6 Ağustos 2015 Perşembe

Gözünün sönmüş Feri,ha? - Misilleme Kurşunkalem


=> sağ tık
=> Yeni
=> Yeni word dosyası
=> 7 Ağustos 2015.

***

"Su derin / bana derin / sen gir / ben beklerim"

***

Grinin her tür renginden bulunduran gündemden sıyrılmak adına yazılır bazı yazılar.

-Ne kadar çaba sarfetsen de- üstüne sıçrayan griyi elinle temizleme çabası misali.

Çok severek giyersin, tam o anda bir leke görürsün, ilk 1-2 saniye kabul etmezsin, sonrasında da başlarsın elinle temizlemeye çalışmaya, yetmezse takviye yaparsın dilinin ucuyla nemlendirerek..

İz geçerse sorun yok.
Ama tecrübeliysen bilirsin, su yardımıyla geçen bazı lekeler, suyun kurumasıyla kaldığı yerden devam eder.

İşte bir gün,
kendine benzetecekse de hayat bizleri,
monotonluk maratonuna dönecekse hayat -ki ben böyle bir durumda başarısızlığa talibim-,
varsın biz hiç gelmeyecek gibi davranalım, direnelim.

Elimizden geldiği kadar yok sayalım,
yok sayamadığımız yerde savaşalım,
tükmükleyince geçti de, "ya kuruyunca yine gelir" kaygısı mı düştü içimize?
Düşmesin içimize.
Bunu, böyle bir durum olduğunda  düşünelim,
o zaman yine ilk sefer ki gibi direnelim.
Yeter ki tükenmesin, dilinin ucundaki cevahir.

***

En az şarkıda dediği gibi dışarıda çok ses var.
Ve en az yine bir o kadar içimde uzay.
(Midem uzayıma dahil değil.)

Bir gün bir yerde,
her şey , "hep" denecek kadar aynı olmasın diye durmamaya çalışıyorum aynı yerde,
ama aynı yerde durmamaya çalışmam engel olmamalı dik durmama diyorum,
en azından herkesin diyorum,
öyle ya da böyle duruşu olsa,
fena mı olur ya diyorum?

"İnsanlık vurdumduymazlığı değil de nem kötü" diyorum, yüksek ateşte kaynayan tavanın üstüne kurulmuş şehrin üstüne kurulmuş binanın bir katından hayatı anlamaya çalışan birisi olarak.

Tam da o an da kapım vuruluyor.

İşte o an ayırdına varıyorum ki kapı çalmak ile kapı vurmak farklı şeyler.

Böyle durumlara nabzımın verdiği geri bildirime de ayar oluyorum. Bir miktar nefesi vermem gereken zamandan daha kısa sürede tüketip,  elimde kalan nefeslerle devam ediyorum yazmaya, yani hayata.
Yettiği ve gittiği yere kadar.

İşte tam da bu anda yine fark ediyorum.

İçimde, -tam olarak şuramda diyemiyorum ama içimde biliyorum, çok uzağa gitmiş olamaz-,
bir alev topu var.
En kuvveti klimaların en düşük derecesinde bile yakıyor bedenimi, ruhumu kavuruyor sanki.

Ve hissediyorum,
-ki ben bunu her konuda başaramam-
bunun sebebi nem'den
de fazlası.

Tam bu anda yine aklıma geliyor, vicdanen kabullenemeyeceğim bir durumla ilgili ne yapardım soruma bir dostumun verdiği yanıt:

"
Seni tanıdığım kadarıyla geceleri eleştirel içsesinle baş başa kalacağından dolayı, yatağın bataklık, yastığın ölü Nilüfer yaprağı olur sabaha kadar da dibi boylardın"

Yazıyı iyi hoş ben yazıyorum da bana yazıyı kim dikta ediyor, iç sesim mi?

Yoksa ben diye bir şey yok da ben benim sadece içsesimin dışavurumundan ibaret miyim?

Ayrıca konu dışı ama belirtmek istiyorum, dinlemekten bıkmadığım parçaların bitmesini kabullenemiyorum!

Hasret'in kopuk kopuk ve parça parça olduğunu düşündüğü yazısından bile daha kopuk kopuk ve parça parça hissederken kendimi ve yazımı,

ulus devlet olsaydım, böyle dağılmazdım her seferde diyorum,

"Yiğit olan döne döne dövüşür, kötüler kavgadan kaçar hun olur" diye sosyal mesaj vermeden gitmeyeyim diyorum.

Diyorum da kime diyorum?

Bu cümleyle içimde yönetimi ele geçiren annenin bana verdiği yetkiyle gidip süpürge alayım da evin önünü söylene söylene süpüreyim diyorum gerdanımı kapatarak.

Yanıma da saklama kabına dönüştürülmüş bir dondurma kabı alıyorum, eğer uluorta erirsem birisi kaba koysun diye.


***


"A
rkada kaldı / gömdüğüm hikayeler / çiçek asfalttan çıkar / yüzüm güler"

Misilleme Kurşunkalem
7 Ağustos 2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder