5 Ağustos 2017 Cumartesi

TURUNCU BALIK, SİYASAL İSLAM VE BİR TUTAM DELİLİK

Henüz Ankara'ya gelmeden önce kafamda bir kompozisyon belirmişti. Havaalanından bir fotoğraf çekip, aklımda beliren düşünceleri o fotoğraf vesilesiyle paylaşacaktım. İleti şu şekildeydi:

"2017 boyunca kaç kere seyahat ettim, kaç yere gittim, kaç evde kaldım bilmiyorum. Bildiğim, sene başında Senâ'ya "Hiç evden çıkmak istemiyorum ama sanırım bu sene çok yolculuk yapacağız." dediğim. Yolun sonunu yer yer görememekle birlikte "Şüphesiz bir nura doğru yürüdüğümüze" dair belirtiler de yok değil. Van Gogh Paris için "Bu şehir zaman geçirmekten başka hiçbir işe yaramıyor" demişti. Benim için ve bence de İstanbul, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. En azından bu zamana kadar hep böyle oldu. Bu şehre ve hayatıma dair hala cevabını bilmediğim sorular ve bu sorulardan beslenen sorunlar var kafamda. Neyse ki her sorunun er ya da geç yanıtını bulacağı bir döneme girdiğimi hissediyor ve fark ediyorum da soruların vızıltısı daha tahammül edilebilir bir hal alıyor. Bir yanımda Mersin hasreti, diğer taraftan hiçbir yere ait hissedememe durumu -ki bu her zaman güzel bir şey olmayabilir-; paradoks ağacımın hasat mevsimi. Sevdiğim insanlara rağmen bu şehre bir daha gelmemek için elimden geleni yapacağımı biliyorum. Ve bunun böyle olmayacağını bildiğim gibi. Bu düşüncelere gark olduğumda da yine Senâ'nın sözü geliyor aklıma: "İyi ki kendi hayatının senaryosunu sen yazmıyorsun." Ve de Kaan'ın: "Şu an huzurdan muafsın" sözü. Velhasıl kelam, ben gidiyorum İstanbul. Beni özleme İstanbul. Çünkü ağırladığın ve yansıttığın kadarsın. Yok denecek kadar az ve vardan epey epey az hallice. Belki de sadece bence öyle."

İletiyi sosyal medya hesabımda görenler, fotoğrafta aynı havayı sezemeyebilirler, bunun öncelikli hatta tek sebebi Kaan.

Kaan'ı pembeleştirmeden önce Kaan'ı anlatırsam darbelerinde etkisi azalmış olur diye düşünüyorum.

Kaan ve Kaan gibi kişiler, toplumumuz için çok önemli. Hayatı boyunca hep kendi ayaklarının üzerinde durmuş. Üniversite okurken Erasmus programı ile Almanya'ya gitmiş, Erasmus süresi dolduğunda da herkes gibi dönmek yerine "ben burada devam etmek istiyorum" demiş ve oradaki okul yönetimini de buna ikna etmiş. Bu arada da THY'de iş durumu varmış, hiç aklında yokken deneyeyim demiş, bir anda kabin memuru olarak işe başlamış. Bununla yetinmemiş, bir sürü konuda sertifikalar alıp kendini geliştirmiş. Tabi Çukurovalı olduğu için de bu durumlar insan yönünün törpülenmesini engellemiş, otoparktan çıkarken bile elimizdeki çerezi "abi görevliye de verelim mi" diyecek kadar sıcak, "Devlet ile hükümet ayrımını nasıl yapamıyor insanlar" diyecek kadar Kemalist, ayin modunda kitap okuyacak kadar edebiyata düşkün ve sağlam bir Galatasaraylı. Filtrelesek bu kadar denk gelmezdi, filtrelemedik, denk geldi, iyi de oldu. Ayrıca pandası var adı Hilmi. Pandasının panda arkadaşları var, Kaan'ın arkadaşlarının arkadaşlarında her biri. İsimleri de sırasıyla Sırrı, Rıfkı, Fikri. Kaan'ın arkadaşlarının değil, pandaların. Neden böyle isimler koydunuz dediğimde ise gayet normal şöyle açıkladı:

"Kafalarımız güzeldi bir gece dört arkadaş. Dört panda aldık. Sırrı mahallenin kabadayısı, Rıfkı onun yancısı, Fikri ise zengin ve lümpen olan."

Beni tanıyanlar, normalin beni bulmayacağını bildiğinden bu durumu yadırgamayacaklardır. Ki bu hikaye, normale olan mesafesi açısından bundan bir gün önce ekip arkadaşım Deniz ile yaptığım sohbeti hatırlattı.

Bir konu için bana yazınca kendisi, profil fotoğrafındaki turuncu balığı gördüm. Sonrasında sohbet aynen böyle gelişti:


"- Neden balık?
- Hahahahaha, papağan balığı bu
- Neden profilinde?
- Değişiklik olsun dedik hani
- Değişiklik yapayım profilde, o zaman papağan balığı koyayım mı dedin yani?
- Rastgele bakıyordum, o denk geldi.
- Nereye bakıyordun da bu denk geldi...
- Fotoğraflara..."

