22 Mayıs 2015 Cuma

Siyahname - Misilleme Kurşunkalem




Yok hayır, mizah yok bu yazıda.

Alaycılıkla geçiştirilecek kıvamda değil düşünceler,

ya da alaycılık, içimde geçenleri servis ederken şu an için uzak gelen.

Bilmiyorum.

Fakat elimle dudağımın üstünde kalan suyu siler gibi siliyorum, eğlenceye dair ne varsa.

Çünkü iğreniyorum.

Evet, midem bulanıyor.

Dünyanı kendinden ibaret gören insanların, suratlarındaki plastik ifadeyedir nefretim.

İnsanların insanlara iyiliği kendi geleceğine dair yatırım kapsamında yapmasına olan öfkem.

Yeteneksiz olanlara acımıyorum bile.

Fakat kalemi kelime tutan kişilerin, cümleleriyle yarattıkları devin arkasına sığınmalarına tahammülsüzlüğüm.

Vıcık vıcık samimiyetinize, içten pazarlığınıza, hırsınızın orospusu olmasına asıl tiksintim.

Sizlerle "dünyalılık" bağı bile bağımı çözen dizlerimin.

Kendi çıkarı için herkesin sırtına düşünmeden basabilmek,

kendi hainini kendi içinde, bir köpeği karanlık bir odada çiğ etle besler gibi beslemeniz beni ürküten.

Hele bir de yok mu dilinizde Atatürk,

paçalarınızdan akmamış gibi sanki hırsıyla Enver, gericiliğiyle Rauf , nankörlüğüyle Kazım Karabekir.

Egolarınıza olan bağımlılığınız, Vahdettin'in teslimiyetini mumla aratır,

Kendi çıkarlarınız için herkesin hayatını mahvedebilme konusundaki kaygısızlığınız, Damat Ferit'e dahi "yok artık" dedirtir!

...

Aynaya baktığınızda karşınıza dikilen, "eleştirdiğim zihniyetin her kahpeliğine sahibim, her tür kahpeliği elimden geldiğince yaptım, eğer işime yarayacaksa hiç düşünmeden yine yaparım" ifadesinin tokat olsa, yalama olan yüzlerinizde anlam ifade etmeyeceği yerde,

küçük sinekten bulanan midem için kızıyorum en çok kendime,

İçinde bulunduğumuz şartlara rağmen safsataya bulaşmış hissettirdiysem,
münakaşa isteğinde sanılmayayım sakın,
varsa keyfi nazariyatım,
kalemim kurşun,
kafatasımı delsin,
çıksın.

Lakin bunaldım.

Belki de sadece şaire sadık kalmak geceyi kurtaracak olan:

"Ben bu çağdan bir kez olsun kendi şerefimle geçeceğim / Lazım gelen kanıda yeniden kendi ellerimle içeceğim"

***

Uyuşan beyinde durmayan el,
köpüren elde uyuşan düşüncelerim,
mesele değil,
mevcudiyetimin yegane sebebinden,
sanma ki feragat ederim.
-dedim ya üstte, demin-
sıkıntı şu ki sinek,
midemin derinliğinde kaybolup, eriyecek
sinek,
bazı gecelerde bulantı sebebim.


Nokta.


Misilleme Kurşunkalem
22 Mayıs 2015
Adana.
-hala-

MUSTAFA KEMAL'İN ASKERİYKEN ALİ KEMALLERE "HAYAT" VERMEK - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



(2.) Cumhuriyet yazarı Nuray Mert'in bugünkü(22 Mayıs 2015) yazısının başlığı:


"HDP’nin demokrasi mücadelesine köstek olmayalım"

Yazarımız(!), Can Dündar'ın “HDP dışardan desteğe sıcak” başlığından rahatsız olmuş.

"Yazdığım gazetelerin manşetlerine karışma hakkını kendisinde görmezmiş ama bağımsız biri olarak, tepki gösterme hakkının olduğunu düşünüyor"muş.

Manşeti "“En az HDP’liler kadar” kadar yadırgamış.

Demirtaş ile yaptıkları röportaj yer yer ikili sohbet havasında geçmiş. Bu yüzden genel siyasetle ilgili yorumlarından bu mesaj çıkabilir miymiş, bilemiyormuş.

Fakat başlığı yadırgamış.

Bunun art niyetli olduğunu düşünmüyormuş ama, cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarla döşeliymiş.


İktidarın HDP ile ittifak düşüncesi, paranoyaymış.

HDP daha ne yapsınmış.

Bu tarz yaklaşımlar, HDP'nin sindirilmesi operasyonuna su taşımakmış.
Kime oy vereceksek verecekmişiz, ama böyle tehlikeli işlerden uzak duracakmışız.

İyi de,

Sen kimsin Nuray Mert?

Eleştirdiğin, hatta en gayri etik şekilde saldırdığın kurum ve kuruluşlardan ekmek yiyerek yazmıyor musun bunları?

O gazeteye de adını veren Cumhuriyet, sizin gibi "kontrollü muhaliflerin" sesi olmak için mi kuruldu?

HDP konusunda gösterdiğin yoğun hassasiyeti, bu ulusun, toplumun hangi çıkarı hakkında gösterdin?

...


Kimsesizlerin kimsesi olmak ile, Cumhuriyeti kimsesizleştirerek kimliksizleştirmeyi birbirinden ayırmakta fayda var.

Dua edin şimdilik, özellikle gazetenin de tirajını büyük ölçüde oluşturan CHP seçmeni "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" demekle Sezgin Tanrıkulu gibileri Genel Başkan Yardımcısı görmeyi isyan edecek, reddecek kadar çelişkili bulmuyor.

Ama bu puslu hava da dağılır, narkozun etkisi de azalır.

Günümüz şartlarında durum artık, Sıtmayı gösterip ölüme razı etmek değil, kanseri gösterip ölüme razı etmektir.

Yaşayan bilir, yaşamayan da yaşamaya başladıkça görecektir kanserin doğru müdahale ve erken teşhis konmadığında ne kadar ölümcül olacağını.

[ Tabi bunu ölmeden anlamakta fayda var, ya da öldürmeden ]

***


Artık ya birileri aklını başına alır, 
ya da bizlerin varlığıyla bin150lilikler olurken siz, bazı Mustafa Kemal'in Askerleri(!) de sizin konvoyunuza dahil olur;

tabi artık Mustafa Kemal'in değil, Ali Kemal'in askerleri olarak.

Ha bir de söylemeden edemeyeceğim;

Bugün HDP'yi, -bence dolaylı- dolaysız yoldan da PKK'yı meşru kılanlar, bugün hala rahatça yaşayıp geçinmelerini sağlayan Atatürk Türkiye'sinin verdiği rahatlıkla piyasa mekanlarda otururken, "cicikuş" sevecenliğine getirdikleri terörün bombalarına denk gelirlerse;

"Ama biz size oy vermiştik" demeleri acılarına hafifletici olabilecek mi?

Oy tesirli kaygılarının parça tesirli bombalara dönüşmelerinin kaçınılmaz sonucu olan bedeli ödemeye hazırlar mı?

İmzalamak için can attıkları sözleşmenin tüm maddelerini okudular mı?

Hani bazılarınız, kendi başına gelmeden empati kurma gereği duymuyor ya, ondan soruyorum?


Çağdaş BAYRAKTAR
22 Mayıs 2015


Nuray Mert'in yazısı için:
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/281941/HDP_nin_demokrasi_mucadelesine_kostek_olmayalim.html

19 Mayıs 2015 Salı

HANGİ CHP? - Çağdaş BAYRAKTAR



Bu manşet, görüldüğü gibi Zaman gazetesinden.

Tarihi mi? 18 Mayıs 2015.

Seçime yaklaşık 20 gün kala.

19 Mayıs'ın yıldönümünden de sadece bir gün önce.

Hadi diyelim ki, içerik gayet iyiydi ama gazeteciler cımbazladılar, algı operasyonu yaptılar.

Bu başlık da bu şekilde ulaştı.

(Ki bu konuda partiden yapılan bir açıklama, düzeltme yok)

Ve yine hadi diyelim ki Kemal Kılıçdaroğlu bu başlıktan rahatsız oldu.

O zaman sormaya başlayalım:

Zaman gazetesine neden röportaj verdiniz?

Ne bekliyordunuz?

Bazıları hemen ortaya atlayıp şunu diyebilir: "17-25 Aralık sürecinden sonra gazetenin yaklaşımı değişti."

Buna verilecek yanıt, hem evet, hem de hayırdır.

Evet değişti. AKP'ye bakışı değişti.

Hayır değişmedi! AKP ile aralarında düşünsel hiçbir fark söz konusu değil!

Yolsuzluk operasyonundan beri her gün gazeteyi takip eden birisi, bu farkı fark eder.

Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi anti-Kemalist de, Said Nursi başka bir şey mi?

Özellikle o süreçten beri elimden geldiğince incelemeye çalıştım, aradaki çekişmede düşünsel farklılığın payı nedir diye; yok! Hiçbir fark yok. Zaman gazetesi için de Kamışlı Rojava, Uludere Roboski! Çözüm sürecine bakıştan tutun da, eğitim sistemine kadar her şey aynı. 

Hatta cemaatin çizgisi daha radikal ve uzun vadeli.

Çok uzaklara gitmeye bile gerek yok.

17 Nisan tarihli manşette, Kimse Yok Mu Derneği'ne yönelik yapılan operasyonu "28 Şubat'tan beter" diye yayımlıyor gazete:







Benzetmeyi görünce, 28 Şubat sürecinde aradan fırlayan, parlatılması için ihtiyaç duyulan mağduriyete sahip olan sanki başkalarıymış gibi düşünüyor insan.

Aynı gazetenin bir de 19 Nisan'da attığı başlık var ki, bu başlık gazetenin tarihsel süreçte kendisini konumlandırdığı yeri de, olayları koyduğu yeri de net bir şekilde gösteriyor.

Konu, Emniyet Müdürlerinin tasfiyesi(!)

Ve yine bir benzetme eşliğinde verilen haber:





***

Daha eski zamanlarda, bu gazetenin kumpas davalarındaki "tetikçi" rolünü kim unuttu?

Davalarda hükmü mahkemeden önce veren, masum insanları alenen yargılayıp, cezalandıran kimdi?

Alınan mahkeme kararlarını daha mahkeme açıklamadan yayınlayan kanal, hangi gazetenin uzantısıydı?


Kumpas davalarının bir amacı da CHP'deki dizayn olduğu için Kılıçdaroğlu çok rahatsız olmamış olabilir. Ki kendisine davalara neden gitmediği sorulduğunda "darbe yanlısı gibi gözükmek istemiyorum" demişti. Bu açıklamanın da mahkemeden önce hüküm vermek olduğunu tartışmıyorum bile.
Bunu okuyan bir insanın aklına ilk gelen soruysa şöyle:

"O zaman Kılıçdaroğlu'nun; Sezgin Tanrıkulu gibi kişileri yetkiye boğarken "Kürtçü", Binnaz Toprak gibi kişilere yetki verirken "Cemaatçi", Faik Tunay gibi kişileri vekil yaparken -eski tabirle- "sağcı", Faruk Loğoğlu gibi kişileri göreve getirirken de "Amerikancı" gibi anlaşılma kaygısı duyması gerekmez miydi?"

Bu kaygıları duyma gereği mi duymadı, yoksa bu kişilerin ne olduğunun mı farkında değil?

***

İşte böyle bir ekiple, duyduğu- duymadığı kaygılar dahilinde, Kılıçdaroğlu Zaman gazetesine böyle bir röportaj verip, Atatürk dönemine yönelik dolaylı eleştirisini, bizzat "Atatürk düşmanlığının odağı" halinde olan zihniyetin gazetesinde paylaştı. 

Ne güzel değil mi?


İnsanın aklına -aynı zamanda eski bakan olan- Ahmet Taner Kışlalı hocamızın sözleri geliyor:


"Kurultay yaklaşırken anımsatmıştık:


- Göğsünü gere gere "Ben Kemalistim" diyemeyenin, CHP'ye genel başkan adayı olmaya hakkı bulunmamalıdır!..

Altını çizmeye özen göstermiştik:

"Tıpkı "Ortanın Solu" hareketinde olduğu gibi; önce tarihsel kimliği 21. yüzyıla taşıyacak bir hareket başlatılmalı...
İnsanlar bir düşünce bütünlüğünün etrafında buluşmalı...
Ve hareketin en iyi sözcünün kim olacağı daha sonra gündeme gelmeli!..

Neredeyse haykırmıştık:

- Ya o bayrağa layık olun ya da bayrağınızı ve adınızı değiştirin!..

* * *
Varlıkları içinde CHP'ye zarar verenler...
Kemalizmin adını bile ağızlarına almamak için her türlü laf cambazlığını yapanlar...
Danışmanı ya da yardımcısı olmaları gerekirken, kendileri genel başkanlığa soyunan "ideolojisiz" teknokratlar...
"CHP'de kimlik sorunu yoktur!" diyebilen körler ya da oportünistler...

Listeyi uzatmaya ne hacet!"
(...)


[ 23 Mayıs 1999 / Cumhuriyet ]


***

Sayın Kılıçdaroğlu, İzmir'de "Mustafa Kemal'in Askeriyiz" diyecek, Zaman gazetesinde faşizm kıyaslamasını "tek parti yönetimi" ile yapacak, Bartın'da "Türkçemiz ses bayrağımız" deyip, Tunceli'de "Ben Dersimli Kemalim" deyip, sözde katliam belgeselinin galasına en önden alkış tutacak,

bunun adı da kucaklayıcılık mı olacak?

Yiyen varsa afiyet olsun!

***

Bu arada belirtmekte fayda var.

17 -25 Aralık sürecinden sonra başta CHP ve MHP olmak üzere AKP'ye muhalif olan tüm parti ve örgütler gazetede daha fazla yer buldu. Fakat gazete bunu kendi düşüncesinden zerre kadar ödün vermeden kendi çıkarlarına göre yaptı, her şeyi kendisine göre yonttu, kullandı.

Örneğin yine 19 Nisan 2015 tarihindeki üst başlık gibi:




***

"Göğsünü gere gere "Ben Kemalistim" diyemeyenin, CHP'ye genel başkan adayı olmaya hakkı bulunmamalıdır!.."

Eğer, olursa, bu durum partinin kurucu değerlerine layık olunamayacağını gösterir, o zaman da adı ve bayrağı değişmelidir partinin!

Hem böylece Kemalist seçmen de, işgal birlikleri de rahat bir nefes alır. Tabi yap(a)mazlar bunu, çünkü bilirler parti tabanındaki Atatürk ve Kemalizm karşılığını, kendi karşıtlıklarına benzemez.

...

İnsanları salak yerine koyma dönemi bitti. 
Siz geçtikçe temiz geçmişlerden kirli niyetlerinizle, 
öteceğiz biz size uzanan dedektör gibi. 
Ve arın(dırıl)madan "zararlı" düşüncelerden bedenler, düşünceler, kurumlar,
her seferde daha gür çıkaracağız sesimizi,
sizleri efendilerinizin yanına kaçırana kadar!


Çağdaş BAYRAKTAR
19 MAYIS 2015

19.19 - Çağdaş BAYRAKTAR (18 MAYIS 2012 Tarihli Yazım)



19.19 - MİSİLLEME


Bu yazı, beklenileceği üzere 19 Mayıs’a saldıranlara saldırı eksenli bir yazı değil.

Bu yazı hatayı sürekli başkasında arayan zihniyeti yüceltecek bir yazı da değil.

Ve bu yazı bilindik şeyleri anlatacak tekrarlatacak bir yazı da değil.

Bu yazı 19 Mayıs’ı 18 Mayıs’tan ayıran ve ayırması gereken şeyleri anlatan bir işaret fişeği!

Hak edene “Tokat!”

Kişisine göre “Yüzleşme!”

***

Ah bu şapkayı önümüze koyamama alışkanlığımız !..

Yetmedi mi hatayı başkasında aradığımız?

Bakınız…

Evet ,

19 Mayıs 1919

Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı gün.

Herkesin başucu kitabı olması gereken “Nutuk”un başladığı yer.

Ama sadece bu kadar değil.

19 Mayıs elleri bağlı duran tüm mazlum milletlerin eline verilen bir bıçak!

İpini kesene,

İpini kesmek isteyene!

İstemeyenin ipinin kimin elinde olduğu ise belli!

Kurtuluş Savaşında Türklere yardımı sorulduğunda ne demişti Gandhi?

“Biz Türk Kurtuluş savaşıyla beraber bağımsızlık için savaşabileceğimizi anladık. Bu bakış açısını kazanmanın yanında yaptığımız yardım nedir ki?”

“Atatürk'ün fikirleri 3. dünya ülkeleri için yol göstericidir”


***

Kısaca soracak olursa nedir 19 Mayıs?

Umut!

***

Nasıl her kötü durumdan bahsederken sonunu “İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!” ile bağlamamız gerekiyorsa, bir cümleyi daha zihnimize kazımalı, bir camekâna koymalı ,

tehlike anında camı kırıp uygulamalı!

“Hiçbir gün 18 Mayıs 1919’dan daha kötü değildir!”

***

Yine dönelim kendi yüzleşmemize…

Hep sallarız, bölücüye, dinciye, “her iki kişiden biri” ne. Peki, biz ne yapıyoruz?

Bunu okuyan birçok kişide beliren soru belli

“Elimizden ne gelir ki? Biz ne yapabilir ki?”

Mustafa Kemal’in elinde ne vardı?

Hiçbir şey!

O, inandı, bir halkı da inandırdı ve arkasına aldı.

Şimdi halkın zekâ seviyesini sorgulayanlara ve bu sorulara inat ne dedi Nutuk’ta?

“Millet tarihinin ancak devletlerin yıkılış ve çöküş gibi bunalımlı zamanlarında kaydettiği çok önemli ve tehlikeli anları yaşıyordu. Böyle anlarda, talih ve kaderini doğrudan doğruya kendi eline almakta gaflet gösteren milletlerin, gelecekleri karanlık ve gaflet doludur.

Türk Milleti, bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu anlayış sonucuydu ki, kurtuluş ümidi vadeden her samimî işarete koşmaktaydı. Ancak, bir toplumun, uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve terbiyesinin etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.
Bu sebeple, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar, bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göstererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.”

Kaçımız eleştirdiğimiz insanlar kadar hedef almayı göze alıyoruz?

Kaçımız eleştirdiğimiz insanlar için bedel ödemeye hazırız ve ödüyoruz?

Kaçımız gece yatarken vicdan azabı duyuyoruz?

Kaçımız Atatürk’ün fotoğrafına bakıp sorumluluğu üstleniyoruz?

Sadece kendine ait olmayan bir suçu sorumsuzluğu üstlenmek çok şey kaybettirmez, ama kendi kapasiteni arttırır. Tıpkı uzman “kolunuzu çevirebildiğiniz kadar sola çevirin” dediğinde çeviren kitlenin, sonra “şimdi biraz daha çevirin” dediğinde daha fazla sola çevirebilmesi gibi.

Ki bu sorumluluk ve vebal hepimizindir.

Eleştirelim ama alternatif üretmeyelim.

Konuşalım ama keyfimizi bozacağı nokta da susalım, kaçalım!

Ne güzel değil mi?

Rahatsız olmak zorundayız, rahatsız etmek zorundayız.

Çünkü insan sadece bir şeyden kendi hayatını doğrudan bozacak kadar rahatsız ettiğinde tepki gösterir bir şeye.

En azından gelişmemiş toplumlar için böyle.


***


Lise okuyup “Üniversiteye gidince bir şeyler yapacağım” diyen kardeşim!

Üniversite okuyup sadece kendi dersleri zormuş gibi “dersler çok ağır “ bahanesine sığınan arkadaşım!

Sosyal paylaşım ağında balık olup Kemalizm’i daha çok promil destekli masalara mezeye indirgeyen ama uygulamaya gelince susan, Gençler destek istediğinde kaybolan abim, ablam!

Şirketi olan, maddi gücü olan, ama destek istendiğinde bunlardan daha çok “bahanesi” olan büyüğüm.
Evladı olduğum, evladı olduğu için endişelenen annem! Babam!

Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti!

Bir gemideyiz. Ve o geminin en güzel yerinde dahi olsak, o gemi eğer su almaya başlarsa hepimiz batarız! Hepimiz!

Ne yapacağız yok!

Okuyacağız, düşüneceğiz, anlatacağız. Köy köy gezeceğiz. Halka inilmez, halka çıkacağız! Ve sadece Atatürk’ü anlatacağız!

Hiç bir şey yapamayıp da maddi ya da manevi güce sahip olan kişi isek, çalışana destek olacağız!

***

Bir ülkenin tamamının bilinçlenmesini kim istemez ki?

Ama kurtuluş için herkesin bilinçlenmesi tek koşul değil. Bu halk doğrunun arkasından gider, yeter ki “doğru” anlatılsın. Bu halk yanlışından döner, yeter ki alternatif yaratılsın!

Ne diyor Ulu Önder?

“Sakın bir kurtarıcı bekleme, yoksa sana karşı vazifemi yapamamış sayarım”

O’na bu hissiyatı yaşatmaya hiçbirimizin hakkı yok!

Şimdi kendi içimizde bu hesaplaşmaları yapıp, yazı da art niyet aramak yerine kendimizi eleştirmeye, eleştirdiğimiz yerde değiştirmeye başlarsak,

Yarın 19 Mayıs,

Büyük gün!

Ama hala aynı kalıp da egomuzla sarmaş dolaş olacaksak

19 Mayıs, sadece bir gün

Bu yazıyı okuyan bir insan ben duymadım, ben düşünmedim, benim aklıma gelmedi, diyemez.

Dedim ya bu yazı isteği olana çıkış yolu, bahanesi olana oyun sonu!

Şimdi herkes suçlu,

En çok ben!

En çok biz!

Bozalım o zaman bu oyunu!

Var mı peşimden gelen?


ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
18 Mayıs 2012

18 Mayıs 2015 Pazartesi

KAÇ OKYANUS KİRLETİR, İÇİNİZDEKİ PİSLİK? ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR



Şirin Payzin'in programına konuk olan CHP İstanbul 1. sıra milletvekili adayı Selina Doğan aynen şu cümleyi kuruyor:
"El ele Yeni Türkiye'yi yaratacağız".
"Yeni Türkiye" kimin sloganı?
Kimin amacı?
O zaman sen,
Selina Doğan;
"Yeni Türkiye"yi kimle yaratacaksın(ız)?
***
"Siz ilk Ermeni adaysınız değil mi?" diyor Şirin Payzin,
ağzı kesmeyince gözlerinden de salyalar akıtarak.
Onaylıyor Selina Doğan.
Tam bu anda araya girip, bir gerizekalıya anlatır gibi hatırlatmak istiyorum.
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti/Ulusu denir" demişti Mustafa Kemal Atatürk.
Aynı şekilde Türklük kavramı ırk ve mezhep ekseninde bir kavram değildir.
O yüzden ki, birileri Hitler tarafından esen rüzgarlarla "Üstün Türk Irkı", derken "Ne Mutlu Türk Doğana" demek yerine "Ne Mutlu Türküm Diyene" demiştir Mustafa Kemal Atatürk.
Tarihin birinci kuralının, olayları olduğu döneme göre değerlendirmek olduğunu bilmeyen ya da kendisine verilen görev ve maaş gereği bu kuralı yok saymak isteyenler,
o dönemde Ulu Önder'in neyi neden dediğini bilemezler ya da bilmek istemezler.
Zamanında ırkçılığa karşı söylenen bu lafın, ileride ırkçılık olarak binalardan, büstlerden, dağlardan kazınacağını da bilmiş olabilir mi?
Yanıt Attila İlhan'da bence: "Sen elbet bilirsin, bilirsin Mustafa Kemal".
Neyse konumuza dönelim.
Lozan anlaşması gereği azınlık statüsünde olan Ermeniler, 1926'da kendi istekleri ile azınlık haklarından vazgeçip, sadece Türk vatandaşlarının haklarından faydalanmak istediklerini belirtmişlerdi.

O halde;

Türklük kavramının ırki anlamda kullanılmadığı bir ülkede,
Fransa'da Cezayirli denmeyip de Cezayir asıllı Fransız deniyorsa,
Türkiye'de de Ermeni asıllı Türk denmesi gerekir.
Bunun yerine sürekli "Ermeni", "Kürt", "Arap" denirse ne olur?
Türklüğü etnisiteye indirgemiş oluruz.
Türklüğü etnisiteye indirgediğiniz anda, yurttaşlık kavramına ırki bir mana yüklemiş olursunuz.
Böylece;

Türk kavramına birleştirici değil, ayrıştırıcı bir anlam yüklemiş olursunuz.
Ve de;
Türkiye'yi bölünmeden önceki, bölünme kıvamına sahip Yugoslavya'ya dönüştürmüş, hazırlamış olursunuz.
Para karşılığında ruhunu, kalbini, beynini satan kalemşörler, bunu ekranlarda 7/24 yapabilir.
Fakat bizlerde bu kadar şık durmayabilir.
...
***
Yine başa alıyorum.
Şirin Payzin hem Ermeni, hem de ilk Ermeni milletvekili adayı vurgusu yapıyor.
Selina Doğan da inkar ediyor.
O zaman ikisine de sormalı:
Münib Boya kimdir?
Berç Keresteci kimdir?
Andre Vahram kimdir?
Zakar Tarver kimdir?
Mıgırdıç Şellefyan kimdir?
Hermine Agavni Kalustyan kimdir?
Berç Sahan Turan kimdir?
***
Duygularının, saplantılarının, kafatasçılığının etkisiyle etnik ve mezhepsel ayrışmanın isteyerek ya da istemeyerek yelkenine rüzgar olan herkes,
yani;
kansız çözümü imkansızlaştıran herkes,
vebal altındadır.
Sonra kimse, kullanmadığı kireç önleyicinin sonucunda rezistansı eline verilen ev hanımı gibi ağlamasın.
Çağdaş Bayraktar
19 Mayıs 2015

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Bu yazıyı tahterevalli yutmuş yataktan yazıyorum - Misilleme Kurşunkalem



Prensip olarak birisi yanımdayken yazı yazamam.


Hele de Ecem, Sena'nın tabiriyle ekranıma "cinini dikmişken" bu daha da zor.

Ama, muhtemelen bu yazıyı dışarıda paylaşmayacağım için sorun yok.


[ Eğer yazının bir yerinde Manıl ile uğraşırsam paylaşabilirim ama ahahahahahhahaha ]


Her şey Semih'in topu arkaya sektirmesiyle başladı bence.

3. Dünya ülkeleri için Kemalizmin gerekliliği ve uygulanabilirliği konusuna girmek istemiyorum.

Fakat bir avuç Kemalist olarak bizim bugün yediğimiz 16. sınıf tantuniyi 3. dünya ülkesinde köpekler yemiyordur.

Tantuninin ne kadar kötü olduğundan bahseden Derya, olayı somutlaştırma adına "tantuninin olduğu poşedin içi yağ doluydu" derken acaba kendisinden mi bahsediyordu?

Bilmiyorum.

Simge kendini neden deli gibi yaptı?

Onu da bilmiyorum.

Ha bu arada buradan Erhan'a seslenmek istiyorum.

Kemalist ve "biz"i aynı cümlede kullandım. Umarım rahatsız etmemişimdir. 
[ Saçlarından da bir tel aldım Erhan, haberin var mı? ] [ evet, sataşma var ]

Ayrıca "burada" diye yazıp, içimden okurken "burdan" dedim Zühal. Sen eve gittiğini haber vermedin ama ben buradan senin öğreticiliğine olan sadakatimi ilan ediyorum.

Firdevs demişken diye bir cümleye başlamak istedim.

Sonra birden düşündüm:

Neden Firdevs diyeyim?
Neden Firdevs'i aklımdan geçireyim.
Hadi diyelim geçirdim;
neden cümlemdeki -yükleme sordurmak kaydıyla- özne yapayım?

Sena'nın her saç tarzıyla sevimsiz olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Barış'ın Selçuk İnan sevgisini içinde gizlice yaşadığı bir dönemden.

Erhan'ın ölümüne giydiği formayla şampiyonluğa yürümemizden bahsediyorum.

Manıl'ın formasına yapılan baskının basitliğinden, o basitliğin Manıl'da yarattığı yıkımdan, hüzünden.

Evin herhangi bir yerinde 10 dakikada bir söylenen ABUNEONEden bahsediyorum.

Hanım hanımcık kızların incicaps takip ettiği,
en bakımlı kızların ruh halini "baba yorgun" diye ifade etmesinden.

-pijamaları bakımlı kıza dahil değil-

Çağatay gibi bakıyorum bugün dünyaya;

ağır, yavaş, yorgun ve emekli.

Hamza Hocanın bugün Yekta ile ilgili tercihleri üzerinden bana yaptığı muameleyi anımsıyor, babası tarafından sevgisizlikle terbiye edilen Sena gibi oluyorum.

Bir nevi Senalık geçiriyorum.

Yazımın sonunu, Ilgaz'ın -iç dünyasındaki cıvıltıları yansıtan- ayakkabısını halının üstüne park etmesi gibi naif, sakin ve umarsızca bitiriyorum.

Dinimiz amin.

16 Mayıs 2015
Adana 2357

15 Mayıs 2015 Cuma

Günün Fıkrası - TDN 97 - Çağdaş BAYRAKTAR




"Öcalan'la hiçbir iletişimimiz yok"


Selahattin Demirtaş - 14 Mayıs 2015.


***

Bu cümlenin geçtiği açıklamayı kime yapmış Demirtaş?

Erdem Gül'e.

Erdem Gül kimdir peki?

Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi.

"Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi" denince akla gelen olay nedir?

Ergenekon tertibiyle içeri alınan Mustafa Balbay'ın o dönem gazetedeki pozisyonu.

Daha iddianame bile tamamlamamışken, davanın "kumpas" olduğu paçalarından akarken ne yapmıştı Cumhuriyet gazetesi?

Mustafa Balbay'ı Ankara Temsilciliği görevinden almıştı.

Mustafa Balbay'ın tabiri ile "İlk hükmü gazetesi vermişti".

Gerçi Balbay'ın temelli hapisten çıkışından sonrası yaklaşımlarını görünce mevcut Y- Cumhuriyet ekibi "Ne yaptık biz!" deyip pişman olmuştur ama konumuz bu değil.

Bu günün fıkrasını 15 Mayıs 2015'te 6. sayfasından hangi başlıkla vermiş Cumhuriyet?

"Öcalan'la hiçbir iletişimimiz yok".

Peki aynı gazete, bu haberle ilgili 1. sayfasından duyuru yapmış mı? 

Yapmış.

Hangi başlıkla?

"HDP'ye saldırıyı polis izliyor"




***

Bir gazetenin yaratmak istediği algıyı yaratmasının dolaylı ve dolaysız yolları vardır.

Dolaysız olan, haberi kendi düşüncesi ile paylaşmaktır.
Dolaylı olan, haberde istediği, yaratmak istediği algıya uygun olan cümleyi öne çıkarmaktır.

İkincisi daha kullanışlıdır. Çünkü bir yandan da "tarafsız aktarım" hissiyatı yaratma imkanı vardır.

***

Peki Cumhuriyet'in bu yaptığına şaşırdık mı?

Tabii ki hayır.

6. Sayfada bu haberi verirken, aynı sayfadaki yazarının;

"Geçen salı gecesi, İmece TV'de üç meslektaşımla katıldığımız" cümlesini kullanabildiği, yazının geri kalan kısmında da Selahattin Demirtaş "mağduriyeti" görünümlü güzelleme yapma gereği hissettiği yerde, Y- Cumhuriyet'in HDP'yi övmesi değil, HDP'nin Cumhuriyet gazetesini yermesi şaşırtıcı olur ve haber niteliği taşır.


Çağdaş BAYRAKTAR
15 MAYIS 2015