4 Haziran 2015 Perşembe

İhanet Kazan Biz Kepçe, Ne Gündüz Kaldı Ne Gece - Çağdaş BAYRAKTAR


Kemal Kılıçdaroğlu, Kral FM'de Erdoğan'ın en önden yandaşlarından Mehmet Akbay'ın programı olan"Mehmet'in Gezegeni" programına konuk olmuş.
Açıklamaları sırasında bir kısım dikkatimi çekti:
"Erdoğan ısrarla tartışmalara beni çekmek istiyor. Benim muhatabım değil, benim muhatabım Davutoğlu. Bu ülkenin vatandaşı siyasi kavgalardan bıktı. Ben dert çözmek istiyorum. Bana saldırıyorlar, 1930'da CHP bunu yapmış. Ben o zaman doğmamıştım ki. Bunlar tarihçilerin işi. Ben bugünü ve geleceği düşünmek zorundayım. Bir iktidar kendisi sorun olmaya başlamışsa sorun çözemez." [1]

***

Sayın Kılıçdaroğlu,
1930 Türkiye'si de,
1930 CHP'si de
senin ağzını, yüzünü, dilini,
yakar.

Bugün o koltukta oturabiliyorsan,

bunu partinin burun kıvırdığın dönemlerinde atılan temeline borçlusun.

"The süreç" teorisyenlerinden Murat Özçelik ile mi Tevfik Rüştü Aras'a laf atıyorsun?

CIA'nın TR-705 diye seslendiği Sezgin Tanrıkulu'na partiyi tahsis ederken utanmadan Şükrü Kaya'ya mı dil uzatıyorsun?

Tüm parti meclisini toplasan, bir tane Reşit Galip mi eder?

Var mı çiftliğine dönüşen Genel Merkezinde bir tane Saffet Arıkan'ın?

Bugün Atatürk'ün partisi sanıp da oy verenler var diye sayılıyorsun nimetten,

O zamanında oluşturulan "Atatürk'ün partisi" imajında Mustafa Necati, Mahmut Esat Bozkurt'un tırnağı kadar payın, hakkın var mı?

Ayrıca, "1930'da CHP bunu yapmış. Ben o zaman doğmamıştım ki. Bunlar tarihçilerin işi. Ben bugünü ve geleceği düşünmek zorundayım" yaklaşımınıza en sağlam yanıt, kendi döneminin CHP'sine "Göğsünü gere gere "Ben Kemalistim" diyemeyenin, CHP'ye genel başkan adayı olmaya hakkı bulunmamalıdır" uyarısını yapan Ahmet Taner Kışlalı hocamızın başka bir sözünde:

"Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür."

Yanıt tabii anlayabilene, anlamak isteyene.

***

İhanet sırası yoğun.
Hiç ümitlenme,
sanma
ki,
gözden kaçar birileri.

Durum,
Bankada işlem misali.

Sen geldin,
sana verilen "işlemi" yapmaya.
Birileri sana yetki verirken,
İşlemi yapma hevesin karşılığında,
biz de verdik sana "sıra numaranı"
lakin biraz düştün arkalara.

Ama,
Sıranın yoğunluğuna kanıp, aldanıp, umutlanma,
elbet göreceksin ekranda numaranı.

Artık o zaman
 görürüz,
seni,
şakşakçılarını,
ve tek özelliği batan gemiden kaçmak olan,
fareni,
besili sıçanlarını.


Çağdaş Bayraktar
5 Haziran 2015

DİPÇE

[1] 
http://www.ntv.com.tr/turkiye/kilicdarogluchpye-gonul-veren-hdpye-oy-vermez,xkq5kJTThkCbIohcRnfQZw


Bir Pankartın Anlattıkları, Anlatma Gereği Duymadıkları - Çağdaş BAYRAKTAR



(Seçim arabasında "renkli" parçalarla sempatik pozlar veren aday, araçtan iner, karargahına döner. Kendisine ölüm gibi gelen kıyafetlerini çıkarır, kendi üniformasını giyer. Karargahta da çalmakta olan seçim şarkılarını duyunca yanındaki kişilere seslenir)

"Kapatın şu zımbırtıyı, sabahtan beri kafam şişti. Bizim uğraşacağımız şeyler midir bunlar, pankartta da demedik mi, benim meskenim; dağlardır dağlar!"
Müzik kapatılır.
Ve aday, yanındaki adamlardan birinin, "başkan çok saf değil mi bunlar, nasıl da yuttular zokayı, iliklerine kadar. Kısmi maskeleme derdimiz olmasaydı ne kadar da demek isterdim düşüncelerimi dolaylamadan, gücümüzün tadını çıkartarak" demesi üzerine "şunları mı demek isterdin" der ve söze girer:

"Bizler HDP için sizler,
Korkaklarsınız. Acizlersiniz,

Köpek gibi titriyorsunuz. Tüy düşse üzerinize, yerinizden zıplayacak kadar tedirginsiniz.

Unutmuşsanız hatırlatalım, bizler;
HDP,
PKK'nın takım elbiseli uzantısıyım ben.

Ayrılırdığı görülmüş mü, tırnağın etten?

Yani biz,
yani ben.

Kim miyim ben?

Hani sen askerdeyken sana pusu kuran, okulunu yakan, öğretmeninin masasına dolu kurşun bırakan, daha öncesinde öğretmenini yakan, Van depremi olduğunda ölen insanlara üzülmektense, "Deprem sevkiyatı etkiledi, kartonu 12 tl olan sigaranın kartonu 15 tl oldu" diyen, şehit olan eşin, dostun, hemşerine saplanan mermide tetiği çeken.

Ankara'nın merkezinde halay çekerken sana korkutucu gözlerle bakan, dilinde özgürlük, barış olan ama ilk sürtüşmede "şiddetine" sarılan ben.

Yine mi anımsamadın ?

Benim diyorum ben!

Daha bir sene önce 23 yaşındaki Piyade Teğmen Emre As'ı suikast silahıyla alnından vuran desem?

Hatta o olaydan iki ay sonra, 26 Ekim 2014'te,

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde karakola elektrik malzemesi almak için çıkan 3 asker vardı, sokak ortasında kafalarına sıkıldı.

Hah, işte sıkan yine benim.

Yine ben!

Üniversitelerde "parasız eğitim" sloganını paravan yaparken bizzat kendim,
benim gibi düşünmeyen akademisyenleri, öğrencileri tartaklar, tehdit ederim.

En çok da kadınları seçerim!

Bu da benim feodal zevkim. Saygı duyulmasını beklerim ( kahkahalar)

Neyse, olaylar üzerinden anlatmakla bitmez benim kimliğim.

Pankartımda mesajım açık.

Bana oy vereceksin ve barajı geçeceğim ben, bir zamanlar savaşmak zorunda kaldığım şeyleri tereyağından kıl çeker gibi alacağım.

Ha eğer bana köpek gibi oy vermezsen,
barajı geçemezsem ben,
kısmen kapattığım maskemi kapatma gereği duymayacağım.

Ki zaten, senin devletini yönetenler sana barış diye anlatırken durumu,

ilaç gibi geldi bize "the süreç"
kadrolarımız palazlandı, dinlendi.
Hatta silahlarımız bileylendi.

Şimdi sen bir tercih yapacağını sanıyorsun ama yapmayacaksın.

Çünkü bu bir savaştı,
sen kaybettin.

Kazanan benim.

Yani köpek gibi oy vereceksin.

Vereceksin ki, biraz daha gözükebileyim şirin.
Biraz daha sinsin bünyelere narkozum.
Tam yüzleşemiyor olsan da, teslim oldu seni devletini yöneten Hükümetin.

Bundan sonra zaman, benim lehime,
seninse lanetin!"

-Evet başkan tam da böyle;
Ha şöyle,
keyfim yerine geldi,
duymak bile ne güzel oldu be!



Çağdaş BAYRAKTAR
4 Haziran 2015

3 Haziran 2015 Çarşamba

Haziran'da yaşamak da zor artık - Misilleme Kurşunkalem


Bazen sadece kırgınlıklarımızı yok sayabildiğimiz kadar tutunuyoruz hayata.
Belki sırf bu yüzden harcanıyoruz
belki de çoğu kez.
Ama, olsun be!
Kimisine değer belki de.


***

Düşünce insanları vardır.

Bir de heyecan insanları.

Şairler genelde heyecan insanlarıdırlar. Daha asi, daha fevri, daha duygusal. Yoğun yaşarlar ve yansıtırlar.

O yüzden de daha çok hata yaparlar.

Sonra onlar ölür.

Geriye yaptıkları hatalar ve edebiyata katkıları kalır. Ölümsüzlükleri.

Türk siyasetine etkisine kızarım,

Türk edebiyatına katkısına ise kızdığımdan çok daha fazla severim Nazım'ı...

Şairlerin, "heyecan adamlarının" hayatındaki zigzaglar zaten derin incelemeler bile gerektirmeden ortaya çıkar.

Ben bugün sadece şiir okumak istiyorum,

şair olmak, şaire bakmak istiyorum...

Fakat şunu da biliyorum; bir dönemin en büyük "hain" addedilenleri bile, bugünün "kahramanlarının" yanında katıksız vatansever kalır.

***

"Havanın kurşun gibi ağır olduğu" yerden Kerem gibi ağır ağır bağırdığımız yerden yazıyorum.

"Amerika'yarı sömürgesi olma" eşiğini de aştık biraz olumsuz manada.

"Ayın altında yürüyen" kağnılara da hasretiz, kağnılara eşlik eden ama giderek değerlerinden soyutlanan Anadolu insanının sesine, soluğuna da.

Karanlıkların başka türlü çıkmayacağını bildiğimizden aydınlığa, yüz tutmuşuz yanmaya, en önde katılmaya adanmışız, davaya.

Yaşadığımız dönemi görse, "Menderes'e haksızlık etmişim" diyeceği yerden ve günden yazıyorum Nazım'a, ve Nazım'a dair dolan satılara.

Vatan ki insanların evidir demiştin sen -ki bence kırdın biraz vatana dair olanı, kaygı duyanı, neyse konumuz bu değil-,

ortam yine senin dediğin gibi;

"Bursa da havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
fakir köylü Hatçe kadına,
ırgat Süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman…

***

Elini kolunu sallayarak gezsin diye hürriyet,
kelle koltukta yürüyoruz faşizmin üzerine.

Yani başka bir üstad Bertolt Brecht'in dediği gibi:

"
Sırf artan düzensizlik yüzünden  
bizim sınıf kavgası kentlerimizde  
çoğumuz şu yıllarda karar verdik  
daha fazla söz etmemeye  
deniz kıyısındaki kentlerden, çatılardaki kardan,  
                                                                              kadınlardan,  
mahzendeki olgun elmaların kokusundan,  
                                                                 etin duygularından  
bir insanı insan yapan ve onu şişmanlatan tüm şeylerden. 
Ama gelecekte yalnız düzensizlikten söz etmeye  
ve böylece tek yanlı, kısır olmaya karar verdik,  
ve politika işine adamakıllı dalmaya,  
ve diyalektik ekonominin kuru ve "aşağılık" sözcüklerini  
                                                                                 kullanmaya.  
Kar tipilerinin (bu tipiler, biliyoruz, sadece soğuk değil)  
sömürünün, çekici kadın etinin, sınıflı adaletin  
böylesine korkunç, böylesine sıkışık, bir arada yaşamaları  
bu kadar çok yönlü bir dünyanın içimizde onaylanmasını  
                                                                      doğurmasın diye  
ve zevk alınmasın diye çelişkilerinden  
böylesine kanlı bir yaşamın.  
Anlıyorsunuz." 



Bizimkisi biraz daha farklısı mücadelenin,
indirgemeden politikaya vatanı,

kısırlaşmayı göze alıp, ama grileşmeden, monotonlaşmadan,
eleştirdiğin sistemin "kullanmak için" değil de yok etmek için "aradığı" adam kalaraktan.

***




Aslında çok da uzatmaya gerek yok hissiyatın tanımını.

Hasan Hüseyin'in dediği gibi;

"Demek ki göçtü usta, kaldı yürek sızısı"

Demek ki göçtü usta, yaşarken yarattığı ince sızılara eklendi yokluğun sızısı...

[ Ha unutmadan;  Kuvayi Milliye şehitleri de sana kırgınmış gibi geliyor bana, son dönemlerinden ötürü, söyleyeyim. Yaşasaydın sen de HDP'yi güzellemezdin değil mi? Sen vatan şairisin o kadar da değil. ]


Misilleme Kurşunkalem
3 Haziran 2015

2 Haziran 2015 Salı

MAĞDURDAN KAHRAMAN YARATMAYANI DÖVÜYORLAR, KAÇIIN! - Çağdaş BAYRAKTAR



Sanırım bir noktayı daha fazla açıklamak gerek.

Can Dündar'a yapılan muamele, RTE'nin özgürlük anlayışının bir yansımasıdır. Kabul edilemez.

Fakat burada bu duruma karşı çıkmak, Can Dündar özelinde değil, tüzel manada görülmelidir.

Ve en az bu karşı çıkış kadar bir hususun daha altı çizilmelidir:

Can Dündar, Mustafa filmi ile AKP'nin istediği Atatürk portesini çizerken, öğrenciler okullardan filmlerine götürülürken bakanlık tarafından,
başka bir AKP zihniyeti mi vardı?
Uzaya fırlatılan bir roketin ilk fırsatta ayrılacak parçası gibi monteliyken "Demokrasi şölenine" neredeydi muhalif tavrı?

Peki sisteme karşı olmayan bir muhalif, ne kadar muhalif olabilir?

Ergenekon kapsamında insanların özel dosyalarına el konurken, özellikle istihbarat yetkililerinin medyadaki istihbarat listelerini inceleyenler kimin ne olduğunu çok rahat görebilirler.

Bizim için muhalif, sisteme karşı durabilendir, sistem tarafından dışlandığında ya da başka bir taraftan kullanılmaya başladığında dillenen değil.

Oturdukları yerden atıp tutan,
uzun vadeli ve toplumsal kaygılar yerine sadece gündelik ve keyfiyetini koruma üzerine yaklaşım belirleyen insanlar olabilir.
Bu tavırlarına "entelektüel" bir mana da yüklemeye kalkabilirler.

Fakat bu, gerçeği değiştirmez.

Yiyenler olabilir ama, her mide hazmetmez.

Biz tokuz, ihtiyacı olana lütfen.

***

Ayrıca yine hatırlatmakta fayda var:
Kötü olan bir şey varsa,

karşısında yine kötü olan başka bir şey varsa,

ve kötü olan bir şey, diğer kötü olana saldırırsa,

kötünün diğer kötüyü kötülemesi, kötülerden birisini iyi yapmaz.

Ayrıca kesin bilgi yayalım;

İki kötü içinden birisini her zaman seçmek zorunda değiliz.

Hele ki ortalık "kötülerin kavgası"ndan geçilmezken..
***
RTE'nin saldırdığı herkese, her şeye "olumlu", "muhalif", "iyi" mana yükleyenlere de şifa diliyorum.

Tanrı, onların sevmedikleri insanları, RTE'nin saldırısından esirgesin.


Çağdaş BAYRAKTAR
2 Haziran 2015

1 Haziran 2015 Pazartesi

Kaygı herkeste var da, içerik farklı - Çağdaş Bayraktar

"Gidişimi başka türlü açıklayamıyorum."

***

"Bunlar barajı geçemezse ortak karışır başımıza bir şeyler gelir. Ne bileyim oturduğumuz mekanda bomba patlar, alanda saldırı olur"
tarzı korkularla, ki bu korkulardaki mesele "vatanın karışması", "ülkenin zarar görmesi" değil, sadece kendi "tatlı" canlarının incinmemesi; ruhlarını kiraya veriyorlar.

Yalnız bu kira, Osmanlı'nın Kıbrıs'ı İngilizlere kiralaması gibi.

Ve sanıyorlar ki terör, imtiyaza doyar.

İnsanın yemek yeme ihtiyacı gibidir terörün istekleri.

Parmağını verirsin, el gider. Elini verirsin, kolun gider.

Sonra vere vere, verecek bir şey kalmaz,

besleyip büyüttüğün canavar dışında.

Bu ülkeyi ve ülkenin insanlarını zerre düşündüğünüze inansam, anlamaya çalışacağım da, öyle bir dünya yok.
...

Ulan nasıl bir döneme denk geldik,

Değer verdiğimiz ne kadar adam varsa öldü,

ama sorun şu ki bedenleri hala ayakta.

Ağır konuşmak istemiyorum ama, sanırım eskilerin "ölümün bile hayırlısı"ndan kastedilen böyle bir şeydi.

Yazık.

Kahramanlarını göme göme, gömmek zorunda kala kala büyüyor bir nesil.

Saldırılar hep çocuk yanımızı hedef alıyor, en çok buna yanıyorum.

***

Bitişinizi başka türlü açıklayamıyorum.





Çağdaş BAYRAKTAR
2 Haziran 2015

Sayın Fazıl Say, Asıl Size Bir Saniye... - Çağdaş Bayraktar


"Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,

mezardan çıkmanın vaktidir!
"

***

Karanlıkların içinde kalmışsa insan, aydınlık arar. Işığı bulup, ona yönelmek ister.

Karanlıktansa "aydınlık", "ışık" mantıklı olan istektir.

Tabii ışıktan, aydınlıktan yana olmalıdır insan.

Ama sorgulayıcı da olmalıdır:

Hani ışık, hangi aydın-lık?

Sonuçta Güneş aydınlıktır, ışıktır dünyaya.

Aynı şekilde "ampul" de aydınlatıcıdır kimisine göre.

Girdiğin tünelde ışığı görünce umutlanmadan önce iki kere düşünmelidir.

Çünkü "çözüm" sandığın ışık, belki de senin "yokoluşunun" habercisidir.

***

Eskilerin bir sözü vardır: "Ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek".

Teknoloji ilerledi, tıp gelişti. O yüzden çaresi bulundu sıtmanın.

Şimdi yaşamakta olduğumuzsa, "Ölümü gösterip, kansere razı etmek"tir.

Erken teşhis hayat kurtarır, kanserde. Ya da çok güçlü ve dirençliyse ruh, bünye.

Fakat bu ikisi de değilse, bir mucize de denk gelmezse kişinin şansına, lehine,

gerçekte seçim, ölümü ertelemekle ölmek arasındadır. Kısa vadede çok gibi gözükse de aslında seçenek tektir.

Sandığa indirgenip de "demokrasi" diye bize dayatılan "deli gömleği", daraltıyor vatan için kafa yoran her bünyeyi.

Fakat öyle bir algı operasyonu var ki;
akıllı olan, deli gömleğinden rahatsız olmak bir yana, deli gömleği giydirilmese kendisini sorguluyor.

Akıllı olanlar, deli gömleklerine methiyeler düzüyor!

Şimdilerde ışık diye aydınlık diye çözüm diye sunuluyor bize HDP.

Bu yapay aydınlıktan -bir şekilde- etkilenen aydınlar, hiç de az değiller.

Bir zamanlar "konuşsa da dinlesek" dediğimiz insanlar için dileklerimiz farklı artık:"
"Keşke hiç konuşmasa, sadece işini yapsa, üretse de daha fazla kahrolmasak, üzülmesek"

Yobaz gazetelerin üzerine çarpılar koyduğunda çarpıların önüne geçmek istediğimiz kişiler, yüreklerimizdeki  fotoğraflarının üzerine çarpı koymamızı isteyecek hareketlere neden devam etmekteler?


Kendisini Cemil Bayık'la, Apo'yla, Dengir Mir'le, Altan Tan'la, Nazlı Ilıcak ile aynı kefeye koymak istemek de niye!

***

Tüneldeki tren ışığına meşruluk ekleme yarışına Fazıl Say da katılmış.

Kendi yazısındaki bazı kısımlar üzerinden sorarak, yanıt arayarak gidelim yine.

""HDP teröristtir" diyen arkadaşım; Beni bir saniye dinle. Tamam, haklı da olabilirsin, geçmişini karıştırırsın bu adamların, fotoğraf da çıkarırsın video da, haklısın.. Tamam. Ama arkadaş Kürtleri kim savunacak?" [1]

Sayın Fazıl Say evet, HDP Teröristtir diyenlerden birisi benim. Tabi, arkadaşınız değilim. Zaten konumuz bu da değil. "Tamam haklı da olabilirsin" demişsiniz.

HDP ve dağdaki hali PKK'nın terörist olması, bu kadar tartışmaya açık bir durum mudur da, "olabilir" diyebiliyorsunuz en fazla?

Ki kendinizce, birilerinin savunulması adına birilerinin terörist olabilmesini nasıl kabullenebiliyorsunuz, sizdeki nasıl bir sinedir ki, çekip çekip alabiliyorsunuz da bana mısın demiyorsunuz?

Ayrıca görmek isteyene, geçmiş karıştırmasına da gerek olmadan çok fazla bilgi var bir o kadar da belge. Neyin aklamasını yapıyor, unutturmaya çalışıyorsunuz?

Ve aklımın en fazla kaçma özlemi duyduğu cümle:

"Kürtleri kim savunacak".

Ya bir akıl tutulması yaşıyorsunuz, ya da ülkenin kurucu unsurundan, ulus devlet yapısından haberiniz yok. Her ne kadar teoride kalsa da, meclisteki vekiller, milleti, yani ulusu temsil eder.

Yurttaşları; ırk ve mezhep esasına dayanmayan yurttaşlık kavramını taşıyan yurttaşları temsil eder. Senin o dediğin "ırk" "mezhep" "kafatası" esasına göre kotalar ve seçimler, Ortadoğu'da olur. halen kan gölü.

Yugoslavya'da oldu, 8 parçaya bölündü, o da şimdilik.

Birgül Ayman Güler Hocamızın yakın zamanda paylaştığı bir ileti vardı, tam da yeri ve zamanı sanırım:
"
Türkiye'de Türk'ü silmek, Yugoslavya'da Yugoslav'ı silmekle aynı şeyi yapmak demektir. Geriye orada nasıl Sırplık-Hırvatlık-Boşnaklık-Arnavutluk kalmışsa, bizde de Türkmenlik-Kürtlük-Lazlık-Gürcülük kalır. Sonra bunların her birine kotalar koymaya başlarsın; sonra her birine kantonlar kurmaya kalkışırsın. Birleştireni silersen elde kardeş kavgası kalır. Türkiye'den eser kalmaz." [2]

Hocanın bu sözlerinin üstüne sizin şu cümleniz geliyor:

"18 milyon Kürt vatandaşımızı kim temsil edecek?"


Bu cümleyi okuduğum o an Birgül Hocayı arayıp, "Hocam, siz biraz geride kalmışsınız. Bizzat aydınlarımız "Türk" kavramını kaldırdı, etnik unsurlara ayırdı, hatta sayı vererek kotalamaya bile başladı. Geriye kantonlar ve kardeş kavgası kaldı. Bu hızla onların da eli kulağındadır artık" demek istedim.
...

Türkiye'de nüfus sayımlarında çok uzun süredir nüfus sayımlarında etnik yapılar ile ilgili sorular sorulmuyor.

O zaman siz bu sayıyı neye göre ver(ebil)iyor ve biliyorsunuz Sayın Fazıl Say?

Bu tarz bir soru ve yaklaşımın, seçilen kişilerin "kimlik siyasetine göre" seçim algısı yarattığını göremiyor musunuz?

Bu tarz yaklaşımın Batı'nın Ortaçağ'ında kaldığını biz mi anlatacağız size?

Bir yazımda şunu demiştim:

"AKP iktidarının ülkeye verdiği en büyük zararlardan birisi – belki de en önemlisi-, meşru olanı yalnız bırakıp, meşru olmayana devleti boyun eğdirmesidir." [3]

Yazınızın geri kalan kısmında yaptığınız "Kürt kökenli insan - HDPKK" eşitlemesi ile en büyük haksızlığı seçeneksiz bırakılan, hatta devletsiz bırakılan Güneydoğu Bölgesinin insanına yapmıyor musunuz?

AKP ile HDP'nin çıkarları gereği doğal müttefik olduğu gerçeğini görememenize değinmiyorum bile!

Matematik hesabı da yapmışsınız. Daha doğrusu yapamamış ya da isteklerinize göre yapmışsınız.

HDP Meclise girerse, AKP'nin vekili 35-40 arası azalabilir. Fakat bu durumda da HDP Vekil sayısı 55-60 olabilir.

Parmak güneşi gösterdiğinde sadece aptallar parmağa bakar derler.

Sizin derdiniz sadece AKP ise bilemem. Fakat bizim derdimiz ve tehdit gördüğümüz kesim,  ülkenin bölünmez bütünlüğüne, kurucu ideolojisine, Cumhuriyet kazanımlarına karşı olan gerici "AKP-HDP" cephesidir.

Seçim sistemine inanan ve bu kaygıda olan birisi, HDP'nin barajı geçmesiyle beraber AKP'nin vekil sayısının 35-40 azalacağını değil, "gerici cephenin" vekil sayısını 15-20 arttıracağını çok rahat görebilir.

Ayrıca baraj geçmesi durumunda sözde oy vereceğiniz parti olan CHP'nin, hatta MHP'nin oy oranlarını düşüreceğini Metin Şentürk bile görebilir diye düşünüyorum.

[ Bekir Coşkun'un ve Fazıl Say'ın "CHP'ye oy vereceğim ama"lı HDP güzellemelerini görünce, mevcut yönetim kadrosunu günahım kadar sevmesem de "CHP'nin böyle seçmeni varken düşmana gerek yok" demeden alıkoyamıyorum kendimi. ]

Ülkenin nüfusunu çözmüş, etnik ayrımı yapmış, nüfuslarını hesaplamış, HDPKK'yı Kürt kökenli insanların meşru tercihi yapmış Sayın Fazıl Say;

Güneydoğu'daki töre cinayetlerinden haberiniz var mıdır?

Peki ya Türkmen olup da Türkçe konuşması yasak olan aşiretlerden?

Öldürülen korucuları bilir misiniz Sayın Say,

Dağa kaldırılıp da elinden senetleri alınan masum yurttaşları?

KCK yargılamalarına denk geldiniz mi hiç Sayın Fazıl Say,

Geçen akşam Galatasaray'ın şampiyonluk kutlamasına bile Diyarbakır'da karışıp müdahale eden kişilere?

Umut gördüğünüz, "barışçı", "özgürlükçü" mana yüklediğiniz zihniyetin yakın zamanda "Ayn el Arab" denilen bölgede yaptığı etnik temizlikten haberdar mısınız?

***

Sorular uzar gider.

Siz bu konular hakkında yazıp çizmeden önce, eğer gitmemişseniz  eski adıyla Yugoslavya denilen yere gidin. Gitmişseniz de bu kez başka bir gözle gidin.


Umarım siz ve sizin gibilerin pişman olması için çok büyük  bedeller ödememiz gerekmez. Gerçi başka türlü de göremeyecek gibisiniz ya, neyse...

***

Peki neden böyle bir yanılgıya düşer, kendine aydın diyen, ünvan ve saygınlık sahibi insanlar?

"Neo-Liberal politikaların yaratmak istediği yurttaş tipine, “Neo-yurttaş: Müşteri tipi” diyebiliriz.
Bu politikaların etkisinde kalan kişiler, üretmekten ziyade tüketir. Tükettikçe de emek kavramının kutsallığını sorgular, zamanla kutsallığını yok eder. Aksine, her şeyi en az çabayla halletmek,elde etmek ister.
Fazla sorgulamaz.
Kendisini rahatsız durumlara olan tepkisi genelde teoride ve kolaycılıkta kalır.
Bir durumda harekete geçmesi için çok büyük şeyler olması gerekir.
Bunu bilen Neo-Liberalizm de, “çok büyük şeyleri” ufalayarak yutturmak ister, hazmın kolay olması, hazımsızlığın başına bela açmaması adına.
İnsanı tüketicileştirir, tüketicileştirelememiş olanı da “yılgınlaştırır” sistem.
Boyun eğdirir.
Bu durumun etkisinde kalan kişi için “sisteme isyan etmek”, tercihlerin arasında bile değildir.
Sistem, kendisini meşru kılmak adına seçim sürer ortaya, teslimi“temsil” diye boyar, dayatır, ikna etmeye çalışır bir şekilde. İyi pazarlayıcıdır.
En az emekle en büyük refaha ulaşmak isteyen düşüncenin dramıdır, bizi asla düşünmeyecek olanlardan medet ummak.
AKP tercihini yok saymak adına HDP’yi seçenek görebilmek, bu algının, kolaycılığın sonucudur." [4]

***
"Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,

siz toprak altında derin uykudayken 

düşmanı çağırdılar, satıldık, uyanın!"


Çağdaş BAYRAKTAR
2 Haziran 2015


DİPÇE

[1] http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/fazil-say-oy-verecegi-partiyi-acikladi-h89354.html
[2] https://www.facebook.com/birgul.aymanguler/posts/812867685464216?pnref=story
[3] http://www.milliiradebildirisi.org/partiler-ustu-tehlike-hdp-cagdas-bayraktar/
[4] 
http://www.milliiradebildirisi.org/partiler-ustu-tehlike-hdp-cagdas-bayraktar/

Bir De Pazar -Terör-, Ve Ertesi - Misilleme Kurşunkalem


"Bir de pazar ve ertesi olunca ben, zorlanırım, gülümsemem"
*** Yine takılı kalmış ertesi, pazara. Başlayamadı yine hafta. Çünkü ertesine dair her şey monoton, zorunlu. Gelemiyorum. Gelemediğim yer ve noktanın da bana karşı duyguları çok da farklı değil gibi. Günde en az iki kere acıktığım için kendimi şanslı hissetmiyorum. Söylenen güzel sözler, tabakta anlam ifade edebiliyorsa daha kolay içselleştirebiliyorum. Tabakta daha da içselleştirilebilen sözler, sonra kendiliğinden tabağı temizlerse hayranlık duyabiliyorum. Kuzey Sibirya'da "Acıktığın zaman uyu, açlığın diner" diye bir geyik var mı bilmiyorum. Lakin Adana'da her seferde "denemeye değer" diyeni biliyorum, tanıyorum. Yer yer karşı karşıya geliyorum. Hem aynada, hem içimde. Yazmam gerek dürtüsüne yenilmemek, bu vesileyle mekanikleşmeyi engellemek adına rutin aralıklarla tavana bakıyorum, rutin aralıklarla yazmaktansa. Aforizma üretme kaygısı duymadan, rahatsız edici boyutta kafama saplananları silkeleyip düşürüyorum kağıda. Kimisi bunu beğenirse eyvallah, edebi anlam yüklerse ne âlâ, kendinden bir şey bulursa da;"Aliyülala". Misilleme Kurşunkalem 1 Haziran 2015 Barış "yarım" bulmasın yazıyı diye, genelde sona yazılan imzamı ortaya yazıyorum. (Atıyorum) Çünkü ben bunları yazarken, şimdi herkes çok uzaklarda olacak. Herkes çok uzaklarda olurken,  şüphesiz hayat tuzaklarla dolacak. Yine de umudunu yitirme. Çünkü hayatta bilmediğin bir dilde tanımadığın insanların yaptığı müziği beğenip, tebessüm edebilme ihtimalin; hala var. "Siyaset hayata müdahale ettiğinde, hayat siyasetin ta kendisidir" tarzı bir cümle vardı. Üstlenmediğimiz her toplumsal sorumluluğun bize sıkıntı, baskı hatta zulüm olarak döneceği yerde, sosyal medyada var olup da yer bildirimi yaptığı piyasa mekanlarda kendini bulan kişilerin rahatlığına hep hayret etmişimdir. (Eğer boşta olan İsviçreli bilim insanları varsa inceleyebilir mi lütfen) Siyaset hayata müdahale ettiğinde, hayat siyasetin ta kendisidir. Siyaset hayata müdahale ettiği yerde, siyaset, en umulmadık yazılarda bile kendisine pek tabi yer bulabilir.Uygun olsa da olmasa da. Piyonlarının gönüllü olduğu bir oyuna dönen ülke yönetiminde, oyuna sadık kalmayan oyuncu bir arkadaşım,  Tam da kısıtlanmaya çalışılan hayat sahnesinde,  ödeyeceği bedelin bilinciyle haykırmış: "HDP'ye oy vermemek veya HDP partisini eleştirmek, Kürt düşmanlığı ise ve HDP'ye oy vermek Kürt'ü sevmek ise, ortada bir "ırk" siyasetinin yapıldığını dile getirmiş aynı zamanda kabul etmiş oluyorsunuz. Bunun da ırkçılığı doğurmamasına imkan yok tabii. Ben mevcut kürt siyasetini savunmuyorum. Mevcut Türk siyasetini de savunmuyorum. Bunun beni herhangi bir "ırk" ın düşmanı yapacağını sanmıyorum. Dahası bunun beni "okumuş cahil" yapacağını da sanmıyorum. Çünkü buna HDP'ye oy veren tüm süper, zeki, devrimci, aydın, demokrat, arkadaşlar karar vermeye çalışıyor ya? Tüm bu yargıların bir grup fanatik seçmenin tekelinde olduğunu düşünmüyorum. İnsanları faşistçe faşist ilan etmenin de sizi "insan" yapmadığını hatırlatmak isterim. "İnsanlık" da sizin tekelinizde değil ne de olsa. Güzel umutlarımızı, iyi niyetlerimizi, seçmenlik üzerinden gerçekleştirmeye çalışırken ne hale geldiğinizi bir hatırlatmak istedim. Saygılar!" Hangi niyetle olursa olsun, x siyasetini sevmiyorum, y siyasetini sevmiyorum diyerek "x-y" eksenini de ayrıştırıcı buluyorum, art niyet yüklemeden. Tabi bunun dışındaki - neredeyse- tüm cümlelere katılarak. Ne diyordu şarkı: "Bir de Pazar ve ertesi olunca ben, zorlanırım, gülümsemem" Peki ne diyorum ben? Bir de terör, ve sevicisi, olunca ben, -şeker gibi sunulsa da- zorlanırım, hazmedemem. Siyaset de dahil, şimdi herkes yazımdan çıkabilir. En çok da sosyal mesaj.