15 Haziran 2015 Pazartesi

RESİMDE BÜTÜNÜ GÖREBİLMEK ADINA ELİMİZDEKİ PARÇALAR.. - Çağdaş BAYRAKTAR



Önceki yazılarda, meclise giren tüm partilerin -ufak pürüzler dışında- sistemin istediği kıvama geldiğini belirtmiştik.
Sistem, hepsi kendinden olan tercihlerin koalisyonunda toplumda en az tepki alacak olan koalisyonu isteyecektir.
HDP'nin bir yandan cicileştirilmesi, AKP'yi yıkmak için "kurtarıcı" olarak lanse edilmesi, tepki çekmemek adına AKP-HDP koalisyonunu kısa süreli erteleyecektir.

Öte yandan da AKP, HDP ile artık daha temkinli bir ilişkiye girecektir. Çünkü nasıl ki Can Dündar parlatılması ve "muhalefeti", RTE'ye Can Dündar aracılığıyla "kapsamlı" bir uyarı niteliği taşıyorsa, AKP, kendisini yükselten güçlerin şimdi de kendisini dizginlemek, "ufalamak" için HDP'yi yükselttiğinin farkında.

Bu süreçte meclis partileri içinde sistemin en rahatsız olduğu parti seçmeni CHP seçmeni gibi gözüküyor. Çünkü bu seçmen kitlesi daha eleştirel kitleleri barındırıyor içinde.

Bu sebeple sistemin, toplumsal tepkiyi en aza indirgerken öncelikli kontrol altına almak istediği parti CHP.

***

AKP-HDP ihtimalinin şu an için ertelenmesindeki iki sebep:

1- Seçim sürecindeki "AKP karşıtı HDP" algısı yaratılması
2- HDP'nin son dönemde AKP'nin infazı için belirli yabancı kesimlerce destekleniyor olması.

***



Kemal Derviş üzerinden AKP-CHP koalisyon iddiaları ortaya atıldı. İşte bahsettiğimiz seçmenin tepkisi yüksek olunca Derviş kıvırdı, koalisyon önermek haddime değil tarzı cümleler kurdu.
...



Emperyalizmin bu süreçte olmazsa olmazı, "açılım süreci"nin devam etmesi.

Çünkü bu sürecin yarattığı ayrışma tam da onların beklentilerini karşılamakta.

HDP bu açıdan da rahat.

Nasıl ki 80 darbesinde "siyasal islamcılar", "biz içeriye alındık ama bizim düşüncelerimiz söz sahibi" oldu dedilerse, aynı durum HDP için de geçerli.

CHP Genel Merkezi ve vekil listeleri şu an emperyalizmin emrine amade.

Açılımın yancısı olan CHP, bir sonraki adım olan Ermeni açılımının da yancısı olacaktır.

Bunu görmek için, CHP'nin İstanbul vekillerinin geneline bakanlar, CHP'nin İstanbul değil de Konstantinopolis vekilleri seçtiğini görürler.

Ermeni açılımı olmak zorunda mı?

Evet, ilk fırsatta.

Çünkü Osmanlı'nın parçalanması sürecinde Sevr'in hayata geçirilememesi, iki projeyi "erteletti":

Büyük Kürdistan (*)
Büyük Ermenistan.

***

CHP seçmeninin Atatürk sevgisi, nasıl AKP ile koalisyon için en büyük engelse,

MHP tabanının milli hassasiyeti de çözüm süreci önünde en büyük engel.

İşte tam da bu noktada değerlendirmeli, 13 Haziran 2015'te ABD heyetinin MHP Genel Merkezi'ni ziyaret etmesini.

***

AKP, an itibariyle HDP'ye çözüm sürecine ya da ülkenin bölünmesine karşı olduğu için karşı değil,

HDP'ye dış güçler tarafından yüklenen "yeni görev"den ötürü karşı.

CHP heyeti, koalisyon içinde yer alarak kendi seçim yenilgisini örtmek için her şeye açık.

HDP, bir çok konuda en uzlaşmaz parti olduğunu seçim sonuç bildirgesinde gösterse de, ne şekilde olursa olsun koalisyonun kendi düşüncelerine hizmet edeceğini bildiğinden ötürü "tekliflere açık"mış gibi bir hava yaratmakta.

Çözüm süreci konusunda direnci kırılacak olsa, AKP'ye en uygun koalisyon adayı MHP. kendisinden olmadan kendisine oy veren - böylece baraj geçen- seçmen tepkisi olmasa HDP, kendi seçmeninin tepkisinden korkmasa ilk günden "evet" diyecek olansa CHP.

***

Ulusal çıkarları savunanlar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar mecliste azınlıkta.

TBMM, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar ulusun çıkarlarının karşısında.

Türk Ulusu, mecliste azınlıkta bile değil.

Bu 3 hususu aklımızdan bir an bile çıkarmamalı, hesap kitap yaparken.

Ulu Önder'e, NUTUK'a kulak vermekte fayda var:

"Millet, tarihin, ancak devletlerin yıkılış ve çöküş gibi bunalımlı zamanlarında kaydettiği çok önemli ve tehlikeli anları yaşıyordu. Böyle anlarda, talih ve kaderini doğrudan doğruya kendi eline almakta gaflet gösteren milletlerin, gelecekleri karanlık ve felâketlerle doludur.
Türk milleti bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki, kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı. Ancak, bir toplumun, uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve terbiyesinin etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.
Bu sebeple, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar, bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göstererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.”



ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
15 Haziran 2015



(*) Büyük Kürdistan teorisi, Irak, İran, Suriye ve Türkiye'den ayrılacak dört parçanın birleşiminden oluşmakta. Emperyalizm illa ki bu 4 parçanın birleşmesini istemeyecektir. Ama bu dört parçanın kendisi için bu ülkelerdeki en "sadık" ve en "doğal" tercih olduğunun farkında. O yüzden birleştirmese de birleşecekmiş gibi desteklemeye, faydalanmaya devam edecektir, ediyor da hali hazırda.

13 Haziran 2015 Cumartesi

2015 GÖRÜNÜMLÜ 1918, ANKARA GÖRÜNÜMLÜ İSTANBUL MECLİSİ



Sistem hiçbir zaman, toplumda antipati yaratmaya başlayan bir partinin arkasında durmaz.

AKP'yi iktidar yapan güç ile AKP'ye ders verilmesi için HDP'yi palazlandıran güç, aynı güç.

Meclisteki 4 parti de o kadar sistem kontrolüne girmiş durumdaki, her varyasyon aynı kapıya çıkacak.

Taban bazında baktığımızda, bu partiler içinde en uzlaşmaz tavırda olanı HDP. Fakat HDP, diğer partileri daha fazla ileriye sürerek, "onlar anlaşırsa biz uyarız" yaklaşımıyla hem zaman kazanıyor, hem de yerini korumayı hedefliyor.

Yoksa çok net belli ki, "Apo'ya özgürlük, yeni anayasa, çözüm sürecinin devamı" içermeyen hiçbir koalisyona adım atmazlar. İçinde bulunsalar da içinde kalmazlar.

Sistem için an itibariyle AKP-CHP koalisyonu daha fazla "toplumsal uzlaşma" ilizyonu yaratacaktır.
Aynı şekilde "çözüm süreci" ve "Yeni Anayasa" talebine yanıt veren her tür koalisyon da sistemin işini görür.

***

AKP-HDP koalisyonun toplumda yaratacağı tepkiyi gören, bu tepki karşısında en önemli iki silahını yıpratacak olan güçler, bu modeli en son seçenek olarak düşüneceklerdir.

AKP ve HDP'nin niyetinin açık olduğu bir yerde "the süreç"e karşı olma konusunda öz'ünü çiğneyen CHP, tıpkı Kemalizmi itibarsızlaştırmaya ve marjinalleştirmeye çalıştığı gibi, süreç karşıtlığını sadece MHP'ye bırakarak toplumda rahatsızlık yaratan bir sürecin sadece bir partinin -dolaylı olarak da sadece bir kesimin- rahatsızlığıymış gibi algılanmasına katkı sağlamakta.

Sadece bunun için bile yatacak yeri yok CHP yönetiminin.

***

APO'ya özgürlük talebinden vazgeçmeyen HDP uyumlu, seçim başarısızlığını kapatmak için her koalisyona hazır olan CHP sorunlu, sırf ülkenin bölünmesine yol açacak sürece karşı çıktığı için MHP mızmız.

Ha bir de HDP'nin baraj geçmesinden sonra da AKP milliyetçi.

Aynı sistemin elinde olan partiler, sistemin önceliği ve kullanım sırasına göre aklanıp, karalanıyor.

Biz de var olan seçimde seçen olduğumuza inanmaya devam ediyoruz.

***

Yukarıda yazılanlardan 3 parti kötü, MHP iyi algısı çıkmasın sakın.

Çünkü, bir partinin genel tavrı, bir oylama ya da karar vermede "her şey" anlamına gelmez.

Nasıl mı?

MHP İstanbul vekili olan Arzu Erdemin açıklamaları:

“Olay öncesinde orada ne kadar itilip kakıldığını biliyorum. Basına yansıyan kısmın cımbızlanarak alındığını düşünüyorum. Sebahat Hanım haklıyken, haksız duruma düştü, ona üzülüyorum”
(HDP'li Sebahat Tuncel için)

"The süreç" ile ilgili açıklamasından bir cümle:

“Özerklik filan ne isteniyorsa konuşulsun"

Mesela buna ses çıkarmayan, hatta 2011 seçimlerine göre Arzu Erdem'in sıralamasını yükselten MHP Genel Merkezi,

Arzu Erdem'e göstermediği tepkiyi kime ve kimlere gösteriyor kendi içinde?

Ya da bu açıklamaları yapan bir Arzu Erdem, "the süreç"te AKP-CHP-HDP'den ne kadar farklı tavır sergileyebilir?

***
Soru belli. Yanıt da belli.

Bu meclisten çıksa çıksa Türkiye Cumhuriyeti'nin cenazesi çıkar demiştik Hala da arkasındayız.

Çünkü ülkenin kırmızı çizgileri olan unsurların tartışılması durumu esas olduğunda, parti genel merkezlerinin vekiller adına blok oy kullanmayıp da her vekilin kendi oy kullanacağı durumda, mesele partilerin ya da koalisyonların sayısı ve ya da kimlerden oluştuğu değil,
meclisteki vekillerin bireysel olarak neye karşı olup olmadığıdır.

Peki, vekil olma şartlarını maddi manevi düşündüğümüzde,
vekillerin milletten yana olma şansı var mıdır?

Çağdaş BAYRAKTAR
13 Haziran 2015

12 Haziran 2015 Cuma

SUSMAYA ÇALIŞIRKEN ZİHİNDEN DÖKÜLENLER - Çağdaş BAYRAKTAR


Seçim süreci boyunca HDP vurgusu yaptık.
Bu vurgunun amacı, halktan yana olmayan bir sistemde halktan yana olmayan başka partilere puan kazandırmak değildi.

Mesele ırk ya da parti meselesi hiç değildi.

Mesele, "şiddetin" yaptırıma dönüşmesi ve geri dönüş alabilmesiydi.

Yani HDP, partiler üstü bir tehditti toplum için.

Fiyakalı mekanlarda, elit semtlerde, daha ferah şehirlerde yaşayan insanlara "manzara-i umumiye" "normal" gelebilir.
Ya da "kapandığı" odasından ülke tahlili yapanlar da ancak kendilerine dokunulduğunda görebilir bazı gerçekleri.

Eğer bu tip insanlardan değilseniz ve Adana, Mersin, Gaziantep gibi şehirlerde yaşıyorsanız, bir şeyleri görmeseniz bile kokusunu alırsınız.

AKP'nin PKK'ya boyun eğmesindeki en büyük sorun ve belki de terör saldırısından büyük tahribat, belli bir kesime "sen devlete silah sıkarsan, devlet sana boyun eğer, masaya oturur, müzakere" eder mesajı vermesiydi.

Bir kesimi pervasızlaştıran bu yaklaşım -ki şimdi kendi sahibine saldırıyor, kullanılıyor canavar-, diğer kesimi de yalnızlaştırdı, devletsizleştirdi.
İnsanın güce yönelme eğilimini de hesaba kattığımızda, seçimlerde bazı bölgelerde bazı güçlerin "silme" yapması gayet doğal.

Yine çevreyi koklamak noktasına dönecek olursak;
AKP'nin HDP ile "the süreç"e başlaması, önce belli kesimlerde alaycılıkla karışık "ne yani biz de mi dağa çıkalım", "ne yani biz de mi silah alalım" elimize düşüncesini oluşturdu, etkiye tepki olarak.

Ve son dönemde HDP'nin iyice palazlandırılması, artık bazı kesimlerde bu "alaycılık" ile söylenen sözlerin önce ciddi ciddi düşünülmesine yol açtı.
Artık bu cümlelerin yerini "E biz de silahlanalım", "biz de hazırlanalım" düşüncesi aldı.

Şiddet şiddeti getirir diye kendimizi paralarken, birileri olan bitene "demokratik" manalar yükleyip, yüksek toleranslar bahşetti.

Artık bazı şehirler cephanelik gibi. Ve bu durum tek taraflı değil.

Ülkede silahlanma, hiç olmadığı kadar yoğun ve "dilde".

İnsanlar, olası iç savaş senaryolarında nerelerde neler olacağını hesaplıyorlar.

Birileri palazlandıkça, "Kürdistan Türklere mezar olacak" diyebiliyor.

Bunu duyanlar, artık sadece dinlemiyor, sadece, "sadece dinliyor" gibi yapıyor.

Üstelik olayın bir başka riskli boyutu ve yaratabileceği sorun şu:

"Biz de silahlanalım"
diyen kişiler de kendi içinde etnik ve mezhepsel başka "bizler" yaratma ihtimali.

Biz'i bizlere bölme meselesi.
Bir yandan tekme atılana sahip çıkmak isteyenler, diğer yandan da "fırsattan istifade" etmek isteyenler.

Birileri birilerini "normalleştirdikçe" birileri normal görünümünün altında alabildiğine anormalleşecek.

Çok tehlikeli, çok.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
12 Haziran 2015

11 Haziran 2015 Perşembe

Biliyorum, yazmak istediklerim bunlar değil - Misilleme Kurşunkalem




Ne olacağını görüp de göremeyenlere anlatırken ikna edici olamamanın öfkesiyle
düştüm
haklılıktan haksızlığa,
yüküm ağır.
gece sağır.


***

Cennet olan vatan topraklarına cehennemi yaşatmaya kalkanları def edeli yüz sene geçti geçmedi.

Şimdi artık cennetle cehennem arasında bir yere dönen ülkede cehennem zebanilerinin üstümüze saldığı kişilerin gerçek yüzlerini ortaya çıkarmaya çalışmaya siyaset diyoruz.

Sabah akşam "bu toplumu nasıl bölebilirim, bu insanlara nasıl zarar verebilirim" kaygısı taşıyanları,

içlerinde dizginlenemeyen nefretlerini siyasi düşünce gibi pazarlamaya çalışanlara, "durun siz kötüsünüz" demekten ziyade "bakın onlar kötü" demeye, anlatmaya çalışıyoruz.

Allah'tan Haziran'ın 11'inde bile rüzgar esiyor Adana'da da, bir teselli buluyoruz.

Haklı çıktığımızda eksik ve parçalanmış kalma ihtimalinin yüksekliği, bizim gibiler için yükseklik korkusunun ta kendisi.

O yüzden hiç önemsemiyoruz haklı çıkmak - çıkmamak hadisesini.

Ataol Behramaoğlu'nun "ne çok hain" şiirini başa sarıp sarıp tekrar okuyoruz.

Bu yola midesini aldırıp da çıkanların, vicdanını aldırıp da çıkanlara olan uyumunu görüyor, "Allah ayırmasın" diyoruz,

tabii ki aklımızdan geçenler kırmızı ve kaygan.

***

Döndü dolaştı, saat yine geldi 1919'a.

Oysa biz,

birilerinin zaten ülkesini düşündüğü için her şeyi düşünmek zorunda kalmamak isterdik.

Kendi dertlerimizden ibaret sanmak isterdik dünyayı,

cehennemi bu dünyada yaşayan çocukların varlığı, yok saymamızla yok olmuyor.

Bir arkadaşımın da dediği gibi,

"Her oyunda kasa kazanıyor".

Ve tam düşerken gard,

susanmışlıkla medet umulan bardağın boşluğunda boğulurken umutlar,
bugüne dair,
şimdi dinlenmeye çekiliyoruz,
yani yine bugün.
Daha güzel olsun diye yarın,
en azından bizler, daha güzel olabilmesi adına yarının,
payımızı düşeni yapmakta kalmayalım diye yarım.

Anlamayanlar için çok daha güzel
daha açık
daha can alıcı

ve daha bir sürü şey gibi anlatıyor Bertolt,

mecali kalmayan kafanın huzurla beklendiğinde hiç olmayan omuz boşluğunda hayal kırıklıkları ve yokluk etkisiyle yuvarlanışına bizzat şahit oluyor,

"E artık bitir de şiir başlasın" sesine teslim oluyor, susuyoruz:

"Sırf artan düzensizlik yüzünden  
bizim sınıf kavgası kentlerimizde 
 
çoğumuz şu yıllarda karar verdik 
 
daha fazla söz etmemeye 
 
deniz kıyısındaki kentlerden, çatılardaki kardan, 
 
                                                                              kadınlardan, 
 
mahzendeki olgun elmaların kokusundan, 
 
                                                                 etin duygularından 
 
bir insanı insan yapan ve onu şişmanlatan tüm şeylerden. 
Ama gelecekte yalnız düzensizlikten söz etmeye  
ve böylece tek yanlı, kısır olmaya karar verdik, 
 
ve politika işine adamakıllı dalmaya, 
 
ve diyalektik ekonominin kuru ve "aşağılık" sözcüklerini 
 
                                                                                 kullanmaya. 
 
Kar tipilerinin (bu tipiler, biliyoruz, sadece soğuk değil) 
 
sömürünün, çekici kadın etinin, sınıflı adaletin 
 
böylesine korkunç, böylesine sıkışık, bir arada yaşamaları 
 
bu kadar çok yönlü bir dünyanın içimizde onaylanmasını 
 
                                                                      doğurmasın diye 
 
ve zevk alınmasın diye çelişkilerinden 
 
böylesine kanlı bir yaşamın. 
 
Anlıyorsunuz."


***

Bu geceye dair tüm beklentilerim hükümsüzdür.

Misilleme Kurşunkalem
11 Haziran 2015
2321 Adana



10 Haziran 2015 Çarşamba

DÜŞÜNCESİZLİK HAKKI (!) - Ahmet Taner Kışlalı / ( VE SONRASI) - Çağdaş Bayraktar



DÜŞÜNCESİZLİK HAKKI (!)
Geçen yıl İzmir'de yapılan bir toplantıdaydı. Konuşmacılardan birisi sözlerine şöyle başladı:
"- Atatürk ne yaptıysa, şimdi de Abdullah Öcalan onu yapıyor..."
İstanbul'da üniversite hocalarından birisi, dersinde şöyle demişti:
" - Atatürk bilmem hangi paşayı yollayıp Kürtleri kestirdi..."
İki ismin de ortak yanları çoktu.

İkisi de aynı gazetede köşe yazarıydılar. İkisi de, bir zamanlar Özal'ın yönettiği bir açık oturumda, rahmetlinin sağında ve solunda oturmuşlardı. İkisi de Özal'ın müritlerinden, tanınmış numaracı cumhuriyetçilerindendiler.
Üniversitede ders veren, SHP'li Kültür Bakanı'na "başdanışman"lık bile yapmıştı. O sanı ile TV'de Uğur Mumcu'nun karşısına çıkıp, Atatürk'ün 30bin kişiyi astırdığını bile söylemişti.
Yüzü bile kızarmadan... En ufak bir sıkıntı bile duymadan...

***

Mehdi Zana, Diyarbakır'ın eski belediye başkanı.

PKK eylemlerini "milli kurtuluş mücadelesi" olarak nitelendirdiği için mahkum oldu. Ve bu karara karşı, "düşünce ve anlatım özgürlüğü"nü zedelediği savıyla, uluslararası insan hakları kuruluşlarına başvurdu.
Başvurusunu geçen yıl Avrupa İnsan Hakları Komisyonu geri çevirdi... Geçenlerde de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.
Gerekçe?
Komisyon bunu şöyle açıklıyor:
"Komisyon, anlatım özgürlüğünün mutlak olmadığını hatırlatır... Düşünce ve anlatım özgürlüğü, görev ve sorumluluklar içerir. Yetkili makamlarca terörizme karşı sürdürülen amansız mücadele, demokratik bir toplumda son derece önemlidir."
Ve ekliyor:
"Böyle bir toplumda, siyasal amaçlı şiddet, toplum yaşamına ve güvenliğine sürekli bir tehlike oluşturuyorsa ve bu şiddet yanlıları basın aracılığıyla desteklerini belirtiyorlarsa; anlatım özgürlüğüne olan hak ile toplumun, demokratik rejimi yıkma gizli ve açık amacı güden silahlı grupların eylemlerine karşı korunması meşru hakkı arasında doğru bir dengenin sağlanması şarttır."
Sonuç?
"Düşünce ve anlatım özgürlüğüne yargı makamlarının kısıtlayıcı uygulamalarıyla yapılan müdahale, mutlak bir toplumsal gereksinmeyi karşılamaktadır."
Prof. Anthony Birch, etnik sorunların çözümü üzerine araştırmalar yapan bir uzman. Şöyle diyor:
"Kuzey İrlanda'da Katolik ve Protestanların ayrı okullarının olması, öğrencilerin birbirlerine karşı sosyalleşmesi sonucunu doğurmuş ve iki etnik grubu uzlaştırmak olanaksızlaşmıştır. Her grubun etnik bilinçle kendi içine kapanması, özellikle Katoliklere zarar vermiştir. Katolik- İrlanda kimliğine dönük derslerin fazlalılığı, çağdaş bilimlerin öğrenilmesine gereken zamanı azaltmıştır. Şimdi bu kimlik dersleri azaltılmaktadır."
Kuzey İrlanda'da "azınlık" olan Katolikler... Ve bu uygulamada asıl zarar görenler de onlar...

"Aynı dil" ile eğitim yapıldığı halde, "ayrı eğitim" sorunu çözmüyor. Tersine, daha da derinleştiriyor...(Bir bakıma, imam-hatip okulları örneğini de çağrıştırmıyor mu?)
Peki -bir zamanlar- Özal'ın "tartışalım" dediği- federasyon sorunu çözer mi?
Yanıt aynı ölçüde açık:
"Federasyon gibi sistemler, iktisadın yeterince gelişmemiş yörelerin kalkınmasını daha da zorlaştırmaktadır. Çünkü böyle sistemlerde merkezden buralara kaynak aktarılması zorlaşmaktadır."
***
Atatürk'le Apo'yu aynı kefeye koyanlar...
PKK'nın kanlı eylemlerine alkış tutanlar...
"Kültürel özerkliğin" çözüm olduğunu savunanlar...
Federasyonu tartışmaya açmak isteyenler...
İşte "insan hakları"!.. İşte dünya gerçekleri!..
Ve işte "manzara-i umumiye"!..
"Tek yurt, tek bayrak, tek resmi dil" diyebiliyor musunuz?
Eğer diyorsanız, gelin her şeyi tartışalım.. Her şeyi!
Ahmet Taner Kışlalı - Cumhuriyet / 5 Aralık 1997.
****
VE SONRASI
Ahmet Taner Kışlalı, bu yazıyı yazdıktan yaklaşık 2 sene sonra öldürüldü.

Tarih 10 Haziran 2015.

Kışlalı hocamız bu yazıyı yazalı 18, aramızdan bombalı bir saldırı sonucu ayrılalı 16 yıl oldu.

Yazının anlattıklarını sorgulamak için gayet yeterli bir zaman.

Peki o zaman ne oldu?

O dönem Özal'ın baş köşesinde olanlar, sonrasında başka "yaşam formlarında" Erdoğan'ın yanında olmadılar mı?

Dün Erdoğan'ın yanından "the süreç" yönetip de Atatürk nefretini kusanlar, şimdi Demirtaş'ın etrafında rüzgar gülü gibi dönmüyor mu?
Dün Erdoğan'ın dündarlığını yapanlar, bugün yine başka bir koltuk etrafından "Can" vermiyor mu olan-bitene!

PKK değişti, silah bıraktı diyebilen var mı aranızda?
Eğer PKK değişmediyse ne değişti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi?

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu?

***
"Siyasal amaçlı şiddet, toplum yaşamına ve güvenliğine sürekli bir tehlike oluşturuyorsa ve bu şiddet yanlıları basın aracılığıyla desteklerini belirtiyorlarsa.."

Savaş baltalarını gömme gereği bile duymadan sadece "emniyete" alanlar şimdi nasıl pazarlanıyor topluma?

Peki bu pazarlamanın "basın aracıları" kimler; neredeyse tüm ana akım medya!
Kimin talebini reddetmişti Avrupa, mahkemede?

Mehdi Zana.
Hiç sorun değil, şimdi eşi yeniden vekil, sorsan halkların demokrasisi adına!

SHP mi?
Yerinde yerler esiyor.
Belki de zamanında "DEP" açılımının bedelini ödüyor!

SHP yerinde CHP var. Fakat değişen bir şey yok. Birisinin Kültür Bakanı'nın "başdanışman"ı, diğerinin de Genel Başkan Yardımcıları aynı telden çalıyor!

Aynı dilde eğitimin ayrı yerde yapılmasının yarattığı zemin değil midir, son 10 yılın kutuplaşması?

Kaç kere eğitimdeki eksikliğini dile getirmiştir Demirtaş, Fizik'in, Kimya'nın ve bu gibi bilim dallarının?

***

Yine dillerde ayrılıkçı yaklaşımlar.

Yine federasyon, özerk yönetim sesleri..

Dayatılan ve uygulamaya çalışılan aynı olduktan sonra,
farkı var mı gidenin, gelenin?

13 yıl önce çıkarılmayan ceketi çıkarmış gibi göster(t)enler,
bugün "ceketi çıkartmana bile gerek yok" demekteler.

***
O cephede -unutulanlar dışında- değişen yok.
Bu "yıkıcı tavır"a karşı, bizim tavrımız da aynı Ahmet Taner Kışlalı hocamız gibi,
doğru olandan ödün vermek yok:

"Tek yurt, tek bayrak, tek resmi dil" diyebiliyor musunuz?
Eğer diyorsanız, gelin her şeyi tartışalım.. Her şeyi!"

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
10 Haziran 2015

6 Haziran 2015 Cumartesi

YORUMSUZ! - Çağdaş BAYRAKTAR


“İlgi belli…
İlişki de belli…
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?
Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”

Uğur Mumcu - Cumhuriyet / 7 Ocak 1993

***

"Kürt milliyetçiliğinin yayın organı "Özgür Gündem" gazetesinde bana ve İlhan Selçuk'a karşı saldırılar sürüyor.
Gazetenin imtiyaz sahibi, işadamı Yaşar Kaya, Kürtler ve Kürt ayaklanmaları konusundaki araştırmalarımıza ve yayımladığımız belgelere çok kızıyor. "Kürtçü" sözcüğüne de pek öfkeleniyor.
Araştırmadan, incelemeden ve aydınlanmadan korkmamak gerekir.
Ben kendi hesabıma Kürt milliyetçilerinin bütün yayınlarını okuyor ve bunlardan yararlanıyorum. Yakında yayımlanacak bir yayınımda, Kürt milliyetçileri ile istihbarat ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler açıklayacağım. Umarım, Kürt milliyetçisi ve işadamı Kaya da bu yayınlardan yararlanır..."

Uğur Mumcu - Cumhuriyet / 8 Ocak 1993
***

Özgür Gündem Gazetesi İmtiyaz sahibi, kimyevi madde pazarlamacısı, işadamı ve Kürt milliyetçisi Yaşar Kaya yine "sapla samanı" karıştırarak Cumhuriyet Gazetesini karalamaya çalışıyor.
Geçenlerde Şeyh Sait ayaklanması davasına bakan mahkeme üyelerini karıştırdı. Şimdi de 22 Şubat 1962 ve 27 Mayıs 1963 ihtilal girişimleri ile 9 Mart-12 Mart olaylarını birbirine karıştırıyor. Kürt milliyetçiliği ile solculuğu, solculukla ırkçılığı birbirine karıştırdığı gibi... Kaya'nın kafası Cudi Dağları'ndan da karışık.
(...)
Cumhuriyet Gazetesi Kurtuluş Savaşı'nda Kalpaklı Kuvayı Milliyecilerce Ankara'ya taşınan "Yeni Gün Matbaası" ile kuruldu. Uyuşturucu madde kaçakçılığı davası sanıklarının paraları ile değil!
Evet, Behçet Cantürk, Özgür Gündem gazetesini çıkaran "Ülkem Basın ve Yayıncılık San. Tic. Ltd. Şirketi" ortaklarındandır. Cantürk, bu suçlardan yargılanmış ve aklanmıştır. Bunlar biliniyor. Ancak Cantürk'ün zenginlik kaynağı nedir? Bu bilinmiyor.
Bu milyarlar kendisine Diyarbakır'ın Lice ilçesindeki yoksul anasından-babasından mı kalmıştır? Bunu herkes gibi ben de merak ediyorum. Ve iş ortağı, kimyevi madde pazarlamacısı yakın dostu Kaya'ya soruyorum:
-nereden geliyor bu değirmenin suyu?
(...)
Cantürk'ün para kaynağının uyuşturucu madde kaçakçılığından gelmediği mahkeme kararı ile kanıtlandı diyelim, nedir öyleyse bu paraların kaynağı?"

Uğur Mumcu - Cumhuriyet / 13 Ocak 1993

***

“Herkes maskesini çıkarsın, yoksa yüzlerindeki maskeleri biz yırtacağız. Biz yırtmasak bile Kürt halkının dinamiği yırtacak. Herkesin notu, karnesi belli olmuştur. Kürt düşmanlığı yapmamak bile bir namus ölçüsüdür.”
Özgür Gündem (Uğur Mumcu'ya ithafen)

***
“Güldal, galiba bunlar beni öldürecek...” (Uğur Mumcu'dan Gürdal Mumcu'ya)

***
“İlhan abi bunlar bizi öldürecekler”" (Uğur Mumcu'dan İlhan Selçuk'a)

***

"Uğur Mumcu, arabasına konan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti." (24 Ocak 1993)

***
""HDP, sıkıştığı alandan çıktı. Türkiye’nin geneline hitap etme arzusu gösteren, çoğulculuğu öne koyan bir yaklaşımla çok önemli bir atılım yaptı."
(...)
"Türkiye çok ciddi bir imkâna sahip. Ortadoğu’da siyasal İslamın demokratik yollarla iktidardan muhalefete geçmesi herkes için çok değerli bir tecrübe olabilir.
Çeşit çeşit otoriter rejimler görmüş bir ülke artık bu tuzağa düşmeyeceğini gösterebilir. Toplumda daha önce hiç olmadığı kadar özgürlük, çoğulculuk ve gelişmiş bir demokrasi isteği var. Gezi bunun sinyaliydi ve hem CHP’yi hem de HDP’yi olumlu bir şekilde etkiledi.
Her gün siyaset hakkında yazıp çizenlerin seçimden önce oyunu saklamasını doğru bulmuyorum. Yarın HDP’ye oy vereceğim"
(...)
"Başkanlığa karşı parlamenter rejimi savunuyorsak en geniş temsilin sağlanacağı bir Meclis’e dolayısıyla Meclis’te HDP’ye ihtiyacımız var.""

Özgür Mumcu - Cumhuriyet / 6 Haziran 2015

***
Ayrıca 6 Haziran 2015 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinin birinci sayfasındaki bazı alt başlıklar:

"Türk sorunu"nu bitirecek adam Demirtaş"

"AKP'nin kaderini HDP belirleyecek"

***

Ve bazı yazarların yazı başlıkları ve anafikri
Can Dündar: Diyarbakır'ın sağduyusu

Çiğdem Toker: HDP'nin sabrını sınamak

Hikmet Çetinkaya: Korkmadan yıkın barajı, barajları

Özgür Mumcu: Meclis'te HDP'ye ihtiyaç var

Nilgün Cerrahoğlu:
"Oyumuzu kullanırken; “tek adam yönetimini” en etkin yolla durdurmanın hesabını yapalım."

***
Derleme:
Çağdaş BAYRAKTAR
6 Haziran 2015

5 Haziran 2015 Cuma

Yarattığın Bumerangın Yarattığı Cehennem - Çağdaş BAYRAKTAR




Şiddetle devlete karşı istediğini almaya çalışanlar;

ya belki yine kendini devletin sahibi görenlerin şiddetiyle bastırılmaya çalışıyorlar

ya da şiddeti yine kendi çıkarlarına göre kullanıyorlar, zamanla ortaya çıkar.

***


Bir insan eğer ruh hastası değilse, birilerinin bomba ile öldürülmesini kabul edemez.
Ayrıca bir insanı öldürmekten ziyade işin içinde bir de kahpelik var.
Hep de bunu anlatmaya çalıştık.
Eğer siz, "şiddet"i bir "iletişim" ve "yaptırım" aracı kullanmaya başlarsanız, sizle ilgili sorunların çözümleri ile ilgili alışverişlerde para birimi olur.
Siz şiddet kullanırsınız, birileri de size karşı kullanır, sonra siz onlara, onlar sizlere.
Bizler, sizlerden de değiliz, onlardan da.
İkinizden de değiliz.
Fark etmek için çok zeki olmaya gerek yok:

Kan diliyle konuştukça, kan kesilmez.
Ve bunları dediğimizde bazı insanlar,
parmak güneşi gösterdiğinde güneşe bakmak yerine parmağa bakacak,
bizleri suçlayacaklar.


***

4 yılda bir kez "sorumlu vatandaş"çılık oynayanlar, ahkam kesme haklarını kendilerinde bulacaklar.

Sorumlu vatandaşlar için sorunlu olan da biz olacağız,

hatta faşist olan da,

ırkçı olan da,

savaştan yana olan da.

şiddetten yana olan da.
Ve onlar bir hafta sonra gündelik yaşamlarına döndüklerinde -yaptıkları tercihler ile bu ne kadar mümkün olabilirse artık-,
yine bizler kalacağız vatan derdiyle uykuları kaçan,
- yeniden kan uykularına dalanların horultuları eşliğinde-

devam edeceğiz mücadeleye.

Hem de sizin,

"bir cacık olmaz" dediğiniz insanlarla birlikte.


***


Düşmanın, vatan bağrına dayadığı hançerin ucunu hissederek yaşıyoruz hayatı.

Yürüdüğümüz yolda "salt çoğunluk" aramadık, kimseye yaranma derdimiz de olmadı.

O yüzden,

sorun değil.

Çağdaş BAYRAKTAR
6 Haziran 2015