Muhabbetin ve sözün bittiği noktadan yeniden Kaan'a dönecek olursam; bu Kaan arkadaş Kabin Görevlisi olup da uçaklara da hakim olunca ben hiç saat muhabbetine girmeden dedim ki "Kaan, uçağım 20.20'de, nasıl yapalım?" O da "birazdan çıkarız sallana sallana gider, sonra da seni servise bindiririm" dedi. Çıktık evden saat 16:00 gibi. Normalde uçak saati ile servis arasında 2 saat koyar ona göre servis belirlerim. Bu kez Kaan'a güvendiğimden ne saat düşündüm, ne söylediği saati irdeledim. "Abi sen 18:45 servisi ile gidersin."

Sonra mı ne oldu?

Servis Kadıköy'den 19'da hareket etti ama 15 dakika kıpırdayamadı. En son bagaj sırasında insanlardan rica edip, işlem sırasını belirleyen ipleri tutan aparatları devirip yetkili kişiden biletimi şu cümle ile alıyordum: "Sistem kapandı, işlem yapamazsın, uçağı kaçırma durumunda sorumluluk bize ait değildir."

Ayrıca insanın, soluk almak için çok fazla yerini kullanabildiği durumlar vardır, kendi inisiyatifinin dışında.

Allah'tan bir kişi daha benle beraber geç kalmıştı, beraber koşuyorduk sonra yetiştik, son anonsun eşliğinde.  Siz de aktarmadan ötürü mü geciktiniz dedi, ben yok deyince "Haa siz evden geç çıktınız ehe ehe" dedi, "Aslında öyle değil, şu hayatta Kabin Görevlilerine bile güvenmemen gerektiğini öğretiyor hayat hem de hiç ummadığın yerde" diyemedim tabi, aklımdan geçse de, "Tam da öyle değil, yetkili bir arkadaşın yanlış yönlend..."

Tıklım tıklım uçağa son binmenin sonucu olarak tüm bakışlardan payıma düşeni aldım ve yerimi buldum, ki bilette yazan yerime bile uçağın içinde bakabildim: 28D.

28 E ve F'de iki tane türbanlı teyze oturuyordu. Sohbetlerinden yarattıkları türbülansa aldılar beni hemen. Birisi aslen Yozgatlı, diğerinin memleketi de yine ülkemizin güzide şehirlerinden birisiydi ama pek akılda kalmadı. Zaten hikaye boyunca kendisinden "Yanındaki kişinin kardeşinin eşi" diye bahsedeceğiz, zira yandaki teyze ondan hep öyle bahsetti, o ablanın da pek bir kimlik arayışı olmadığından bu durumu yadırgamadı sanırım. Belki de bir adı yoktu, ya da adı "yanımdaki ise kardeşimin eşi" idi. Portekizli ya da Brezilyalıların ismi gibi ve ona da onlarda olduğu gibi 43453 isminden bağımsız bir kısaltma bulmuş, o şekilde hitap ediyorlardı...

Esas teyze inanılmaz özgüvenliydi, ilk kez uçağa bindiklerini söyleyince ben de "İlk binişte insan panik oluyor ama sonra alışıyor" şeklinde cümleye girecektim ki teyze korku kelimesini duyar duymaz cümlemin bitmesine izin vermeden "Korku nedir bilmeyiz / Biz dağların erleri / Yuva yaptık göklere / Baş döndüren yerlere" diye haykıran komanda kıvamında "Ne korkacağız biz be" deyip elimi omzuma vururcasına öyle bir koydu ki sarsıldım...

Çalışıyormuş hasta bakıcı olarak. "Ben kendi paramı kendim kazanırım. Kimseye de hesap vermem. Metin Bey'e hiç bir şey demeden(Sanırım eşi) aldım kardeşimin de eşini yanıma, nereye gittiğimi bile söylemedim" deyip patlattı kahkahayı.

Hastabakıcılık zor değil mi deyince de şöyle bir yanıt verdi. "Çok zor değil, yaşlı bir teyzenin yanındayım. Birçok şeyi kendi yapabiliyor zaten ben ona arkadaşlık ediyorum. Arada bir mızıldıyor ama o zaman da Allah'ım sen bana sabır ver diyorum" deyip yine patlattı gevrek bir kahkaha daha... Ankara'yı bilmediklerini söyleyince onlara yardımcı olmayı teklif ettim gidecekleri yere kadar çok mutlu oldular. Öyle durumu sahiplendiler ki aynı teyze uçak çıkışı biraz geride kalınca ben bana seslendi kendine has üslubuyla "Nereye kayboldun lan, zaten sigara içmiyorum saatlerdir parçalarım seni hahahahaha". Yazarken size rahatsız edici ve kaba gelebilir ama gerçekten de öyle bir tavrı yoktu. (Ki ben bu 'yanımda yürüsene lan"ı sanırım bir gün önce başka bir kişiden de duydum. Tuhaf.)

Uçağın arka tarafında ise kara çarşaflılar vardı. O teyzeyi ve kara çarşaflıları düşündüm. O kara çarşaflılara "kadın" oldukları için dayatılanların birisini bu teyzeye dayatacak olsan, teyze vallahi cıngar çıkarır, o ışığı bizzat ben gördüm. Ama öte yandan da muhtemelen iktidar partisinin destekçisiydi, satır aralarına bakılacak olursa. Hiç siyaset konuşmadık, bence hiçbir şey yapmadığım halde sırf bir iki yönlendirme yaptım diye beni bağırlarına bastılar, dakikalarca teşekkür ettiler hayır duaları eşliğinde. Ki ülkeyi yöneten "kafa", bu kişiyle bizi tam ortadan ayırmak istiyor, konu siyasete gelse ektiği nifak tohumlarının etkisiyle bu ikili iletişimde de başarılı olacaktı...

Diğer taraftan bu tarz "mütedeyyin" kişiler, belki de ülkenin kaderini belirleyecekler tercihleriyle...

Böyle kişiler, uçaktan inmek için bile herkesin gitmesini bekleyen, suratlarında birey olamamanın tedirginliği bulunan -ki maalesef tıpkı çobanının tepkisinden korkan ve onun yönlendirmesini bekleyen koyunlar türünden bir tedirginlikti gözlerindeki- kişiler gibi ödün veremezler. Fakat kendilerine göre "öteki" olan kişilerle de iletişimlerinin çok güçlü olduğu söylenemez. Bunda yönetenlerin bu kitle hakkında yaratmaya çalıştığı yapay algının da payı var...

Bu açıdan bakıldığında ülkede siyasal İslamcı bir partinin iktidar olması, şeriat yanlısı uç eylemlerin ve girişimlerin artması bir yandan kazanımdır. Belki de böyle bir süreç ile herkes daha samimi bir şekilde neyi savunup neyi reddetmesi gerektiğini anlayacak. Anlamaya başlıyor bile...

Tam da bu sebeple hayati bir tehlike, Suriyelilerin ülkemizin her bölgesine pompalanması. Çünkü yukarıda bahsettiğim insan tipinin, ülkenin dönüşümü konusunda göstereceği direnç bilindiğinden bu kişileri dönüştürmek yerine doğrudan dönüşmüş ya da dönüşmeye uygun kişileri ülkeye enjekte etmek, demografik bir operasyondan başka bir şey değil. Biz kendi içimizde bir şeyleri izin vermeyeceğimizden birileri bizleri azınlıklaştırmak istiyor, bu kapsamda da "içeriden" ne kadar kişiyi Vahabileştirirlerse de yanlarına kâr olacak.

Arka planda bu sorular ve sorgular beslerken devam ediyoruz sohbete... İçimden bir ses, bu ayrım uzun vadede bu ülkenin yararına olacak diyor... Sonra da ekliyor, olacak olacak da ağır bedeller ödenmek zorunda kalınmadan olsa...

Uçak iniyor, öncesinde hafif türbülanslar ve şimşekler eşliğinde. Cumhuriyet Ankara'sı İstanbul'dan sonra serinliğiyle tebessüm ettiriyor ve kesinlikle bu şehrin enerjisi İstanbul'dan çok daha iyi geliyor.

Çantalarım sırtımda ve önümde teyzeler ile birlikte çıkıyorum Esenboğa'dan, o an son dönemde fark etmeye başladığım bir şeyi tekrardan hissediyorum, "karşılanma isteği". Ki normalde ben "vedalara lüzum yok" düzlüğünde cümle kurmam ya da aslında tam tersi duygularımı bu tarz sert cümlelerle kamufle etmeye çalışmam ama vedalaşmaları sevmem. O yüzden de en kısa sürede evden vedalaşırım, sonrasına eşlik etmem. Fakat son dönemde karşılanma isteği belirmeye başladı bende, kapıdan çıktığımda inceden ve istemsiz etrafı süzme isteği, sanki birisini bekliyormuşum gibi, alakalı alakasız yerde.

Sanırım ülke gündeminden bu da. Ya da yaşlanıyor muyum ne?
Şayet yaşlanmaya başladığımdansa Allah vere de ilerleyen zamanda yolcu etmeye geldiğim kişinin camdan yaptığı" git" uyarılarını görmezden gelerek süreci zorlaştıran amcalara teyzelere benzemesem istemsiz tacizkar bir tavırla.
Tacizkâr?
Mersin'deki bir delinin dediği gibi(bu benim için bir kötüleme ya da hastalık adı değil, her insanın ulaşamayacağı kadar güzel bir seviyenin statü belirtecidir.):

"Ammoğlu, taciz ne?"

Misilleme Kurşunkalem
6 Ağustos 2017
Cebeci, Dikimevi, Ankara

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder