11 Temmuz 2015 Cumartesi

Adalet Bakanlığı'na Çağrı - Çağdaş Bayraktar



Kumpas davalarda haklarında tutuklama kararı çıkan bir çok subay, onbinlerce km öteden ülkelerine gelmişlerdi.

Ki onların bir çoğuna, "gitme" telkininde bulunan, hatta yaşayabilecekleri başka yer öneren bir çok kişinin varlığını da ilk ağızdan duymuştum.

Fakat subayların hepsi geldi, teslim oldu.

Special Pasha TSK'sı
nın bakışları arasında zindanlara girdi bir çok subay.

Kendi ayaklarıyla gelince subaylar, kumpası kuranlar fazladan bir çaba sarfetmek zorunda kalmadı. Kendi ayakları ile içeri girenlerin üstüne kapıları kapadı sadece.

Sonra, kumpaslarda delil olarak kabul edilen dijital verilerin sahte ve tahrif edilmiş oldukları 20'den fazla kurum tarafından tespit edildi.

Bunun üzerine tabii ki hemen tahliyeler gerçekleşmedi.

Sonrasında -birileri Silivri'yi, Hasdal'ı yıktığını zannedebilir ama öyle bir dünya yok- Cemaat ve Hükümet arasındaki paylaşım savaşı oldu da insanlar özgür kalabildi.

Sonra yine aynı paylaşım savaşında birbirini yıpratmak hatta ortadan kaldırmak isteyen güçlerin kavgası sayesinde bazı davalar açılabildi.

İşte o davalardan birisi de, sahte delil hazırlamak suçundan Tahsin Türköz, Erdem Alparslan ve Hayrettin Bahşi'ye açıldı.

Ama tesadüfe bakın ki, sanıkların yurtdışına kaçtığı tespit edildi.

Bu kişiler için kaçma şüphesine yönelik yurtdışı yasağı bile koymayan küresel maşalar, yakın zamanda kaybettiğimiz Amiral Cem Çakmak için bile "Toplum için tehlike oluşturmadığına dair" tutanak istemişlerdi, üstelik Cem Çakmak ağır hastayken, kanser teşhisi koymuşken.

Sadece bu tutanak yüzünden 3 gün geç tahliye edilmişti Cem Amiral. Ve bunun gibi onlarca örnek de vardı.

Konuyu çok uzatmaya gerek yok.

Arkadaşlarımızla çağrımız Adalet Bakanlığı'na;

Çarşamba'nın gelişi Salı'dan belli.

Kumpas davalarının yetkili görünümlü tetikçileri Ömer Diken, Ali Efendi Peksak, Murat Üründü, Aytekin Özanlı ve Davut Bedir'i yurtdışına kaçmasını şimdiden engelleyecek çapa, yetkiye ve daha önemlisi yüreğe sahip değilseniz, bize haber verin, bizler gayet seve seve bu kişileri Misak-ı Milli sınırları içerisinde tutarız.

Hem Bakanlığınız da böyle "ayak" işleriyle uğraşmamış olur.

Ne dersiniz?

Çağdaş BAYRAKTAR
11 Temmuz 2015

10 Temmuz 2015 Cuma

İyi ki doğdun falan - Misilleme Kurşunkalem




"Hayatın falanları filanları malum"

***


Genelde yazarken nereden başlayacağımı bilemem, başladığım halde bir şekilde bulurum yolumu. Sonrasında da yatarım erketeye; gelene gidene, denilene denilmeyene bakarım.

Bu sefer giriş konusunda sıkıntı yok. Ezberlediğimiz hatta defalarca konuştuğumuz mevzu.

Sen olmasan, muhtemelen 6. Kolordu'nun askeri vuracaktı beni. Ben de seni tutmasam sonrasında, sen de alacaktın gereksizin birinin kellesini.

Birbirimizi henüz hiç tanımazken birbirimizin hayatına karşı bu kadar müdahil olmamız normal değildi. Birbirimizde henüz oluşmamış hatrımızı birbirimizin önüne sürmemizde.

Kaç yıl oldu? 4 mü? 5 mi? 6 mı?

Emin değilim. Ama bildiğim, bir çok insanın bir ömre sığdıramadığının fazlasını sığdırdık.

Yine tuhaftır, şu an senin olmadığın, benim de son günlerimi yaşadığım ev, dostluğumuzun merkez üssü gibi oldu.

Neler yaşanmadı ki bu evde..

Liseli gelen üniversiteli oldu,
öğrenci gelen öğretmen oldu,
öğrenci gelen yazar oldu,
yazar gelen mühendis oldu,
yazar gelen 3. odada yatan oldu.
beklentisiz gelen dost oldu,
pusuya yatan dost hain oldu.



Oldu'ları artı sonsuza yakın bir yerlere kadar çoğaltabiliriz. Senin tabirinle "bu ev her şeyi gördü".

Hiç iyi polis kötü polis ayrımı yapmaya çalışmadık. Zaten ikimiz de yapımız gereği politik davranabilme konusunda zayıftık.

Senin etrafında insanlar vardı ve benim etrafımda.
Sonra elendi bir çok insan etrafımızdan.
Ama birbirimizin hep en yakınında olduk, en acı günde de iyi günde de.

Sonrasında herkes anladı ve ona göre davrandı, birimizi karşısına alan, diğerini de karşısına almayı göze almıştı.

Kavga ettiğimizi hatırlamıyorum. Birbirimizi tamamlayamadığımız konuların varlığını da.
Demiştim işte. Nereden başlamam gerektiğini biliyordum bu kez ama, şimdi de nereye gideceğimi bilemiyorum. Sanki bir salon, salonun çevresinde  yığınla odalara ait kapılar. Ellerim başımda, hangi kapıdan girsem düşünüyorum.

Her oda ağzına kadar anı oldu,
ağzına kadar yaşanmışlık.

Elmander'in golleriyle sevinip, 3-0 öne geçtiğimizde Fenerbahçe maçında, sevinçten ağlamıştık, bak o geldi aklıma.

Evde birimiz acıktığında ve sipariş vermek istediğinde, diğeri aç olmasa bile eşlik etmek zorundaydı. yıllarca aramızda en ufak bir para hesabı olmadı.

Sena geçen kendi hayatındaki kırılma noktasından bahsetmişti. Ben de ona "sence benim hayatımdaki kırılma noktası nedir" dediğimde "Çağatay abi ile tanışman" demişti, bence sonuna kadar haklıydı.

Hayatımıza insanlar girdi çıktı, olaylar girip, gelişip, sonuçlandı. Amaç haddimizi aşmak, kendimizi nimetten saymak değil elbet, fakat Mustafa Kemal Salih Bozok'a ne kadar bağlıysa o kadar bağlıydık, Salih Bozok Mustafa Kemal'e karşı ne kadar tamamlayı ise o kadar tamamlayıcı.



Yine aklıma geldi, senle tanıştığımızda ben ÇÜADK'nın başkanıydım. Sen ekibe yeni katılmışken, 3-4 tane üst düzey görevin sana verilmesini yönetime önermiş, onay almıştım. Sonra sana anlattığımda "Abi erken değil mi?" demiştin, ben de sana "3 ay sonra görürsün" demiştim. Yaklaşık  3 ay sonra genel kurulda benden fazla oy almıştın.

Çok da saçmak istemiyorum aslında bir şeyleri ortaya.
Ama bazı şeyleri söylemezsem de eksik kalacak gibi geliyor.




Her döneme ait dinlediğimiz parçalar vardı.
Yer yer sakıncalı parçalar.
Beyaz Ev,
Kağıt bir gemi ve Süreya'dan bir dize.
Nicesi..

Az mı getirdik Kore Dağlar'ından tabakanı.
Ne dizeleri tutuşturduk da bana mısın demedik.
Yeri geldi selam söyledik Yılmaz'a, kendine iyi bak demeyi ihmal etmedik.



Birbirimizin hayatında her şeysiz kaldık da birbirimizsiz hiç kalmadık.

Küçükken annemle babamın ölme ihtimalini düşünüp de yorgan altında ağladığımı bilirim. Çok fazla dua ettiğimi. Büyüdüm, belki de bu etkinliğin sayısı azalsa da, o listeye bir kişi eklendi, dualar ve korkular kaldığı yerden dua etti.

Ne bileyim olum işte, ben Counter oynarken bile sen öne çıkıp çatıştığında sen dur deyip önüne geçmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Bazen evladım, bazen kardeşim, bazen dostum, bazen abim, bazen babam gibiydin. (Sadri Alışık karakterleri gibi hissetmeye başladım, farkındayım.)



Sonra senin Rusya'ya gitme olayın çıktı ortaya.
Bilirsin, ben vedalaşmaları sevmem. Vedalaşmaya da çoğu zaman gitmem.
Orada bile paylaşmışızdır görevleri. Ben gelenleri karşılarım, sen yolcu edersin.

Düşünüyorum da, hiç uyum sorunu yaşamadık seninle.

Yıllar birbirimizi ipten almakta geçti, birbirmizin önüne atlamakla.

Rusya'ya gitme olayın kesinleştiğinde, 6 yıl orada kalacağını öğrenince, ilk saniyede alarmı yakalıp da ertelemeye basar gibi çabuk bastım ertelemeye.

Senle de hiç konuşmadık neredeyse. Belki de ikimiz de hazır değildik. Ağlamaya direnmeye çalışıyorduk.

Son dönemlerde, bu Rusya mevzusu çıkmadan da düşünüyordum inceden inceye, en azından bedenlerin farklı diyarlara savrulacağını.

Çünkü hayattı, bazı gereklilikler ve beklentiler vardı. Hayat insanları farklı yerlere savurmakla meşhurdu. Belki de en iyi yaptığıydı. Bizi de es geçmeyeceğinin farkındaydık.

Demiş ya Sadri abi, hayatın falanları filanları.

Konuşmadan anlaştıklarımız, en az konuşarak anlaştıklarımız kadardı.

Bir şeyleri bir şekilde yazmam gerekiyordu. Gücüm yoktu, bir bahane gerekiyordu.

Biliyordum bir gün bunun olacağını.

Çünkü hayata dair bildiğim iyi şeylerin hepsinin mutlaka sonu geliyordu.

Hiç teskin etmeye çalışma, bu ara renkler benim için genelde siyahın tonlarından ibaret, en azından görev ve sorumluluklarımın dışında kalan alanda.



Bundan sonra nasıl olacak bilmiyorum.

Yalnızlığı bilmem ama köpek gibi eksik kalacağım, onu biliyorum.

Senle nasıl vedalaşacağız onu da bilmiyorum.

Sena günlükler tutuyor benle ilgili, biliyorsun.

Seni de kapsayan, benim senle ilgili hissiyatlarımı barındıran kısımları sana da yolladım, onu da biliyorsun. Doğrudan söylemeye cesaretim yoktu çünkü bir şeyleri.

Kapatmaya hazırlarken evi, gittiğinden beri girmiyorum odana, duymuşssundur onu da.

Hayatın doğrularıyla barışmıyor yıldızım. Bu acıya katlanma hadisesinin büyümeye tekavül etmesine de ayrı bir ayarım.

Bence insan giderek büyümez. Giderek eksilir, tükenir, tamamen bittiğinde de halk buna "öldü" der, gömer. Yani bu açıdan insanın giderek öldüğünü de söyleyebiliriz. Neyse, konumuz bu değil.




Hangi şehirlere gittik beraber, onu düşünüyorum;
Adana, Mersin, Manisa-Soma, Ankara, Sivas, İstanbul, İzmir, Yalova aklıma ilk gelenler...

Bu ara sürecin akılcı ve faydalı tüm kısımlarını bir kenara  atıp, bedenen yollarımızın ayrılacak olmasına odaklanmış halde buluyorum kendimi. Ne yapıyorsun sen diyecek oluyorum kendime, sonra suratına bakıyorum, sarılıyorum, ağlaşıyoruz.

Suphi gibi, bir acayip adam.

Bu hasretliğin içimizde kalacağı belli. Doğum günün de olmasa, bunları nasıl yazardım, orası belli değil.

Uzay boşluğunda süzülür gibiyim. Hem fazla hassas hem de fazla umursamazım bu günlerde. İkisini aynı vücutta nasıl barındırabiliyorum, onu da bilmiyorum.



Bir daha beraber ne zaman Galatasaray maçı izleriz, bilmiyorum.

Ayaküstü saatler süren sohbetleri nasıl yaparız, onu da bilmiyorum.

Bir de bunları yazarken yutkunamıyorum; bunun konuyla alakası var mı, onu da bilmiyorum.

Ben hep senden bahsederken, yeryüzündeki en iyi insan derim, bilirsin. Ve kimle tanıştırsam, seni benden daha çok sever, bunla da tarifsiz mutlu olurum.

Hiçbir zaman iyi ya da masum bir insan olduğumu iddia etmedim de zaten.

Malum, bir savaşa girdik, birilerini yenelim dedik, belki de -kısmen de olsa- yendiğimiz insanlara benzedik. Öyle olunca da paylaştık yenilgiyi, yendiklerimizle.



Almanya-Osmanlı gibi durumları ne çok yaşadık. Canı yandığında insan "annnee " diye bağırır. Ben Çağatay dedim. Gerçi fark ettim, sen de en son böbrek taşı düşürdüğümde öyle korktun, panik oldun ki, öylece kaldın.

Kendimi Ayna'nın "anlatmalıymış meğer"ini dinler halde buluyorum, bu hayra alamet değil. Bak senin gibi de garip kelimeler kullanıyorum.

İnsan sevgilisine falan yazar, benim yaptığıma bak.

Aslında ben "iyi ki doğdun" temalı şeyler yazacaktım. Ama gidiyorsun.

İnsanın Senalaşası geliyor.



Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum.

Ama bir şeyler kopup gidiyor içimden biliyorum. Sevimsiz yaşlarımıza geliyor sıra. Yine yutkunamıyorum. Karamsarım belki de bu konuda, kabul ediyorum.

Mevzubahis vatansa ve vatan için hizmet etme şansı varsa, birbirimizi asla frenlemeyeceğimizi de biliyorum. Zaten bunu kendim sana yapsam, kendimi affetmem her şeyden önce.

Büyük bir boşluk hissi işte.

Bir demet tiyatronun bir bölümünde Tırpişonun geçmi ş olsuna giderken hasta olan kişiye aldıkları çikolatayı yatağa fırlattığı gibi fırlatmak istiyorum "iyi ki doğdun"u.

Bir dönem kapanıyor.
Anıların üstüne kilit vuruyor gibiyiz.

(Akışla alakasız akla gelen cümle: Yaşadığımız her şeyi Milli Mücadele döneminden bir olay ile açıklayabilen insanlarız ulan biz! )

Bu ara ya kabullenilemeyecek şeyler yaşıyorum,
ya da hiçbir şeyi kabullenemeyecek bir ruh haline büründüm.

Bilmem, belki kendi tabirimle ölüyorumdur.

Bilirsin, şairin tabiriyle "canımdan daha değerli şeyler de kaybettim".

Bu kez fazla hazırlıksız hissediyorum kendimi.
Ve de hiç hazır olamayacak gibi.

Eğer hazır olursam bir gün,
bunun "vatan için olan kısmını" çıkartırsan içinden,
bilmiyorum geriye kalan ne kadar ben'dir,
bilmiyorum.


Boşluk hissi.
Garip.
Bir de iyi ki doğdun.

Öyle.

(Ne yazsam eksik kalacaktı biliyorum.
İmlasını kontrol etmem demek, yeniden okumak demek yazıyı, kendimi hala o kadar güçlü hissetmiyorum, özür.)

Misilleme Kurşunkalem
11 Temmuz 2015







Güneş Pusuda - Çağdaş Bayraktar



İnsanlar, zor bir sürecin içindelerse direnirler ellerinden geldiğince. O süreç içinde yuttuklarının, katlandıklarının, sineye çektiklerini pek hesap edemezler.

Gözyaşları bile içine akar genelde.

Çünkü umut, derdin tek dermanı iken,
umutsuzluk, milli bir sır gibi saklanması gerekendir.

O an kendilerine sadece "güçlü olmak, güçlü görünmek zorunda oldukları" gerçeğini vurgularlar, yinelerler...

Vatan kaygısı duyan insanların zayıf noktaları onurları, namusları, şerefleridir.

Bunu da en iyi, onursuzlar, namussuzlar, şerefsizler bilir!

Bu sebeple saldırırlar umarsızca insanlara.

Belki de insanlara öfkelerindeki bir sebep de, saldırdıkları insanlarda olup da kendilerinde asla bulanamayacak olan bahsettiğimiz değerler, hassasiyetlerdir.

***

Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla bir çok değerimizi yitirdik.

Sonrasında birilerinin kendi içindeki paylaşım kavgası, geç gelen adalete sebebiyet verdi.

Fakat insanlar o kadar yıpratıldı, o kadar kendinden verdi, o kadar yalnız bırakıldı ki, yıllarca kasılan, direnen bedenler artık içine atamaz oldu, doldu taştı...
Gazi Komutan Serdar Ozturk'ün annesi Başak Anneyi de kaybettik bugün.

Usulsüzlükleri gören, üstüne giden, aynı zamanda Levent Göktaş'ın da avukatı olan Serdar ağabeye "sen misin bizim işimize çomak sokmaya çalışan" misali öyle yüklendiler ki, tanık bile değilken sanık oldu. Mahkum oldu. Mahkumken bile kendisini düşünmedi, başka arkadaşların daha fazla ihtiyacı var diye tedaviyi bile reddetti.

Fakat ana yüreği, kaldıramadı daha fazla olan biteni...

Aksini umut etmek istiyorum ama, insanlar o kadar çok kendinden verdi, kendinden yedi ki bir şeyleri, bu haberler ilk de değil, son da olmayacak gibi.

Allah'ınızdan bulun derdik önceleri,
ama artık öfkemiz o kadar saf, o kadar kallavi ki,
bırakmak istemiyoruz kimseye hesap kesimini,
var oldukça bizler,
her an korkarak yaşamalı sizin gibiler,
imamın katilleri
ve onlara alan tahsis edicileri...
Bilemeye devam ediyoruz keserlerimizi,
döndüğü vakit devran,
hazırlıksız yakalanmayalım diye
hesap gününe..
Başımız sağ olsun...
Işıklar içinde yat Başak Anne,
başta Cem Amiral olmak üzere,
tüm şehitlerimize bizden selamlar söyle..

Çağdaş BAYRAKTAR
10 Temmuz 2015

Utansan da unutmam, utanmasan da! - Misilleme Kurşunkalem


"Kirli elinden sızanlar okyanus oldu 
Bu rüzgara dayanmaz gemin 
At çapayı derine, sal tayfanı 
Al başını avcuna, düşün. 

Utan, utan utanmayan insan olur mu lan? 
Altın bi madalyon gibi taşınmalı vicdan. 
Tek kıvılcımdan nasıl yanarsa koca orman, 
Unutmazlar, unutmayız, unutmam."

***

Ali İsmail'e atılan son tekmeye uyandım bugün.

-Ki ben o tekmeyi Soma'dan da anımsarım, Soma'dan da yanar -hala- canım-

Yediği tekmeyle 19'unda aramızdan ayrılan, 19'unda gönüllerimizin en yüksek mertebesine asılan Ali İsmail'in her daim nükseden yas'ındayım.

O tekmeyi atanı düşünüyorum, o polisi, sonra dönem Başbakan'ın hayali olan muhpirleşmeye meyilli yurttaşı -ki o yurttaş ki birey olmanın ne olduğunu bilemeden birey olamamanın yüzeyselliğinde boğulmuş-, fırıncıyı düşünüyorum.

Sonra yine sormadan duramıyorum kendime:

Tanrı, dünyada olan bitene ve kötülere karşı biraz fazla mı sabırlı?
-Bilmem, belki o da deisttir-
-Belki de O'nun da bir eşiği vardır ve o eşiğe henüz gelinmemiştir-
-Belki de umrunda değildir-

Ya da yine belki şarkıda dediği gibidir:

"Her şeye isyan ettiğimiz gece
Uyandırdı beni kabus görünce
Sesi titrek yüzünde yastık izi
Korkma dedim Tanrı çoktan unuttu bizi
Ve kötülerimizi"


***

Şimdi o polis, ayın belli gününde bankamatiğe gidip, parasını çekiyor.
(Paranın senin benim vergilerimden olması hususuna değinmiyorum bile)
Bilmiyorum, 
o polis,
o parasını aldığı anda,
memurdan tetikçiye dönüştüğünü ne kadar fark ediyor,
ne kadar anlıyor?

Ya o fırıncı?
ODTÜ'nün Devrim stadındaki "devrim" yazısındaki boya, hiçbir türlü silinemeyen bir kimyasaldan yapılmıştı, o dönemin gençliği tarafından
-Evet, bizim bir zamanlar yakıcı değil yapıcı kaygılar taşıyan devrimcilerimiz vardı, lütfen onları emperyalizmi ağzına alamayan günümüz tipleriyle karıştırmayalım, karıştıranları uyaralım-,

İddia ediyorum, o fırıncının elindeki kan, Devrim'deki boyadan daha kalıcı, daha da çıkmazı, hatta alna sıçrayıp kişi yargılayıcı.

O ellerle hamur yaparken fırıncı, 
görmüyor mu hamura kardığının olduğunu hamurdan fazlasını?
Başkasının ekmeğine denk gelmiyor olsa da,
aldığı her lokmadan sonra siliyor mu ağzındaki kanı?
Ve de alnını?

***

Bazı insanlar 19 yaşında ölümsüz olmayı seçer. 
Aslında bizim ülkemizde insanlar, 
-daha doğrusu çocuklar-
Genelde 19 yaşında ölümsüz olmayı seçemez, seçmek zorunda bırakalır.
Seçmek zorunda bırakılan ve daha doğrusu seçim yapma hakkı olmayan bir çok şey gibi.
Sonra bir tercih yaptığına itinayla ikna edilir insanlar.
(Belki de bir çocuğunun doğrulardan çok inanmaya ihtiyacı vardır)

Bazı insanların makamı, mevkisi ne olursa olsun,
isterse paralarını saklamak için saraylar yapmak zorunlu olsun
Bu özellikleri ile anılmazlar asla.
Tarih sorar "kim bu" diye,
yine tarih yanıtlar, 
"O, 'O emri ben verdim' diyen kişi".

***

"Ömrümüzün en güzel yıllarına patlayanın 
Ne elinde ayna var ne işinde bir yürek 
Gençliği hayli beğenmiş yorgun ve yalnız nesil 
Birbirini buldukça düşmedi, düşmeyecek"

***

Ali İsmail kardeşimin acısı ve sızısı daim olacak,
attıkça kalp,
var oldukça yürek,
ve olabildikçe, kalabildikçe insan.

Bir karşılığının olması, bir bedelin ödenmesi, ödetilmesi konusuna gelince,
yanıt yine bir şarkının başlığı misali:

"Utanmazsan, unutmam!"
(utansan da)


Misilleme Kurşunkalem
10 Temmuz 2015


9 Temmuz 2015 Perşembe

Temmuzları sevmek için sebep arıyorum, bulunca dönerim - Misilleme Kurşunkalem




"Korkularına yenisi eklenir, ama çıkışa kapalı kapıların, sen de dargınsın."
***

Fazlasıyla acı ve gerçek olan hayatın, kendi içinde yaratmaya çalıştığın farklı bir dünyayı sürekli daraltmaya çalışması.

Her daim zor tutman içindeki yüzde 50'yi.

Ve bu yüzde 50'nin her konuda değişkenlik göstermesi.

Yerin yüzlerden daha temiz olmasından kaynaklı yeryüzünde yere tükürmek bazen.

Samimiyetsizlikten ve yapmacıklıktan oluşan çemberi kırma isteği, bazen farkında olmadan bu uğurda kendi Krebs'inden dahi vazgeçmek, uğruna feda etmek.

Bazen tek derdinin "'vazgeçmek' bitişik mi yazılır yoksa ayrı mı?" sorusu olmasını istemek.

Bir konuda her daim hevesinin kırık olması.

Buna rağmen devam etmek hayata, sevgiye, inanmaya çalışmak.

Bunun için yer yer fiyakalı şarkılardan destek aramak,

O anda da yine ezanı 12'den vurmak.

***

İnsanoğlu için dayanılmaz olan bir dünyaydı buralar. Acıya dayanmak için acıya bedeller, bedele ödüller koymak zorunda kaldı.

Sorgulamak yerine sadece inanmaktı bunun şartı.

El yapımıydı yalanlar, bizzat kendi yaptı, sonra küçülttü kendini, sıradanlaştırdı, acizleştirdi.

Bunu yaptı  ki, yalanı tapılabilir olsun,

kitlelerin acziyetine dokunsun.

Sonrası kulaktan kulağa,
her kulak anlatırken
hibelerce boşalttı mübalağa.


 ***

Biraz kendinden bahsetmek ister misin sorusuna nazlarak dedim evet, bu vesileyle bir gece bana biraz kendimden bahsettim.

Sonra daha ne oldu demeden, yine bana ayrılan sürenin sonuna geldim.

Ve en enteresan gelecek olan, durumun izahından ibaret lakırdıların depresif duygularla bir merhabasının bile olmaması, aksine gördüğü yerde ters ters bakması.

Gözlerinde feri sönmüş bir Feri'ha koymak, içindeki boşluğun adını.

Aldığın, başladığın yere bırakmak tüm duyguları, inançları, beklentileri

ve kırılan hayallerinin toplayabildiğin parçalarını.

Belki de sadece şarkıda dediği gibi:

"İnsanoğlu işlevsiz bir silüet".

***

Bil(e)miyorum.

Şimdilik yapabildiğim,
içimdeki her bir korku ve kaygı için,
yaşadığım evde bir ışık fazladan yakmak,
karanlığın kaygı ve korkuyu temsil ettiğine inanarak,
bedelini fazlasıyla ödediğimiz faturaların verdiği yetkiye dayanarak,
aydınlatmak,
bu yolda,
vücudun ihtiyaç duyduğu karanlıktan dahi alıkoyarak
düğmele basıp kaçmamak,
kendi içindeki mağaraları kuşkularınla bombalamak.

Bir kere ölme ihtimaliyle tatmin olamamak.

Yaz.
Ctrl+s
Ctrl+a
Ctrl+c
Ctrl+v
"Yayınla",

sonra dön cehennemine doğruca.

Tek kişinin zor sığabildiği dünyanın kalabalık arzularına bir ket daha.


Misilleme Kurşunkalem
9 Temmuz 2015



1 Temmuz 2015 Çarşamba

Anlayamadım Aklımda - Misilleme Kurşunkalem



"Bu işler biraz böyledir
Deneyipte tutunamayan bilir
Bir yerlerde belli ki umut var
Ama onu bulan gizli cebine koyar

Bakarım bazen etrafıma
Yaşadıkları aslında bi hatıra
Bir sebeple suratlar hep asık
Ona değil ona maruz kalana yazık
Yazık"

***

Hayatta anlamadığım, anlayamayacağım, başaramadığım, başaramayacağım, başardığım zaman da mutlu olmayacağım,
çünkü o zaman ben'den başka her şeye benzeyebileceğim şeyler var.

Kinle yaşayan insanları anlayamıyorum.
Hayatı birilerinin başarısızlığından beslenmek üzerine kurulu olan insanları anlayamıyorum.
Herhangi bir düşüncenin temeline "karşıtlık" koyma yüzeyselliğini hiç anlamıyorum.
Anlamaya çalıştığımda kendimi ayak bileklerime gelen suda boy vermeye çalışır gibi hissediyorum. Ellerimi açacak oluyorum, sanki çok yüksekmiş suyun seviyesi gibi,
(Bir dakika canım döneceğim sana, telefonum şarjda, o arada bir şeyler karalıyorum)
Ellerimi kaldırmamla neyapıyorumbenlemem bir oluyor, ellerim havaya kalkmaktan ziyade vücudumu kapatmaya çalışır bir tavır alıyor, utancımı gizlemeye çalışır gibi.

Acaba akbabalar mesleklerini severek mi yapıyordur?
Yoksa başka iş olmadığından,
başka iş ellerinden gelmediğinden midir,
ölümü beklemek.
Ölüden beslenmek?

Bu tarz sorularla yüzleştiğim gecelerde arabanın motoruna sinen kediler misali dinlediğim parçanın gitar sesine saklanmak, oradan çıkmamak istiyorum.

Akbabalardan daha zor anlaşılır,
daha az masum sayılır insanlar var.

Korkuyorum.
Kendi mutlulukları için kendileri dışında her konuda her şeyi diyebilecek/yapabilecek insanlardan korkuyorum.
Çünkü bir insan, kendisine yapılana karşı tepki verirken aynı yöntemi kullandığında, mağdur olduğu kadar mağrurdur da aynı zamanda,
bu detayı atlamamalıdır.
(Atlamak bir yana, ne kadar farkındadır?)

***
İnsanların ne kadar zarar verici olduğunu düşünürken umutlanmaya çalışıyorum(Şaka gibi, tam da bu anda patlamavari bir ses geliyor dışarıdan).

22 sene önce insanlar diri diri yakılıyordu, şimdi en azından yakılmıyor diye kendimi avutmaya kalktığım anda anımsıyorum,
adı dışında millete dair içinde hiçbir şey olmayan mecliste olabilenleri,
yangına petrolle gidenleri
petrole teröristle gidenleri
teröristle yardımla gidenleri,
yangına avukat olanları,
avukatlara "arka" olanları,
arka olanlara yandaş olanları,
...

***

Şarkı susuyor.
Rüzgar susuyor.
Pek aktarmalı geliyor Adana'ya yaz.
Nerede kaldın ya demeye korkuyor insan,
yaşayan biliyor,
tutturamadığını ayarı.

Bundan sonrasında bir aksilik çıkmazsa,
Falih Rıfkı Atay'ın Arap Yarımadasındaki Türk Askeri için kullandığı tabirdeki gibi,
"Allah'ın Muhammed'e göstermediği cehennemi görmeye" adayız.
Zaten bize cennet 15 dk emanet edilse,
ondan en ala cehennemi yine biz yaratırız.

Kendisi dışında her şeye kucak açan doğada, kendisi de dahil her şeye tehdit olan canlılarız.
Ah bir de kendimizi önemseme, nimetten sayma hastalığımız yok mu,
evrensel bir hastane bu dünya,
tedavi olmalıyız.

***

"Olmuyorsa olmasın
Bu dünya aklındakine uymadı
Uymasın"


***
Bireysel hırsları ve insanların kendileri gibi insanları rakip gördüğü bir düzeni anlayamadığım yerden bildiriyorum.
Bu tarz yarışmacı tavrı gördüğünde, uğruna yarışılan ödülün tamamını hiç düşünmeden karşı tarafa vermeyi düşünen,
karşılığında sadece hırstan, çıkardan, beklentiden uzak bir yerlere hamak kurmayı düşleyen,
-şarkım hayalime dahil
yerden.
bildiriyorum.
bir diliyorum.

***
Her insanın içinde bir İstiklal Mahkemesi olmalı.
(Bizzat kendi başına kurmalı)
Ve çok kısa sürede dolandırmadan yargılamalı içindeki fitneyi, fesadı.
Herkesin kendi adaletini etrafında tahsis etmeye çalıştığı yerde,
herkes küçükken ezmeli,
kendi içindeki yılanın başını.
Varsın haksızlık etsin kendine,

daha kötü bir dünyaya dönüşmez ya
olsa bile kişi niyetinin celladı?

Belki devrim,
daha sağlam bir temele oturacaksa,
bu çeşit bir kanla olmalı,
başka türlüsünü görmeye bile çekinirim azizim.

Amin.

***

"Herşeye isyan ettiğimiz gece
Uyandırdı beni kabus görünce
Sesi titrek yüzünde yastık izi
Korkma dedim tanrı çoktan unuttu bizi"


Misilleme Kurşunkalem
2 Temmuz 2015







Neden? - Çağdaş Bayraktar



Bir de başka bir açıdan kurcalayalım.
Baykal'ın kaset olayı patladığında, Kılıçdaroğlu "Bu saldırının suçluları ortaya çıkartılmadan Genel Başkan olmam" dedi mi?
Demedi.
Genel Başkan oldu.
Genel Başkan olduktan sonra, "Genel Başkanıma yapılan bu saldırının suçlularını bulmak ilk görevim" dedi mi?
Demedi.
Bu konu üzerine sonradan gitti mi?
Gitmedi.
Sonrasında Baykal'a yakın olan kadrolar tasfiye edildi mi?
Edildi.

***

Son seçimlerden önce Kılıçdaroğlu'nun bir çok kişiye kontenjanı bekle dediği, bu şekilde önseçime girmesini engellediği, sonrasında da bu kişileri aday göstermeyerek ekarte ettiği konuşuluyor.
Bu kapsamda Kılıçdaroğlu Baykal'a kontenjan teklifinde bulundu mu?
Bulundu.
Baykal kabul etti mi?
Hayır.
Belki de bu "tuzağa" düşmemek içindi.

***

Yine hatırlamakta fayda var.
Kılıçdaroğlu canlı yayın düelloları ve dosyalar ile parlamıştı. Ne şans ki bu karşısına "rakip" çıkartılan kişiler, AKP'nin kendi içinde de çok fazla sevilmeyen hatta kurtulmak istediği kişilerdi. ( Dengir Mir Fırat, Şaban Dişli, Melik Gökçek)
Sonrasında Erdoğan, "Bir kasetin çıktı, duman oldun be" dediği Baykal'ı çağırdı. Baykal gitti. Kılıçdaroğlu bu durumla ilgili nezaketen evet deyip de bu durumdan çok memnun değilmiş gibi bir profil çizdi.
Ama Erdoğan'ın yine en "düştüğü" anda sürecin bir "taraf"ı olduğunu hissettirmesini sağlayan görüşmeyi Baykal yaptı.
Peki geçmişte Baykal yaklaşımı buyken,
yakın zamanda Baykal'ın yarattığı profil de belliyken,
Baykal neden Kılıçdaroğlu tarafından aday gösterildi?

***

Bir diğer konu ise Cumhurbaşkanlığı seçimi.
Çatı aday olarak Eklemeddin İhsanoğlu seçildi. Öyle bir seçildi ki, CHP'nin Genel Başkan Yardımcılarının bile ekrandan haberi oldu. Yenilgi sonucunda gereği yaparım tarzı bir imada bulunan Kılıçdaroğlu, hiçbir "bedel" ödemedi. Demek ki Ekmeleddin'i başarısız bulmadı.
Ortada bir yenilgi görmedi.
Madem Ekmeleddin'i başarısız bulmadı, hatta seçim öncesinde de seçmenine "tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz" diyecek kadar tercihinin arkasında durdu, neden meclis başkanlığı konusunda tavrını sürdürmedi?
Sonuçta bu yaklaşımın devamı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu'nu desteklemesi gerekmez miydi?

***

Kemal Kılıçdaroğlu, Baykal'a olan tavrının neden değiştiği ile ilgili açıklama yaptı mı?
Hayır.
Ekmeleddin İhsanoğlu'na olan tavrının değişikliğine yönelik bir açıklama yaptı mı?
Yapmadı.
Bu arada, o dönemde Kılıçdaroğlu tarafından "harcatılan" Dengir Mir Fırat, neden HDP tarafından aday gösterildi.
Selahattin Demirtaş, son dönemde medya ve AB-D tarafından yüklenmeye çalışılan "ilerici", "sol" manayla çelişme pahasına neden Dengir Mir Fırat'ı aday gösterdi?

Yoksa bu tercihler,
bu partilere birilerinin mi önerisi, "emri"?

Ve neden kimse bu durumun üstüne düşmedi?

Çağdaş Bayraktar
1 Temmuz 2015