2 Kasım 2015 Pazartesi

SEÇ(E)ME(YE)NİN SEÇİMİ, SEÇİMİN SEÇEMEYENİ




1-2 milyon kişinin girdiği sınavların aylar sonra açıklanabildiği ortamda 57 milyon oy 2 saatte sayılıp açıklanıyorsa ve sözüm ona muhalefet partileri bununla ilgili tek kelime etmeden kabulleniyorsa, bir seçimden de bahsedemeyiz, muhalefet partisinden de.
Sistem vasıfsız ve defolu olanı yükseltir, sonrasında da o kişi(ler) vasıfsız ve defolu olmasına rağmen yükseltilmesinin karşılığı olarak bazı şeylere susmak zorunda kalırlar.
Burada defodan kasıt, bireysel zaafiyet olabileceği gibi, Cumhuriyet ve Atatürk nefreti, rejim travması da olabilir.

Bir de hem seçimin hileli olduğunu söyleyip, hem de hileli sayılar üzerinden toplum analizi yapmaya çalışanlar var. Yaptıkları "iddialı" analizlerle aslında hileli ve halktan yana olmayan seçimi meşrulaştırıyorlar.

Oysa mesele çok basit, adam kendisini denetleyebilecek neredeyse tüm organları eline geçirdi ya da pasifize etti.

CHP, MHP gibi partilerin seçmenlerinin oluşturabileceği tepkiyi ve yaptırımı da o partilerin başındaki "mekanizmalar" ile kontrol etti.

Zaten aynı mekanizmalardı bu "işgal"e aval aval bakan.

Dünkü seçim sonuçlarının 2 saatte açıklanması, sözde muhalefet partilerinin buna tepki göstermeyeceğini bilmesindendir.

Öyle de oldu.

Adam 2 saatte saydı, açıkladı, muhalefet de "Milli iradenin takdiridir" dedi, onayladı, meşrulaştırdı.

Türkiye'de insanların sisteme olan tepkisi ve oluşabilecek yaptırımı, bizzat muhalefet partilerinin genel merkez mekanizmaları aracılığıyla kontrol altına alınıyor, etkisiz hale getiriliyor.

Düşünün, bu kadar mağlubiyete rağmen, Kılıçdaroğlu "Bundan sonra sorumluluğumuz daha fazla", Bahçeli de "Yeniden barajı aşıp meclise girmeyi başardık" mealindeki sözleri söyleme gücünü, pişkinlik hakkını nereden alıyor?

Kim(ler)den?

İşte bunu görüp de o mekanizmaları kırdığımızda, reddettiğimizde, asla yıkılmaz, devrilmez dediğimiz iktidarların nasıl kaçacak delik arayacağını göreceğiz.

Muhalefetin bu kadar "kontrollü" olduğu yerde dua edelim de AKP yine şeklen de olsa seçim yaptı.

Ben böyle muhalefete sahip olsam,

"Kimlik numaralarınız üzerinden eğilimleriniz tespit edilmiş, ona göre oylarınız alınmıştır" der, seçimi hiç yapmadan seçim sonucu ilan ederim.

Bu da başka bir gerçeklik olarak duruyor masada.

Şapkamızı da koymamız gereken masada.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
2 KASIM 2015

1 Kasım 2015 Pazar

GAFLET? DELALET? İHANET? HANGİSİ?




"Ortaya çıkan tablo, CHP'nin sorumluluğunu çok daha ileriye taşımıştır. Biz bu ülkede, güçlü bir demokrasinin, iyi işleyen kuralların olmasını arzu ediyoruz. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, diğer muhalefet partileri oy kaybettiklerinden dolayı, bizim sorumluluğumuz artmıştır. Türkiye bu seçimlere olağanüstü koşullarda gitmiştir. 400'e yakın insan hayatını kaybetmiştir bu süreçte. Terör, can ve mal güvenliği her şeyin önüne geçmiştir. 1 Kasım'da ortaya çıkan tabloya saygılıyız"
Kemal Kılıçdaroğlu.

İşte bu açıklama,
CHP'deki bu kafa,
seçimlerde olan bitenlerin üstünü örtmek içindir.

Bizim sağdan soldan duyduklarımızdan daha fazlası onların kulağına gitmiyor mu sanıyorsunuz?

Örneğin, Ankara Büyükşehir seçimlerinde, Yaklaşık 13 bin sandık tutanağın yaklaşık 6200 tanesinde hata olduğu Gürsel Tekin aracılığıyla kendisine iletilmedi mi?

Bu tutanakların yaklaşık 2400'ünde mühür yoktu.

Seçim sonuçlarına itiraz edebilmek için önce 48 saat içinde İlçe Seçim Kurulu'na itiraz edilmesi gerekir.

Eğer bu reddedilirse, sonrasında İl Seçim Kuruluna, İl de reddederse YSK'ya başvurma hakkı vardır.

CHP O SEÇİMDE DE 48 SAAT İÇİNDE İLÇE SEÇİM KURULUNA İTİRAZ ETMEDİ.

O seçim sırasında CHP'nin bilişim sorumlusu ve Genel Başkan yardımcısı olan Emrehan Halıcı yanıtlasın bakalım:

Türkiye'deki seçimlerde kullanılan ve hileli olduğu ABD seçimleriyle tescillenen SEÇSİS'İN Türkiye'deki imtiyaz haklarını satın aldığı doğru mu değil mi?

O seçimden sonra neden kaçarcasına ayrıldı partiden?

Ha bu arada, yine Ankara seçimden devam edecek olursak;

YSK o dönem seçim tutanaklarından 507 tanesini açıklamamıştı.

Kim itiraz etti?

İlk gün gönüllü çalışmak isteyen gençlere, "Bilgi İşlemcimiz 5'te çıkmış" deyip de kapıyı gösteren CHP
Genel Başkan Yardımcısı kimdi?

Ha bu arada, o seçim için Emrehan Halıcı tarafından oluşturulan ve seçim sonuçları sırasında iflas eden sistem için CHP'nin kasasından çıkan para da 4 Milyon TL idi.

Seçim usülsüzlükleri ile ilgili verileri o zaman Ankara'nın Oyları haykırdı, muhalefet partilerinden kim duydu?

Kim bunun yerine seçim gecesi "Seçimi etkileyecek kadar hata olmamıştır" diye Amerika'nın Sesi sitesine demeç verdi?

İlla birilerine "hain" demek istiyorsanız, düşmanı uzakta ve dışarıda aramamalı...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
1 KASIM 2015

SAHTE MUHALEFET YIKILMADAN HÜKÜMET YIKILMAZ!




Bir seçim daha geride kalıyor.

Yaklaşık 70 yıldır bir gerçek yüzümüze yüzümüze vurdu, fark edilmeyi bekliyor:

Sahte muhalefet yıkılmadan, hükümet yıkılmaz!
7 Haziran seçimlerinden sonra AKP dışındaki partiler, herhangi bir oylamada salt çoğunluk sağlayabiliyordu.

O zaman soralım:

Bir seçmenin sadece bir oy pusulası kullanma hakkı vardır. Eğer o pusulada hata
yaparsa, başka bir pusula kullanılamaz.

PEKİ O ZAMAN NEDEN MİLYONLARCA FAZLADAN PUSULA BASILIYOR?

Bu pusulalara seri numarası verilmesi ile ilgili, SÖZDE MUHALEFET PARTİLERİNİN 5 AYLIK ZAMAN DİLİMİNDE HERHANGİ BİR BAŞVURULARI OLDU MU?

Lafa geldiği zaman, CHP de HDP de, hatta AKP de YENİ ANAYASA diyor. Zorladığında CHP lideri çıkıp "İlk 4 maddeye dokunulmayacak" diyor.

O zaman yine sormak lazım:

O maddeleri çıkardığın zaman geriye kalan maddelerin %90'ı zaten değişti. Değişmeyenlerin içinde öncelikli neler var?

Seçim yasası.

Siyasi parti yasası.

Bunlar, partilerin anti-demokratik hale gelmesini sağlayan, partileri "Genel Başkan çiftlikleri" haline getiren ve de SEÇİM BARAJINI KORUYAN yasalar.

Bu maddelerle ilgili, yaklaşık 5 aylık sürede SÖZDE MUHALİF PARTİLER herhangi bir girişimde, yasa önerisinde bulundu mu?

Bununla ilgili kamuoyu yaratmaya kalktı mı?

Kanunlar gereği YSK'nın kararını bozacak yetkili organ yok. Sadece Anayasa Mahkemesi kararı ile "öneri" sunabiliyor. YSK'nın da buna uymama hakkı doğal olarak var.

Bununla ilgili bir SÖZDE MUHALEFET PARTİLERİ bir açıklama, bir öneri ortaya koydu mu?

İşlerine gelmeyince devletin değerlerine bile saldırabilen bu partiler, YSK konusunda bir açıklama yaptı mı?

(Bu yazı yazılırken YSK sitesini kapattı. Var mı ötesi?)

YSK şuan işgal altında.

Anayasa Mahkemesi işgal altında.

TSK işgal altında.

Yönetenler zaten işgal ordusu.

SÖZDE MUHALEFET PARTİLERİNİN bu durumlarla ilgili tepkisini görebildik mi?

Hayır.

Peki İŞGALe kim susar?

İŞGALDEN MEMNUN OLANLAR.

Ya da İŞGAL GÜÇLERİNDEN OLANLAR.

***

Dört yıl kendi derdine bakıp, sonra bir günde oy vererek vatani görev yaptığını sanıp, istediği sonuç olmadığında da birilerine "vatan haini", birilerine "koyun" deme kolaylığıyla olmuyor o işler.

Bedava peynir sadece fare kapanında vardır.

Ya ruhunu, kalbini koyacaksın ortaya da önce kendi cenahındaki parti ve oluşumlarda "denetleyici" olacaksın, "AKP tehdidi" ile "onaylayıcı" olmak yerine, ya da susup oturacaksın, kimseye de kızmayacaksın.

Eğer ülken için birden fazla "Ulusal tehdit" varsa,

senin ihtiyacın olan şey, "Ulusal/Milli" birliktir.

Ceylan derisi koltuk sinmiş takım elbiseliler değil.

Suçu başkasına atmak çok kolay.

Yukarıdaki maddeleri tekrar oku ve düşün:

Sen ne yaptın?

Sistem içi seçeneklerden birisini ONAYLADIKTAN sonra diğerlerini REDDETMENİN bir anlamı yok.

Sen böyle olduğun için de Genel Başkanlar için bir tehdit yok.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
1 KASIM 2015


(
Partilere yönelik sistem eleştirisi esnasında başka partiler de kendisine pay çıkarmaya kalkmasın lütfen.
Kumpas davaları sırasında ders notlarını "devlet sırrı" diye onaylayarak insanların zindanlara düşmesini sağlayan, tahliye olduktan sonra soluğu cemaat gazetesinde alan kişilerin Genel Başkan Yardımcısı yapılmasını hazmedenler, partiye destek vermekte mani görmeyenler,
Hulusi Akar'dan kahraman yaratılmasını sineye çekenler,
Erdoğan'ın "Ülkede rejim fiilen değişmiştir" açıklamasını sırf cemaate zarar verilmesi adına görmezden gelenleri hala destekleyebilenler,
tutup da başka partileri eleştirmek yerine kendilerine baksınlar, eleştirmeye kendilerinden başlasınlar.)

31 Ekim 2015 Cumartesi

TARİHE DÜŞÜLEN NOTLAR - 104



"PKK, Diyarbakır'daki okul bahçesinde örgütün indirdiği bayrağı öpüp göndere çeken 3 çocuk ile ailelerinin hayatını kâbusa çevirdi. Babaları tehditle işsiz kaldı çocuklarsa okula gidemez hale geldi

Diyarbakır'da 15 Ekim'de okul bahçesinde indirilen Türk bayrağını önce öpüp ardından da göndere çeken çocuklarla ailesine, terör örgütü PKK'nın yaşamı adeta dar ettiği orta
ya çıktı.

Çocuklar o günden bu yana aldıkları tehditler nedeniyle okula gidemezken, anneleri de kimseyle görüşemez hatta evden çıkamaz oldu. Baba Mehmet Hanefi Rezbiç "Seni burada çalıştırırsak, bizi de tehdit ederler" denilerek işten çıkarıldı. "Çocuklarımızla gurur duyuyoruz. Bu bayrak hepimizin bayrağı, bu Vatan hepimizin vatanı. Tek isteğimiz de terörün bitmesi ama bize yaşamı dar ettiler. Çocuklarımıza zarar vermelerinden korkuyoruz" diyen aileler, geçimlerini sağlayıp çocuklarının eğitimlerini devam ettirebilecekleri bir şehre nakledilmek istiyor.

'OKULU BAŞINIZA YIKARIZ' FİKRET SARAÇ (UĞUR SARAÇ'IN BABASI):

O günden beri çocuklarım da, eşim de devamlı tehdit altında. "Bir daha okula gelirlerse orayı başınıza yıkarız" dediler. Bayrağı yerden kaldıran çocuklarımıza "Sizin ne haddinizeydi bayrağı kaldırmak!" diye tehditler savurdular. En küçüğü 6 en büyüğü 14 yaşında 4 çocuğum var, hiçbiri de okula gidemiyor. Dostlarımız bizimle konuşmuyor. Kapı komşularımız bile tehdit edildiler. Eşim de dışarı adım atamaz oldu. Çocuklarımla gurur duyuyorum ama aileme zarar gelecek diye de korkuyorum. Barış, kardeşlik istiyoruz. Yeni bir hayat kurabileceğimiz, çocukların okula devam edebileceği başka bir şehre nakledilmek istiyoruz.

MEHMET HANEFİ REZBİÇ (EMİRHAN REZBİÇ'İN BABASI):

6 çocuğum da eşim de devamlı tehdit altında. Beni de 'daha fazla çalıştırırsak bizi de tehdit ederler" diyerek işten çıkardılar. Psikolojim alt üst oldu. Resepsiyona ben de gelecektim ama bu sefer eşim burada tek kalır, ona bir şey yaparlar diye korkumdan gelemedim. Bu bayrak, bu vatan hepimizin. Bu Kürt'ün de Türk'ün de Çerkez'in de bayrağı. Geri adım atmayız. Ama kendim değil evlatlarım için korkuyorum. Çocuklarımızı alır kaçırırlar diye korkuyorum. Ailemi alıp geçimimi sağlayabileceğim bir şehre nakledilmek istiyoruz. Lütfen bizi buradan çıkarın." [1]


***

En ufak bir olayda, olayın geçtiği yerin sonuna "katliamvar" ekleyen arkadaşlar burada mı?

Peki hoşuna gitmeyen 4 cümleden 2si için "faşist" yaftası vurma hakkını kendisinde gören "özgürlük savaşçıları"?

İnsanlıktan dem vurup, insanlıktan önce insanların etnik kimliğine göre konum belirleyen kişiler:

Böyle durumlarda etnik kimlik de mi yeterli olmuyor mu?

"Bizler HDP Bizler Meclise" sloganıyla bile ülkeyi "Siz" ve "Biz"e bölenlere "Sizler HDP Bizler Hedefe" demiştik.

Sizin buram buram "ben" kokan "biz"inizle bizim "biz"imiz arasındaki ayrımı şöyle yapmıştık bir önceki seçimden önce:

"Bizim için “bizler”, etnik, mezhepsel, sınıfsal bir anlama sıkıştırılamaz, indirgenemez. Hele de şiddeti çözüm olarak asla göremez!

Bizler – sizler meselesi;
Bir arada yaşamak istemekle – istememek ,
bir arada yaşayabilmek için farklılıklarımızı kimlikleştirip de birbirine dayatmayı “özgürlük”, “eşitlik” görmemek – görmek,
farklılıklarımızı elbette kabullenip, saygı gösterip, fakat ortak değerlerimiz ekseninde birleşmek istemek– istememek meselesidir.

“Eşit yurttaşlık” diyerek insanların etnik ve mezhepsel kimliğini birey olma olgusunun önüne koymak değil,
Irk ve mezhep esasına ve vurgusuna dayalı olmadan, insanların sadece ulusun yurttaşları olduğu için eşit haklara sahip olması, yani “yurttaşların eşitliği” meselesidir bizler’in meselesi.

Bizlerin dışında kalır, istediklerini yaptırmak için ya da yaptıramadığı durumda şiddete başvurulanlar…

Bizler; engelizdir o “sizler” için.

“İçinde insan olanı treni taşlamak”, terörün ve o ruhun Türkiye’de ete kemiğe bürünen hali HDP’nin yaklaşımının özetidir.

O treni taşlar. Fakat o trenin içindeki insan mıdır, kendisini gibi düşünen insan var mıdır -ki elbette vardır-, umursamaz.

Kuruya yaşa bakmaz!

O yüzden HDP gibi “sizler” oldukça

“bizler” hedefteyizdir."
[2]

O yazıda taşlanan trendi, trendeki insanlar.
Bu yazıda tehdit edilen -yöntem farklı da olsa- yine insan(lar).

Çünkü terör ve terörden beslenen unsurlar, tehdit ettikleri kişinin diline, ırkına, dinine bakmaz.

Hatta insandan da saymaz.

Kendi istediklerini yapıp yapmadığına bakar.

Yapmadığında da gözünün yaşına bakmaz.

Örneğin bu olayla ilgili Selahattin Demirtaş'ın açıklamasını duyan oldu mu?

Ya da HDP kanadından birisinin?

Peki tam tersi durumlar olsaydı haberle ilgili, o zaman tavır ve tepkiler ne olurdu?

"T.C" yine bir anda katil ve faşist olur muydu, olmaz mıydı?

Çocuklar yine algıların önüne sürülür müydü, sürülmez miydi?

En ağır demagojik bombardımanlar medya üzerinden topluma servis edilir miydi, edilmez miydi?

"Bu olay HDP'nin oylarına nasıl katkı sağlar"a kafa yorulur muydu, yorulmaz mıydı?

Yanıt aklınızda bile değil, vicdanınızda.

Teröre dur de, yarın kendi başına gelmeden.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
31 EKİM 2015


DİPÇE

[1] http://www.gazetevatan.com/pkk-bu-kez-onlari-tehdit-etti-879068-gundem/
[2] http://www.milliiradebildirisi.org/sizler-hdp-bizler-hedefe-cagdas-bayraktar/


30 Ekim 2015 Cuma

Hangi Emin Çölaşan?



Sözcü gazetesi yazarı Emin Çölaşan, 29 Ekim 2015'te bir yazı yazdı. Hem de Cumhuriyet Bayramında yazdı.

Hayır, bu yazıdan daha önceki yazılarında yaptığı sistem içi yönlendirmelere ve tek kutuplu düşmanlıkla o kutup dışındaki her şeyi -terör örgütü de dahil- meşrulaştırma sürecine olan katkısına değinmeyeceğiz. Aynı yazıda yaptığı HDP yönlendirmesine de.

Yapacağımız, yazısı üzerinden söylediklerini yine başka bir yazısı üzerinden irdelemek, irdeletmek ve açıklama beklemek.

Yazısının Fethullah Gülen cemaati ile ilgili olan kısmı şu şekilde:

"Burada açıkça söylüyorum… Bugüne kadar hakkında nice yazılar yazıp mahkemelik olduğum Fethullah ekibinin, başka bir deyişle cemaatin, terörle ilgisi olduğuna hiçbir zaman inanmadım.
Şimdi piyasaya adına FETÖ dedikleri en son terör örgütünü sürdüler (Fethullahçı terör örgütü).
Cemaati yok etmek amacıyla, durduk yerde, aslı astarı olmayan yeni bir dandik örgüt yarattılar.
Hiç kimse bu sözde terör örgütünün hangi silahlı eylemi gerçekleştirdiğini bilmiyor! Devlet belgelerinde, savcılık iddianamelerinde ve mahkeme kararlarında böyle bir bilgi ve belge yer almıyor.
Taktik çok ilginç!
Hükümete karşı olanları terör örgütü ilan edeceksin!

...

Bugün Fethullah’ı terör örgütünün başı ilan eden faşist iktidarın yakın geçmişte çevirdiği dümene çok kısaca göz atalım.
“Ergenekon terör örgütü(!)” ve “Balyoz darbecileri(!)” diye masallar uydurmuşlardı. Böyle terör ve darbe örgütleri yoktu. Ama kendilerine karşı olan yüzlerce aydını ve subayı tutuklayıp içeri tıktılar, yıllarca hapis yatırdılar.
Amaç toplumu bu yolla korkutup sindirmekti.

...

İşin acı tarafı neydi, anımsayın!..
Bunlar olurken, şimdi benzeri kendi başına gelince haklı olarak ağlaşan cemaat hep alkış tuttu ve AKP’ye destek verdi… Çünkü o zaman aralarında henüz çıkar kavgası patlamamıştı. Cemaat AKP’nin taşeronluğunu ve tetikçiliğini yapıyordu.
Şimdi aynı haksızlık ve hukuksuzlukla kendileri boğuşuyor.
Atalarımız “Etme bulma dünyası” demiş, doğru söylemiş.

...

Biz gerek Ergenekon ve gerekse Balyoz davalarında elimizden geleni korkmadan yaptık, haksızlığa uğrayan o insanlara hep destek verdik.
Her iki dava da fos çıktı.
Bugün de aynı desteği cemaate karşı sergilenen haksızlık ve hukuksuzluğa karşı veriyoruz." [1]

***


Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, İmamların Öcü adında bir kitap yazdı.

Kitabın alt başlığı:

"Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Cemaat Yapılanması".

Kitabın ilk basımı bundan 5 ay önce Mayıs 2015'te yapıldı.

Ve Nihat Genç ile birlikte bu kitaba önsöz yazan Emin Çölaşan hatırlayalım orada ne demişti:

"(...)
Aradan haftalar geçti... Son gördüğümde yine yorgundu ama mutluydu. Gözlerinin içi gülüyordu:

-Abi kitabın sonuna geldim. Çok güzel oldu, çok şeyi belgeledim.

Coşkuyla anlatıyor, beni de heyecanına ortak ediyor.

Ben böyle bir yazar hiç görmedim. Türkiye'nin neredeyse bütün cezaevlerini gezdi, araştırdı, tutuklulularla söyleşiler yaptılar, onları bize anlattı.

Her yerden belge topluyordu, kitap için dört dörtlük bir arşivi olmuştu.
Kendisinden söz istemiştim:

- Kitap baskıya girmeden önce bana getir, bir göz atayım.

Bir gün kitabı getirdi, ben de bir göz atmak için eve götürdüm!

Fakat daha ilk birkaç sayfayı okuyunca gördüm ki bu kitap göz atmak için değil, baştan sona bir solukta okunmak için yazılmıştır.

Bitirince açtım telefonu, Yavuz'u kutladım.

***

İmamların Öcü bir Türkiye gerçeği. Çok acı bir gerçek ama ne yazık ki öyle.
Devleti Cemaate teslim eden, yaptıklarına -işine geldiği sürece- göz yuman, sonra da onlarla hırlaşmaya başlayan Tayyip'in eseri.

Yavuz Selim Demirağ olayı tam da göbeğinden yakalamış, kendi yaşam öyküsünden de kesitler verip belgelemiş, anlatmış.

Adına cemaat denilen bu topluluğun nerelere nasıl sızdığı...

Türk ordusundaki Cemaatçiler...

Askeri liselerden Harp Okulları'na gelen, Cemaat'e girmeyince kovulan öğrenciler...

Kurulan tezgahlara sessiz kalan komutanlar...

Yavuz Selim Demirağ bu kitapta büyük bir iş başardı, önümüzü açmış oldu...

Çünkü böylesi ilk kez yazıldı. Sevgili gazeteci arkadaşımı kutluyorum.

Ellerine sağlık, pislikleri deşifre edip vatan hizmeti yaptı."
[2]

***

İnsan sormadan edemiyor:

Hangi Emin Çölaşan?

Çünkü "İmamların Öcü" kitabı, cemaatin nasıl bir örgüt olduğunu, hatta terör örgütü olduğunu, bir devlete alenen nasıl saldırdığını, insanlara ve kurumlara neler yapıldığını Emin Çölaşan'ın da yazısında sık sık vurguladığı gibi "Belgeler" ile kanıtlıyor.

Bu kitabı okuyan, beğenip önsöz yazan birisi, bundan 5 ay sonra bu tarz bir yazıyı nasıl yazar?

Daha önemlisi neden yazar?

Etik kavramını önemseyen okurları açısından Emin Çölaşan'ın bu konuda işi zor.

Çünkü öncelikle İmamların Öcü'ne yazdığı önsöz hakkında bir açıklama yapmak zorunda.

Sonrasında 29 Ekim yazısından ötürü önsöz yazdığı kitabın yazarına bir açıklama yapmak zorunda.

Ve de daha önemlisi, -özellikle mevzubahis AKP olduğunda birilerine çok rahat biçimde "koyun", "göbeğini kaşıyan adam", "cahil", "biatçı" diyebilen- Emin Çölaşan okuyucuları, bu konunun peşini bırakmamak zorunda.

Zamanında Uğur Mumcu'ya sormuşlardı, neden "Sakıncasız" adında bir tiyatro oyunu yazdığını, o da şöyle açıklamıştı:

"Bunu da şu nedenle yapıyorum: Bir caydırıcı etkisi olsun, herkes görüşünü cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terkedip kaçmasın. Amacım o."

Biz de aynı amacı taşıyoruz.

5 ay önce "Cemaat adında bir yapılanma vardır, bunlar devlet kademe ve kişilerine saldırıyor, devleti işgal ediyordur" deyip, 5 ay sonra da "Fethullah ekibinin, başka bir deyişle cemaatin, terörle ilgisi olduğuna hiçbir zaman inanmadım." diyemesinler, dediklerinde de bunun hesabını versinler diye!


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
30 EKİM 2015



DİPÇE 


[1] http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/emin-colasan/simdi-cemaati-savunma-zamani-971875/

[2] İmamların Öcü, Yavuz Selim Demirağ



29 Ekim 2015 Perşembe

Pişkinlik Ata Sporu Olunca...




28 Ekim 2015.
Koza grubunun yayın organlarına kayyum atanınca, atanan kişi de Sabah gazetesinin yetkilisi olunca cemaat medyası kıyameti kopardı.
"Bu özgür basına darbedir" dediler.
"Hukuka aykırıdır" dediler.
Tamam,
diyelim haklısınız.

Peki o zaman sormak lazım:
2004 yılı.

TMSF, Uzan grubunun tüm şirketlerine el koyduğunda ne yaptınız?

Sustunuz.

Hatta susmakla da kalmadınız.

Çünkü o dönem el koyulan Star medya grubunun Yönetim Kurulu Başkan Danışmanlığı ve Genel Yayın Danışmanlığına kim atandı?

Haluk Örgün.

Yani?

O dönem STV'nin Ankara temsilcisi olan kişi!

Bu görevlendirmede Fethullah Gülen'in özel ricası olduğu çok sık gündeme geldi.

Haluk Örgün'ün ilk işi ne oldu?

Yaklaşık 400 kişinin işine son verdi.

Buyrun size "Özgür Medya"...

Cemaatin en önemli özelliklerindendir, kendi yaptığıyla başkasını suçlamak, ya da başkasına yapılan kendisine yapıldığında "ilk mağdur olan" gibi davranmak.

Tabii yerseniz.

Çağdaş BAYRAKTAR
29 Ekim 2015

Tarihe Düşülen Notlar - 103



29 Ekim 2015.

"Can Dündar Cumhuriyeti"nin birinci sayfası.

Cemaat medyasını aklamak için Cumhuriyet bayramını, Atatürk'ü kullanmak.

Ne demeli buna?

Gaflet?

Delalet?

İhanet?

Peki buna şaşırmalı mı?


Tabii ki hayır.

Can Dündar yönetimi değil miydi, olduğu "taraf"ı en başından belli eden?

"Tehlikenin farkında mısınız?" diyen İlhan Selçuk'u hedef yaparken cemaat kanalları, gazeteleri, ömründen çalarken yılları,

gazeteden konuk yazar sıfatıyla İlhan Selçuk'a saygısızlık yapma fırsatı vermedi mi "Umudun farkında mısınız?" başlığını tersten yazdırarak Sırrı Süreyya'ya?


Yine aynı kumpas davalarda hedef olurken gazete yöneticileri ve yazarları olan İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay, Ergenekon'un müdahillerinden olan ve davayı destekleyen Sezgin Tanrıkulu'na açmadılar mı Can Dündargiller gün aşırı sayfalarını?

"Bugün" kendilerinden ayırmadıkları yayın organımsılarının yazar görünümlü tetikçileri değil miydi, İlhan Selçuk'a öldükten 4 sene sonra bile CIA ajanı diye(bile)n?

Utanmadan paravan etmeye kalkmış "Milli" değerleri de şu sözünü kullanmışsınız Ulu Önder'in:

"Basın baskı altına alınamaz"

Madem Atatürk sözlerinden gidiyoruz, biz de şöyle karşılık verelim de kapansın şimdilik perde:

“Aşağı insanların para ile yaptırdıkları basın mücadeleleri vardır. En adi yalanları yaymada basının kullanıldığı olmuştur. Basın ve fikir hürriyetinin karşılaştığı başka tehlikeler de vardır. Basının ve hatta fikir derneklerinin, Millî hükûmetin tesirinden kurtularak, siyasi veya ekonomik gizli amaçlara alet olmasından korkulur. Basının para ile satın alınabilmesi, uluslararası yüksek para aleminin basın üzerinde gizli tesiri veyahut sadece yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin etkisi, işte bunların kamuoyunu kandırma ve yanıltmasından tamamıyla korkulur. Fakat, hürriyetten çıkacak bu kötülükler asla çaresiz değildir. İlk önce basın hürriyetine yasal bir sınır çizilir. İkinci olarak gazeteler, özel bir teşkilat kurarak bununla kendi üzerlerinde ahlaki bir tesir meydana getirirler. İlk zamanlarda, bir işten başka bir şey olmayan gazetecilik, sosyal bir müessese haline gelebilir. Bundan başka, halkın fikrî ve siyasi terbiyesi de bir güvencedir. Halk, çeşitli gazeteleri okumaya ve onları birbirleriyle kontrol etmeye ve gazeteci yalanlarına inanmamaya alışır. Bütün bunların üstünde, her şeyin açık olması sayesinde iyi niyetin gelişeceğini ve çok önemli meseleler üzerinde iyi niyet sahibi insanların daima çoğunluğu oluşturacağını kabul etmek uygun olur. Çünkü, ‘Her zaman dünyanın yarısını ve bir zaman dünyanın hepsini aldatmak mümkündür. Fakat, bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir.’ Tecrübe göstermiştir ki, insanların her şeyi söylemelerini önlemek asla mümkün değildir. Fakat, Millî terbiye ve büyük manevi kuvvetlere karşı hükûmetin uygun şekilde hareketi sayesinde, isyankâr fikirlerin yayılmasına müsaade etmeyecek sosyal bir çevre yaratmak mümkündür. Herhalde, her şeyin söylenmesine müsaade etmek ve bunun karşısında söyleyenlerin harekete geçmesini bekleyerek tedbir almakla yetinmek anlamsızdır. Bütün halkın harekete geçtiği gün, onları durduracak kuvvet yoktur. Doğal olarak bir sağlığı koruma olduğu gibi, sosyal bir sağlığı koruma da vardır. Her ikisi aynı prensibe dayanır. Maddî mikropları yok etmek mümkün olmadığı gibi, manevî mikropları da yok etmek mümkün değildir. Fakat, şahsın vücudunda fizyolojik bir sağlık yaratmak mümkün olduğu gibi, sosyal bünyede de manevî bir sağlık yaratmak, bu şekilde bir direnç ortamı hazırlamak mümkündür.” [1]

Çağdaş BAYRAKTAR
29 EKİM 2015


DİPÇE

[1] Afet İnan - Atatürk'ün El Yazıları