7 Temmuz 2018 Cumartesi

SİMGE'SEL ENİŞTELER EKSENİNDE HAYAT MUHAKEMESİ ve ARYA - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Sana baktıkça tatlım, Rus ruletinde kaybetmenin acısı gibi bir acı duyuyorum"

[ Dodo Donor, Can Çekişmenin İcapları ]


***

Var olanın bazı duyguların yokluğunun acısı kötü de. Var olması gereken duyguların olmadığı hissizlik duygusunun eksikliği daha fena. Çünkü kader yazında Zeki Demirkubuz etkisi hissediyorsan, bu durum hayattan her şeye rağmen beklentileri olan insanlar için fazlasıyla tedirgin edicidir.

Her şeyi yapman gerekirken hiçbir şey yapmama isteğinden güç bela sıyrılıp klavyeye ulaşır Misilleme Kurşunkalem(Bir arkadaşın "o zaman dans" şeklinde; anlattığın bir meseleye "o zaman Misilleme Kurşunkalem" demesinin de ruh çağırıcı bir etkisi vardır elbette). Ülke yanıyorken bilgisayarın donuyordur ve hayat seni çalıştığın yerden aklına gelmeyecek sorularla sınıyordur.

Birisi ya da birileri tam seni motive edecek olacak olur olduğu an da kaybolur. (Zaten hep öyle olmaz mı?)

Ben bir gün birisiyle rakı içmeyi çok istemiştim. Sonra her rakı içişimde rakının tadı bana başka geldi. Sonra oturdum bir yere. Yanımdaki kalktı, başka birisi oturdu. Rakı içti. O da bana başka geldi. Ama ah bu kendini kanıtlamak zorunda hissetmekle ben buyum arasına hamak yapmışlık ve salmışlık. Ve dans. Tabii alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak. Hiç sormayın, insanın en yoğun dönemlerine ne çok gereksiz anı birikmişliği vardır ve en olmayacak zamana en güzel anlar sıkışır Metrobüse doluşur gibi de ne olduğunu anlayamadan, hazzını bile alamadan ellerinin arasından kayar birçok şey. Şans. Ya da sızlık.

Ceketler, şanslılar ve şanssızlar olarak ikiye ayrılır. Şanslı olanlar güzel'e temas eder, sarar, yol boyu, imkanlar dahilinde. Oysa artık güzele dair her şey muallaktır. Belirsiz ve silik.

Yazının bu aşamasında üstündeki çıkarılır. Çünkü iklimle alakalı alakasız göğüs kafesin yine sana iki beden dar gelir.

Oysa bonibonun kapağından çıkan ğ harfini görünce anlamalıydın bazı şeylere büyük anlamlar yüklememen gerektiğini

ve kabile yönetemeyecek adamlar, ülkemin tepemde.

Devletime katil diyenler mecliste. Maaşı da küstahlıkları da benim vergilerimle.

Üstelik Atatürk'ün partisi ile "after party"ı birbirinden ayıramayanların desteğiyle.

Ve bir yanda da partizanlar, eleştirdikleri kişi tarafından yönlendirildiklerinin farkında olma ihtimalleri? Boşversene!

Bir gün birisi gelecekti, ben de şehri süsleyecektim. Ki o zamanlar şehrin belediye başkanı, kuzenimin tabiriyle sosyal medyada yaşayan bir kanser hücresiydi.

Ve başka kanser hücreleri, zindanlara atılan birçok vatanseveri bizden aldı, birçoğunu ameliyat masasına yatırdı, halen de yatırmakta!

Sonra o belediye başkanı dinazorlar tarafından görevinden alındı.

Sonra beklenen kimse gelmedi, gelen beklenmeyen bir etki yaratmadı beklentilerin dibe vurduğu yerde beklentilerle gelse bile.

Kimisinin gözünde hiç, kimisinin gözünde çok, kimisinin gözünde yok ve kimisinin gözünde 26'sın.

Uzun süre sonra yediğin ufak şeker parçasının dişinde yarattığı tarifsiz acı ve bu duruma isyanının sonuca etki etmeyecek olmasının yılgınlığındasın.

Masanın altındaki enkazdan kaç kitap çıkar bilmem ama artık Sencer abinin romanını okuyup ona dönüş yapmalısın yoksa onun yüzüne bakamayacaksın.

Yarım saniyede tanıdık gelecek gözlerden 4. saniyede kaçtın, hatırladın mı? Sırf bir zamanlar sekiz saniye baktığın gözler seni 10 yerinden vurduğu için ki şairin de dediği gibi bir adam o vakit bir şehri tam 16 yerinden terk etmişti, sonrasında dünya acayipleşmiş ve birileri Kevser olmayan kişilere Kevser diye o kadar çok hitap etmişti ki sen Kevser dediğinde Kevser olmayan kişi bile buyrun benim demişti. İşte herkesin benliğini kaybedip dönüştüğü kişi olduğuna ikna edilmeye çalıştığı tuhaf ve aşağılık bir dönemden geçiyoruz ve iyilerin kazanmasına dair emareler bugünlerde pek silik.

ÇB'yi zor zapt ediyorum, siyasete dair hiçbir şey yazmak istemediği gibi sessizliğe bürünmek istiyor da toplumsal kaygısı onu pamuk ipliği ile uçurumun kıyısında tutuyor.

Sonra düğün, sonra masa, sonra dans, sonra yolculuk ve iftiranın olmadığı yerde istifra, sonrası? Muamma.

Omuzlarındaki yükler, bir de omuzlarına çivilenmiş olmasa.

Oysa bizdik,
kumandayı yanımızda götüren,
izlediğimiz çizgi filme bağlılığımızdan
çocukken
su içmeye gittiğimizde mutfağa,
buna rağmen döndüğümüzde hiçbir şey olmasa bile bazı şeyleri eskisi gibi ve yerli yerinde bulamayan.

Tam o anda içimden yükseldi bir ses,
birisine şiirler yazabilirdin ama
dedi
ama şu Koray Aydın...
bana hiç güvenilir gelmiyor,
bu konuda etrafını bir uyarsana.

İçinin içini yemesi demek ki gerçekte böyle bir şey.

İçindeki sıkışmışlıktan sana en yakın geleceği için en yakınında duran kitabın sayfalarını karıştırdın ve fosforlu kalemle çizdiğin sayfalardan birisini seçtin(Yazar Murat Menteş, Alper Canıgüz değil. Ve Dublörün Dilemması, bunca meseleden sonra Korkma Ben Varım değil. Çünkü ben yokum. Ki konumuz eminim ki bu değil.)

"İltifatlar içinde hakikate en yakın duranlar belki de aynı zamanda bir itiraf olanlardan ziyade, sır olarak verilenlerdir.
(...)
Ferruh Ferman hayatını bana devrediyordu. Ve anlaşılan o ki, bana devrettiği hayat ona kısa geliyordu."


Ve tam o sırada kendini, hazır ve formda olduğun anda, sahada senden kötü bir sürü oyuncu varken oyuna alınmayan oyuncu gibi hissediyordun.  Konuşsan yanlış anlaşılacak, sussan tanın'lanamayacak gibi bir hissiyat seni ayak bileklerinden etkisiz hale getirmişti. (Hissiyat bu durumda bile naifti, kırık kolunun halen ağrıdığını bildiğinden seni etkisiz hale getirmek için bile ellerini değil de ayaklarını tercih ediyordu.) Konuşma esnasında gayri ihtiyari sarf ettiğinin ve büyük manalar yüklemediğin halde "bu söz senin mi" denecek kadar beğenilen sözlerinden çok daha fazlası vardı ama başka bir yerde keşfedilmeyi bekliyorlardı. Ümit Karan en güzel gollerimi atmadım diyor sen de en güzel şiirlerimi henüz yazmadım diyordun. Belki de her şeyi kurguluyor belki de her şeyi iliğine kadar ama iç dünyanda yaşıyordun. Şarkıda dediği gibi sana hiç değişmeyen şeyler kalıyor ama sen bazı şeyler hiç değişmez derken bunları kastetmiyordun.

Oysa bazı insanlar ukala görünür ama aslında öyle değildir. En azından ukala olsalar da kararında ve kıvamındadır çünkü içi ego takviyeli değildir. Sempatiktir öyle insanlar, sevilir. Bir yanıyla da doğal komiktir, kendisiyle barışık olmanın da etkisiyle.

***

Sıkıntıdan sırtıma arka camında Osmanlı Tuğrası olan Doblo dövmesi yaptırmak istiyorum. Mantıken bu dövmemin en az yadırganacağı yerin mangal alanları olduğunu düşünüyorum. Belki de bir ekolün başlangıcı olur?

Ameliyat sırasında doktorun dalgınlıkla unuttuğu hasta. Belki de halen ameliyat masasında.

Ve ben, o doktor olmasa da kafası yukarıdaki cümledeki kadar güzel bir doktor ile ülke sorunlarını konuşmaya başladım. En son hatırladığım kafalarımız güzeldi ve 90'ların yabancı parçaları eşliğinde herhangi bir oyun planına bağlı kalmayan daireler çiziyorduk. (Arada bazı partner değişimleri de oldu ama o kısımlar şimdi yazı dışı, motivasyonsuzluktan ve belirsizlikten kaynaklı.)

Hehe... Senin ağlamaklı hislerle yazdıklarının toplumda yarattığı tebessüm. Ya da tam tersi. Ağlanacak halimize gülme deyimindeki durumlardan bahsettiğimi sanmıyorum.

Bir şarkının "Bir adamın izine yan" sözüne bayılmış ve o sözü bir bayrak gibi dalgalandırmıştım da iklime rağmen kimse yanmayınca yarıya indirmiştim, ulusal yas kapsamında.

Çünkü Türklere dair ulusal yas, Türkleri içinde barındıran bir ulusal yas, bu siyasi iktidar döneminde sadece iç dünyamızda mümkün.

Ve yine "ve" ve yine ben, yazının sonunu getirme konusunda bir şeylerin sonunu getirememe konusundaki zaafiyetimi yaşıyorum, olağan olmayan şekilde. Okur affetsin.

Oysa Binali Yıldırım kadar mutlu ve neşeli olmak bizlerin de hakkıydı.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
7 TEMMUZ 2018 1759
CUMHURİYET ANKARA'SI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder