8 Temmuz 2018 Pazar

TÜRK TARİHİNDEN GELEN BİR D'EMİR VARDIR - MİSİLLEME KURŞUNKALEM


Elime aldığım şiir kitabının rastgele açtığım sayfasında denk gelen şiirin ilk kısmı, tarihe ve talihe not düşsün, eğer Merdo bizi bir yerlerden görüyor ve link attığımızda okuyorsa Tallinn'e de:

"Kıtal cezir halinde / neden olmasın?

Çepellenen asfaltın deltasında 
kandıracak olsa beni çağla kan
şerli poyraza maruz kalarak
kiriş kırıp ehven ömrü silmezdim.
Omuzlarım ölülerin kuru çardağı
hizasında sarmaşıklı bir yatak"

[ Karabuğday, Garanti Karantina, Murat Menteş ]

***

Belki insan yaşadıkça anlar; bildiğin bir kentte hiç bilmediğin, olmasına da ihtimal vermediğin bir kentli profili vardır.

***

Eğer dizüstü bilgisayarınızın bataryası tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadıysa, daha doğrusu müdahalesizliklerin yaptığı yüklenmişlikle öldüyse...
(Dolduğunda patlayan sadece insanlar değil, patladığında ölen de.)

Sonra bataryası ölü bilgisayarınız birden kapandıysa ve kablo halen bilgisayara takılı gözüküyorsa içinizi bir korku kaplar.

İşte o anda bilgisayarın elektrik kablosunun kendi içindeki bağlantı yerine bakar, oranın ayrıldığını görür, rahatlar ve keyifle birleştirirsiniz.

O an sanki Geleceğe Dönüş filmindeki Dr. Emmet Brown'sınızdır. Yanlışlıkla 1955'e dönen, özel yakıtından kalmayan zaman makinesinin geri yollamak için lazım olan enerjiyi sağlamanın tek yolunun gelecekten gelen bir gazetedeki yıldırımın yaratacağı enerji olduğunu bilip...

(Yukarıdaki uzun cümle ile telef olmayanlar buradan devam edebilirler.)

Buna göre düzeneği hazırladığında, yıldırımın çarpacağı saat kulesi ile zaman makinesi arasındaki iletken kablo ağaca takılınca, cesurca soketinden çıkan ve ikiye ayrılan kabloyu birleştirmiş gibisinizdir, bilgisayar kablosunu yeniden birleştirirken...



Ve tüm bunları olurken halen aynı parça çalıyordur, içinde ve dışında. Aynı yanlış poğaçalar alınıyor, yenmediği için kenarda kalıp vicdan azabı yaratıyor ve bazı arkadaşların ikinci adının baş harfi ilk adının tamamı ile birleştiğinde borcam çağrışımı yapabiliyordur, birinci tekil şahıs algısından ziyade.

Son dönemlerde daraldığımda en rahatlatıcı cümle, "Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler"di. Bu cümlenin yarattığı rahatlık hissine rağmen, gerçek hayatta bunu besleyecek gelişmeler olmayınca şüpheye düştüm. Acaba ben görelim mevlam neyler derken yanlış kodlama yapıyor, "Görelim, Mevlam, neyler" gibi vurguluyorum da mevlam da neyleyim, bildiğin gibi deyip gerçek niyetim farkındalık dışı mı kalıyordu?

Oysa ben bu kaydırma hakkımı lise dönemimdeki tercihlerimde kullanmıştım.

Ayrıca milletvekili olamamak, bu ihanet cenderesinde, duvarlarından, çatısından bile daha fazla milli beklentiye girdiğimiz yerde gayet iyidir ve parti ismini içinde barındıran cümleler kurma zorunluluğu büyük ölçüde ortadan kalkar.

Boncuk. Bir anda, çok alışık olmadığın bir hissiyatla ağızdan çıkan kelime. Acaba anlamı ne?

Yanıtı belki de rüzgarda savruluyordur da yazın saat 15.09'da Ankara'da da olsan rüzgarın burada işi ne?

Yazılması ve yapılması gereken onca, hatta yüzce iş varken yazar koltuğu yine Misilleme Kurşunkalem'e bırakılır, tıpkı sınava hazırlanırken her dersi bir miktar çalışman gerektiği yerde sürekli Geometri çözmek gibi.

Tabii burada yazar koltuğunu işgal eden kitapların buyur geç sen diyen naif tavrını da görmezden gelmemeli.

Demeyeyim, eşi dostu kırmayayım diyorum ama 24 Haziran gecesi yaşananlardan ve yaşanması gerekip de yaşanmayanlardan sonra susamıyorum:

Seçmenini o gece yüzüstü ortada bırakan, sonra onun için endişelenen ve onu savunmak için "Normalde böyle bir şey yapmaz. Yaptıysa mutlaka başına bir şey gelmiş olmalı." eksenli ihtimalleri ortaya atanları şizofren ilan eden Muharrem İnce'den büyük adam, dava insanı ve umut yaratıp arkasından koşmak ile AKP müritlerinin Erdoğan'a olan sağlıksız bağlılık anlayışı arasında bir fark yoktur. İlla umudu başka bir yerde ya da başka birisinde arayacaksanız kendinize cansız bir put yaratın. En azından ne yapıp ne yapmayacağı, yapamayacağı daha belirgin olduğu gibi bunun savunması da daha kolay olur. En azından kendinize bu iyiliği yapın. (Bunları yazdığım için üzgünüm Hakkı, Mert ve Seda'nur.)

Bu cümleleri kurarken olması gereken ama olmayan öfke = bir zamanlar etrafında dolandığında bile sesiyle seni çıldırtan sineğin şimdi üzerine konduğundaki tepkisizlik hali.

Yoksa ben farkında olmadan büyük resmi mi gördüm, bozdum? O zaman Assss... Por...Ça değil de çe olsa daha uyumlu olurdu ama, neyse.

En az üç parçaya ayrılmışlık hissini milli bir sır gibi saklarken içimde, cinneti kanıksamışlıktan mütevellit rehavetin etkisindeyim. Üstelik popüler, sol gürünümlü etnikçi-neoliberal dergilerde yazmadığım için halen devleti temsil ettiği sanılıp da devletin elini öpenlere lanet yağdırırken devlete küfür etmek ve karşı olmak zorunda değilim. Hele devlete katil deyip o devletten maaş alacak kadar omurgasız, onursuz, haysiyetsiz, karaktersiz hiç değilim. Her şeye rağmen devlet benim, benim devletim. Ben, devletim. Devletten tecrit edilmek istense de, er ya da geç dönülecek nokta benim.

Ama biliyorum, İnce gibilerden her şeye rağmen sempatik profil yaratan sosyal medya ve o sosyal ağda balık olan lümpen tayfa, o tip kan emici ve tutarsızlık abidelerinden de devrimci yaratıp pazarlayabilir, pek âlâ da ona müşteri bulabilir.

Aaa, söylemeyi unuttum.

Partilerüstü mevzi çok güzel. Siz de gelsenize?

...

Misilleme Kurşunkalem yazılarına sızan siyaset, sağ kolda başlayan karıncalanma ve alerjiye bağlı kaşınma kadar rahatsız edici.

Oysa ben sadece bir kere o tarz bir boncuk demiştim, kıyamadığımdan.

Kötü çeviri tabiriyle "Bir şeyler ters gitti"ğinden tekrar yineleyip işimi sağlama almak istiyorum:

"Görelimmevlamneyler, neylerse güzel eyler."

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
8 TEMMUZ 2018 1550
CUMHURİYET'İN ANKARA'SI, EN KARASI.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder