ sürenler kimler?

Bu gafletin mimarı olanlar mı, yoksa bu duruma itiraz edenler mi?

Hangisi?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
16 NİSAN 2018

DİPÇE

[1] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/evet-diyenler-pisman-2352065/
[2] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/evet-diyenler-pisman-2352065/
[3] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/karamollaoglu-iktidara-geldigimizde-butun-yatirimlari-durduracagiz-cunku-2351533/
[4] https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/beni-20-yil-sonra-iyi-anlayacaklar-2352141/

9 Nisan 2018 Pazartesi

BİTMEYEN OYUNA KADROLU KOYUN OLMAK...



CHP'li dostlar, kardeşler, arkadaşlar, büyükler...


Tane tane anlatalım.

Erdoğan, özellikle CHP seçmeninin gözünde "yolsuzluk yapan", "hırsız" olarak algılandığını bilmiyor mu?

Biliyor.

Kılıçdaroğlu için "Devletten aldığı maaş dışında tek kuruşu çalışarak kazanmamış adama ana muhalefet partisini emanet ederseniz olacağı bu.” dediği zaman, kendisinin CHP seçmeninde yine böyle algılanacakken, bu söylemiyle Kılıçdaroğlu'nun da "namuslu, helal para kazanmış, dürüst" insan algılanacağını bilmiyor mu?

Bal gibi de biliyor.

Zaten bildiği için yapıyor.

Erdoğan, kendisini ayakta tutan başlıca unsurun sahte muhalefet olduğunu biliyor.

O yüzden bu tarz paslarla (sahte) muhalefet liderinin yemini, suyunu eksik etmemiş oluyor. Sağlıklı besliyor.

Karşıtlık ekseninde siyaset sayesinde kime saldırsa karşı cephede ona sahip çıkılacağını biliyor. O yüzden de sürekli Kılıçdaroğlu'na saldırıp sahiplenilmesini sağlayarak, muhalefet liderini de kendisi belirliyor.

16 Nisan Referandumu gibi günlerde ve ulus devlet, Türklük, kurucu felsefe karşıtlığı konularda Kılıçdaroğlu Erdoğan'a pas atıyor, diğer durumlarda da Erdoğan Kılıçdaroğlu'na pas atıyor.

Bunun üzerine de Kılıçdaroğlu'nun varlığından maddi-manevi faydalanan ya da karşıtlık ekseninde siyasetle algıları tıkanan kişiler hemen sosyal medyada etiket oluşturuyor:

Çıkarı, menfaati olanın bu fırsatı kaçırmamasını anlıyoruz da Kılıçdaroğlu'nun yetersizliğinin farkında olanlara ne oluyor?

Bu hafıza tarzlarıyla en çok da balıklara ayıp ediliyor.

Çok açık söyleyelim.

Erdoğan, yıllardır neredeyse her gün oynanan bu oyunu göremeyen kişilerden daha zeki ve bu oyuna gelen CHP'liler de koyun dedikleri AKP'lilerden daha koyun.
Hem, dekoru, sahnesi bile değiştirilmeden yıllarca aynısı sahnelenen oyuna gelen koyun değil de nedir?
(Bu gibi kişiler başkalarına aptal, salak, koyun demeyi çok sevdiği için özellikle onların sevdiği terminolojiyi kullanıyorum, lütfen ötekileşmesinler, başka bir niyet aramasınlar.)

Bir kişinin sadece devletten maaş almış olmasının namuslu, dürüst olması için yeterli olacağına inanan kafayı da aynı kişinin, ülkenin namusu değerlerden seçmenin namusu oya kadar birçok konuda nasıl davrandığını, davranmadığını hatırlamaya davet etmeli...

Ve de karşı söylemle "namuslu, dürüst" ilan edilen kişinin belediyelerde dönen akçeli işlere nasıl seyirci kaldığını, belediyelerde işe alınan kişilerin nasıl "genel başkan militanı" olarak her daim kullanıma hazır tutulduğunu, 16 Nisan referandumundan sonra bile bu kişilere meclis grup toplantısında "Türkiye seninle gurur duyuyor" ve "Halkın umudu Kılıçdaroğlu" sloganı attırıldığını da unutmamalı, sevgiyle de anmamalı...



BU KAFAYLA BU KADAR!

Eğer sen, Rusya'nın da desteği sayesinde Afrin'e operasyon yapabilirken Rusya'nın "Kimyasal ile ilgili algı operasyonu yapılacak" demesine rağmen, sözde seni çekemeyen, kıskanan, hedef yapan Batı'nın "Doğu Guta'da kimyasal kullanılıyor, siviller ölüyor." algısına tetikçi olursan, Rus Lavrov da çıkar, "Türkiye, Afrin'in kontrolünü Suriye'ye geri vermeli" der.

Ne bekliyordun, ne sanıyordun?

Kucaktan kucağa gezmeyi, cin olmadan adam çarpmaya çalışmayı, bir kendini akıllı geri kalan herkesi salak sanmayı denge politikası diye yutturmaya çalışırsan dış politikada varacağın nokta ve stratejik derinlik bu kadar.

Kabile yönetemeyecek "kafa"ya ülke yönetimini teslim edersen böyle olur.

Bu kafayla kılavuzumun karga olduğu da aşikar.

Ey devlet aklı, neredeysen gel ve masaya üç kere vur!

Dış politikada ülkeyi uçuruma sürükleyenleri de Türk askeri etkisiz hale getiremez ya!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 NİSAN 2018

11 Mart 2018 Pazar

1911... 2018... ZABİT VE "AYNI" KUMANDAN


Üstteki fotoğraf 1911, Trablusgarp.

Alttaki fotoğraf da 2018, Afrin, 9 şehit verdiğimiz 1083 Rakımlı Kel Tepe.

Artık adı "1083 Rakımlı Şehitler Tepesi".

Ruhun aynı ruh olduğundan hiçbir zaman şüphe duymadık.

Fakat Mehmetçiğin bu kompozisyonu yapması, yapma isteği taşıması, sadece ruhen değil, düşünsel manada da hangi bayrağı devraldığının, kendilerini neyin devamı olarak gördüklerinin herkesçe anlaşılması açısından önemli.

Bir rabia işareti ile orduyu "AKP ordusu" ilan edenlere tanıtalım:

Türk Silahlı Kuvvetleri. Yani, Mustafa Kemal'in Askerleri.

Birileri ne derse desin, ne yaparsa yapsın bu ordunun lideri, Başkomutan'ı belli.

Ve halen...

Çok uzaklardan...

Ordusunun başında...

Ruhen.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
11 MART 2018

4 Mart 2018 Pazar

ASKER DİZİLERİNE DAİR... - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Birileri de sürekli asker-polis dizilerini eleştiriyor.
Gaz alıyormuş, zararlı etkileri varmış...

Kastedilen diziler hangileri? Börü, Savaşçı, Söz, İsimsizler...

Bu tarz dizilerin hepsini inceleyen birisi olarak şunu görüyorum, bu çalışmaları iki ayrı kategoriye ayırmak gerekiyor.

Birincisi, iktidarın gazını almak ve tepki azaltmak için yapılan diziler...

İkincisi de bu ortamdan istifade edip gerçekten samimi bir şekilde hassasiyet içeren, toplumsal kaygısı olan projeler. (Siyasi irade bu tarz projelerden çok haz almasa da faydalanmak istiyor ya da dengeler gereği susmak zorunda kalıyor. Belki de her ikisi de...)

İsimsizler dizisini kafadan birinci dediğimiz türe yazabiliriz. Hakkında çok fazla konuşmaya bile gerek yok.

Söz, tamamen birinci seçenek gibi başlamamış olsa da 16. 17. bölümünden sonra muhtemelen İsimsizler dizisi beklenen ilgiyi görmediğinden onun açığını da kapatmak için daha düşük algı seviyesindeki kişilerin beklentisini karşılayacak, baharat basılmış kötü et gibi dayadı aksiyonu sonraki bölümlerde. Mantık hataları da cabası.


Börü, bu dizide gördükleriniz hayal ürünüdür bile demedi. "Kafadan" bazı konulara girdi. 6 bölüm olarak planlanan bu çalışma zaten daha uzun süreli olsa RTÜK ekranlarda barındırmazdı muhtemelen.



Ve Savaşçı. Diziyi 10 bölümden fazla izleyen birisi, meselenin hiç de gaz alma meselesi olmadığını, bu diziyi yayına hazırlayan ekibin hiç de böyle yüzeysel bir isteği olmadığını kendiliğinden anlar. Sadece dizinin senaryosu ve mesajları değil, seçilen oyuncuların çok büyük bir kısmı da ciddi hassasiyet sahibi. (Bu yaklaşımlarını kendi sosyal medya hesaplarından paylaşmakta da bir sakınca görmüyorlar. Örneğin bir tanesi bugün şehit cenazesindeydi.)

Bu dizileri eleştirenlerin iki detayı atladığını düşünüyorum.

Birincisi, ülkemizde ciddi bir dizi izleyici kitlesi var. Siyasi iktidar da bunun farkında ki bu alana ciddi yatırım yapıyor. (Biz de isterdik ülkenin tamamı belgesel izleyip klasik müzik dinlesin ama on yıllardır ülkenin maruz kaldığı eğitim ve yönetim hamlelerinin sonucu olarak yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu böyle değil.)

İkincisi, kumpas davalar sürecinde FETÖ ile AKP koyun koyuna iken ve sonrasındaki 15 Temmuz darbe girişimi ile yıllarca askerimiz, ordumuz sürekli hedef yapıldı, kötülendi. Aşağılandı. Zindanlara tıkıldı ve ciddi bir algı operasyonuna maruz kaldı. Asker karşıtlığı/nefreti topluma ilmek ilmek işletilmek istendi, ciddi de bir aşama kaydedildi maalesef bir dönem.

Bu dizilerin kalitesini, içeriğini irdeleyelim, eleştirelim.

Ama bırakın bu diziler en kötü ihtimalle toplumdaki asker sevgisini beslesin, bir nebze yaralar sarılsın. Asker ile halk arasındaki yapay buzlar erisin. Kolay bir süreç basit bir saldırı yaşamadı ordumuz, askerimiz. Ki bu diziler ciddi anlamda "yara sarma" etkisi yaratıyorlar. Ayrıca şahsen ben etnik sevicilik yapan oyuncu tiplerindense asker hassasiyeti güden oyuncular görmeyi tercih ederim. (AKP şakşakçılığı yapanlardan bahsetmiyorum.)

Genelde kişiler kitleleri yönlendirir gibi gözükürken çoğu zaman kitleler kişileri yönlendirir, bilinçli ya da bilinçsiz, dolaylı ya da dolaysız... Sevilen oyuncular, bu tarz dizilerde oynayınca onu seven kitle de asker olgusuna daha ılımlı bakıyor. Asker hassasiyeti olan kitle de bu oyunculara daha ılımlı bakıyor. Bu karşılıklı ılımlı durum da oyuncuların bazı değerleri en azından yok saymasına mani oluyor.

İçinizi ferah tutun, bu diziler en temel yapı taşımız olan aile olgumuzu yerle bir eden, kimsenin fakir olmadığı, hiçbir değer yargısının kalmadığı ve şiddetin kutsandığı dizilerden de saçma sapan programlardan da daha zararlı olamaz toplum için.

Ve de askerlerimizin çatışmalar ve daha acısı şehit olma aşamasında yaşadıklarını daha iyi anlayabilmek açısından da bu dizilerin faydalı olduğunu düşünüyorum...

Çok izleyici vardır, bu dizileri izleyince "demek ki böyle oluyormuş" diyen. Ya da çatışma haberleri duyduğunda bir şeyleri kafasında daha net şekillendirebilen.

Birilerinin bazı değer ve hassasiyetlerden faydalanma amacı duyarak bir alan yaratması bizlerin bu alandan bu şekilde faydalanmamıza engel değil, olmamalı da.
Doğanın kurulanı da unutmamalı: "Doğa boşluk kaldırmaz. Bir şekilde dolar."

Yeter ki neyin ne olduğunu ve dezavantajı avantaja çevirebilmeyi, durumdan ülke çıkarları için faydalanmayı bilelim.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
2 MART 2018
(Güncellenme tarihi 4 Mart 2018.)

2 Mart 2018 Cuma

AFRİN...



Dün çatışmanın sıcaklığında öğrendiklerimiz ışığında ve acımızın tazeliğiyle şunları demiştik:

"Hem bize ulaşan ve iddia edilen şehit ve yaralı sayımız hem de saatlerce süren çatışmalara dair edindiğimiz bilgi, akıllara Falih Rıfkı Atay'ın Zeytindağı romanındaki satırlarını getiriyor...
"- Ahmed'imi gördünüz mü?
- Hayır, hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü."


Eğer doğruysa yaralılardan birisinin yaralanma durumuna dair sağlık ekibince konulan tanı da durumun vahametini gösteriyor...
"Sinir krizi"...
Mehmetçik bugün, Afrin'de cehennemi gördü...
Buna sebep olan da sevinen de tüm "dahili ve harici bedhahların" Allah belasını versin, yaşattıkları acıyı yaşamadan ölmesinler.
Ve mümkünse adalet, ilahi olanına kalmadan tecelli etsin."

***

Bugün, 2 Mart 2018...


Şehit sayısı borsasının gönüllü hissedarları tatmin olmayabilir ama dün yaşanan çatışmada şehit sayımız gerçekten sekiz. İki tane de ÖSO militanı hayatını kaybetti. Şehit sayımızın bu kadar çok olmasının iki sebebi var, birincisi tünel yapısı diğeri de çok yoğun sis olması. Yani ağır hava şartları.


Tünel derken derme çatma tünellerden bahsetmiyoruz. Gayet derinde, nitelikli, üstü önce çok yoğun betonla kaplanmış, üstü de toprakla "normalleştirilmiş" tüneller bunlar. Öyle ki bizzat konuya hakim bir komutanımızdan tünellerle ilgili duyduğum cümle şu, "Maginot hattından sonra en iyisi olabilir. (Maginot hattı: Fransa'nın dünyanın en güçlü savunma bölgesini kurmak amacıyla, II. Dünya Savaşı öncesi oluşturduğu askeri savunma hattıdır.)


Sisin düşürdüğü inanılmaz mesafe sebebiyle tünelden yaklaşık 150 kişilik terörist grubunun sızması söz konusu ve de askerimiz teröristle belli bir ölçüde göğüs göğüse muharebe ediyor. 40 civarı terörist etkisiz hale getiriliyor.

Şehit sayımızla ilgili sayının yüksek söylenmesinde terör örgütünün propaganda amacı olduğu gibi çatışmanın çok sert geçmesi ve ağır yaraları askerlerimizin olmasından ötürü şehit sayısının artmasından duyulan kaygının da payı var.

Terör örgütünün Afrin'deki en büyük propagandalarından birisi "sivil halk katlediliyor" yalanı.

Afrin'de şu an iki tip sivil var. Birincisi çoğunluğu kapsayan ve sivil giyinimli olan teröristler -ki bunları sözde terörist cenazelerinde görüyorsunuz-, ikincisi de teröristler tarafından propaganda amaçlı olarak bölgeyi terk etmelerine izin verilmeyen siviller.

İşte bu şartlara rağmen, Türk ordusu sivil insan hassasiyetini üst düzeyde tutuyor, kendi kanından, canından verme pahasına.

Ve emin olun, dünyada hiçbir ordu, Türk ordusundan daha merhametli olduğunu iddia edemez cephede.

Değil vücutlarına mermi, ayaklarına taş bile değmesin Mehmetçiklerimizin...
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
2 MART 2018

19 Şubat 2018 Pazartesi

AHVAL VE ŞERAİT

Erdoğan, TTB'nin açıklamaları üzerinden "Türk" isminin kaldırılması gerekir deyip gayri hukuki biçimde birilerine bu şekilde "emir" verirken, Türkiye Barolar Birliğinden de "Türkiye"nin kaldırılması gerektiğini söyleyerek esas niyetini ve düşmanlığını ilan etti tekrardan.

Burada ve kurucu felsefede "Türk" demekten kastedilenin de hedef yapılanın da "ulusal" kimlik olduğunu, ulus devlet olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti ve kurucu ideoloji Atatürk İlke ve Devrimleri olduğunu anlamak zor değil. 

Hal böyleyken Kemal Kılıçdaroğlu bu konu hakkında bir açıklama yaptı mı?

Yapabilir mi?

Peki Kılıçdaroğlu, "Türk", "Atatürk İlke ve Devrimleri", "Kemalizm", "ulusal kimlik", "kurucu irade", "ulus devlet karşıtlığı konusunda Erdoğan'dan farklı düşünüyor mu?

Artık Kılıçdaroğlu'nun ne olduğunu daha da önemlisi ne olmadığını biraz geç de olsa azımsanmayacak bir kitle görmeye başladı.

Peki ya Muharrem İnce?

Kurultay sürecinin halen devam ettiğine mi inanıyor ki yine kendince bazı dengeler yüzünden bu duruma sessiz kalıyor?

Yoksa o da mı saldırılan bu değerleri "kırmızı çizgi" olarak görmüyor?

***

Erdoğan'ın bu saldırısının tek hedefi "Türklük" de değil.

Ulusal kimliğin hedef yapılması kadar tehlikeli olan başka bir tehdide de Ümit Kocasakal dikkat çekiyor:

"Bu da Türkiye'nin ve toplumun dilimlere bölünüp ayrıştırılmasının, kurumsal yapının parçalanmasının yeni bir adımı.

Olacakları tahmin etmek zor değil. "Baro" adı altında etnik, mezhepsel, tarikat ve cemaat, hatta örgüt temelli çeşitli barocuklar türeyecek. Bu yapılar artık birer meslek kuruluşu olmaktan çıkacak. Bunlar birer hukuk kurumu olmaktan çok, belirtilen temeller üzerinde birer kabile, klan, aşiret görünümlü olacak. Avukatlık mesleğinin belirli bir düzen, disiplin ve denetim içinde yerine getirilmesi mümkün olmayacağı gibi bu "kabile" ve "klanlar", kendi aralarında da kavga edecek, ayrışacak.

Elbette avukatlar da. Her "kabile" ve "klanın" ayrı bir "reisi", düzeni, kuralları, anlayışı olacak. Haksız rekabet ortaya çıkacak. Merkezi bir güç ve düzen, denetim olmayacağından artık meslek kuralları, ilkeleri ve etiğinden, savunmanın bağımsızlığından söz etmek mümkün olmayacak. Aynı şekilde hukuk devleti ve hukuk güvenliğinden de. Avukatlık mesleğinin bir anlamı kalmayacağı gibi yurttaşın hakkını, hukukunu, hukukun üstünlüğünü, çevreyi koruyacak, kadına şiddetle, çocuk istismarı ve benzeri toplumsal sorunlarla mücadele edecek bir güç de kalmayacak.

Öyle ya hangi "barocuk" bu tür sorunlara karşı nasıl tavır alacak? Zorunlu müdafilikte, adli yardımda hangi "barocuk" devreye girecek, bunlar nasıl düzenlenecek? Yargı içinde zaten bir fetret devri ve yeniçeri isyanları yaşanırken bu kez de savunma darmadağın olacak. Bunun sonu cemaatleşme, tarikatlaşma, kabile ve klan düzenidir. Yani hukuk devletinin, hak arama özgürlüğünün ve savunmanın sonudur. Şu halde aslında bu saldırı barolar ve Türkiye Barolar Birliği'nden öte halka, onun hak arama özgürlüğünedir."

***

Bahçeli, AKP içinde yer yer mündemiç(bir şeyin içinde saklı bulunan, var olan) genelde de mülga(varlığı kaldırılan, kapatılan) olduğu için yazılarda konu bile değil.

Türkiye Cumhuriyeti'nin bu kritik sürecinin Erdoğan ve AKP ile yürütülemeyeceği belli. Bu muhalefetle de muhalefete muhalefet iddiasında olup ideolojik olarak farklı bir konumlanma ve tepki içerisinde ol(a)mayanlarla da.

Umarız hem AKP seçmeninin bir kısmı hem de CHP içinde sadece CHP üzerinden liderlik savaşına odaklanan ve bu odaklanma doğrultusunda bir şeyleri sineye çeken kitle bu gerçekle yüzleştiğinde çok geç kalınmış olmaz.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
19 ŞUBAT 2018

8 Şubat 2018 Perşembe

SALLANAN VAZO VE SAVRULMASI DURAN BELHANDA - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




"Önümdeki maçlarda arkamdan vurdular.
Sol kanadımdan çorba yaptılar."


[ Bir De Sen Vur Frikikten... - Bağzıları ]

***

İnsanlar değişmez dedi Gazeteci, birasından bir yudum aldıktan sonra. Gazeteci dediysek iktidarın ya da muhalefetin statükosundan en az birisine biat edip ruhunu satanlardan değil. Bir gazetede gazeteci. Sadece bir gazete olmayan bir gazetede gazeteci. Bir gazetede bir gazeteci nasıl olması gerekiyorsa öyle gazeteci. O gazetede bir gazeteci nasıl olması gerekiyorsa öyle bir gazeteci. Çünkü dedik ya, o gazete, sıradan bir gazete değil. O da gazeteci olmak isteyip de olanlardan değil, o gazetede olmak istediği için gazeteci olan bir gazeteci. Üstü kapalı da olsa ondan daha fazla bahsetmeyelim. Zamanı gelecek, devran dönecek. Sonra o da o devran döndüğünde devran dönmeden önce devranı dönmek zorunda bırakan dönüşümü yazacak. Ben de işte bu gazeteci o gazeteci'ydi diyeceğim.

Aslında insanın değişmeyen'i özüdür. Ve değişmek, gelişmek olduğunda anlamlıdır. İnsanın özüne doğru yola çıkarak kendisini keşfetmesi ile mümkündür bu. Kendini tanımak yerine tanınmaz hale gelmek isterse de tersi istikamette yürür. Belhanda mesela. Bugün ilk 11'de çıktı maça. Son lig maçında biraz kıpırdanmıştı ama ilk kez bugün "10 numara" oynadı, formasının hakkını vererek.



Oysa daha önce nasıldı?

Galatasaray'a küçük takımların küçük takımı şampiyon yapacak kadar yetenekli büyük oyuncusu olarak geldi. Fakat öncesinde, yeni geldiği takımda onun yerinde oynayan kişi çok başarılıydı, tanınır ve sevilirdi. Belhanda önce umursamazmış gibi davranarak hareket etti, sonra olmadı. Bu kez tam tersi bir ruh hali içine girdi. Maçlarda yüzünden olduğu yeri kaldıramayacak hissi veren bir ruh hali yansıyordu. Bu giderek daha gergin olmasına yol açtı. Sonuçta herkes kaostan beslenemez. O da beslenemedi. Derken hoca değişti. Sonra hoca ona papucun pahalı olduğunu gösterdi. Yedek kaldı. Devre arası oldu, takımdan gitme durumu söz konusuydu, hatta "başkasıyla" anlaştı diye haberler çıktı. Ama olmadı, ya gitmedi ya da gidemedi. Kaldı. Sonra kendisine dair bir yolculuğa çıktı. Muhtemelen bu onda terapi etkisi yarattı. Onu motive edecek kişileri de geçici de olsa kaybedecek şekilde davranmıştı, fakat değişim belirginleşince, onlar da ona sahip çıktı. Belki de Belhanda onları tamamen kaybettiğini sanıyordu. Sonra Belhanda, bir an için kesin yaparım, daha sonra çok daha fazla bir an hayatta yapamam, taşıyamam dediği yükü ona inanan insanlarla beraber omuzladı, zaten o o yükü aldıktan sonra gerisi kolaydı. Çünkü bazı yükler, omuzlanıldığı anda paylaşılırdı başka omuzlar tarafından. Yeterki inanılsın ve bir adım atılsın. Dünyada kötü insanlar yok mu? var. İyi insanların sessizliği kötü insanların varlığından daha mı zararlı? Zararlı. Fakat bu dünyada tek kişilik cehennemlerde insanları yalnız bırakmamak için o cehenneme o kişiyle beraber girecek ve o cehennemden o kişiyi de kendini çıkartabilecek de kişiler var. Çünkü o kişilerden bazılarının sıcağa alerjisi var, vücudu doluyor, sonra pul pul döküyor içinde birikeni. (Biraz da ondan yani.) Ki yazarken onlardan birisi, tam da şu an çıkartıyor yine üstündekini. Daralıyor. Dünyaya yollanırken bir karışıklık olmuş da giymesi gerekenden 3 beden küçük göğüs kafesini giymiş gibi.

Belhanda...

Kendisine güveniyor ve son anda kendisine olan inancını kaybetmeye başlayan insanları bile ikna ediyor kendisine.

İnsanın kendisini kendisine ikna etmesi tam da böyle bir şeydir aslında.

Bazı cehennemler, bazı kişiler istemese de iki kişiliktir en az.

Her insan, kendine bir Belhanda yaratsa da kendi hikayesinin dümenini güzel'e çevirse.

***

"Yarım kalmış devrimin bende
Değeri ne kadar olur ki sen de
çok yorulmuş gibisin
Aman o vazo düşmesin
"

[ Takımdan Ayrı Düz Koşu - Yüzyüzeyken Konuşuruz ]

***

8 Şubat, 9 Şubat'a giderken pek isteksiz. Ayağında terlik ve terliği sürterek yürümesinden kaynaklı çıkan ses çoğu insan tarafından rahatsızlık verici. Belki de yaklaşmasından korktuğu günler vardır. Yok saymak için insanüstü çaba sarf etmesine rağmen henüz bazı kareleri yok saymakta yeterli seviyeye gelememişken yenilerine hiç hazır hissetmiyordur belki de. Bilemeyiz.

Sırf can yakmak için can yakan ve aslında en çok da kendi canını yaktığının farkına varamayan insanlar arasında 0.5 ucu olan kaç kişi vardır?

Ve kaç yazı, yazara, en sevdiği yemeklerin sıcak yenmesi meselesinde engeldir ve karşıdır?

Bilinmez.

Cennete hazırlanırken cinnetin merkezinden konum atar bazen yazar, üstü kapalı kelimeleriyle. Fırtına öncesinde ya da sonrasında bir yandan bir yana yuvarlanan toz kümesi gibi hisseder de savrulur da savrulur.

Ama şanslıdır. Çünkü herkesin Ayçe ablası da yoktur Selma annesi de. O ikisinin sevgisinin ağlama hissi yarattığı insanlar vardır, bir de ansızın "müsait misin, müsaitsen sana geleceğiz" diye sorma nezaketini göstermeyen duygular. Nerede olursan ol, seni bulurlar. Kendinde olmadığında bile.

Uzun süredir lidersiz olan halk, kendi liderini bulmaya başlar. Daha doğrusu görmeye, tanımaya. O liderin "Waşington'dan, Pensilvanya'dan, Brüksel'den sesler korosu!" demişliği vardır ve de bu söylemle kendinden geçerken "Mersin'den, Ankara'dan, İstanbul'dan kırık kalpler korosu" sloganını da listesine eklemek zorunda kalan seyirciler, liderin yol arkadaşları, destekçileri.

Evet sayın seyirciler. Bu kez siz yanıt verin:
Neden, kendimize ayıramadığımız sürenin sonuna geliyoruz bu kadar çabuk ve her seferinde?

...

Bugünler de geçecektir ülkede. Hava değişirken bunda iklimin payının büyüklüğünü yine kendisi yazacaktır, yazmalıdır, eminim.

Kaç yazı vardır, sayfaları, yazı yazıldıktan sonra buruşturularak yazarın kendi kalbine tıkılır? Ve bunlar düzenli şekilde koymak yerine düzensizce tıkıştırıldığından ötürü normalden fazla yer kaplar, rahatsız edici bir düzensizliğin, dağınıklığın temelini atar?

Tam sayı bilinmez, en az bir.

Ama Belhanda önemlidir. Daralmış kadroda birilerinin ekstra iş yapması gerekirken zamanlaması mükemmeldir. Dönüşü muhteşemdir. Ve Belhanda gibi, kendi potansiyelini fark edip, yapamayacağını sandığı şeyleri yapabileceğini görmek, kaldıramayacağı ortamları kaldırabileceğini fark etmek daha da önemlidir.

Ve Belhanda bu seviyeye, önce yaptığı gereksiz artisliği bırakarak, sonra içi boş öfkesini, gerginliğini atarak gelmeye başlamıştır. Çünkü bu durumun en çok kendisine zarar verdiğini yaşayarak görmüştür. Öyle ya, bazı insanlar her şeyi yaşayarak görmeyi tercih eder. Ve bu bazen ağır tahribatlar yaratır, bedeller ödetir. (Sanki ne gerek varsa her seferde insanın kendisini bu yükün altına koymasına.)

Bir insan, Ankara kışında cayır cayır yanacak ve yazacak ne yaşamış olabilir?

Yanıt: Yazı yazarken beslenmek için Youtube'de açtığı listede her şarkı sonrası en nefret ettiği reklamlar açılmış, o da her seferde yazıyı bırakıp reklamı kapatıp sanki yeterince parça parça değilmiş gibi yazısını da parça parça yazmak zorunda kalmıştır.

Hem daha başka ne olabilirdi ki zaten?

Bu yazı da finalsiz bitsin bu sefer, bir şeylerin devam edip etmeyeceğine dair oluşan belirsizliklerin etkisiyle.


***

"Bak soldum şimdi boştayım eski bi vazo gibi
Koy ne kadar varsa buraya çürümüş çiçekleri."


[ Bir De Sen Vur Frikikten... - Bağzıları ]

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
9 ŞUBAT 2018 0121
Cumhuriyet Ankara'sı.